Görüntüleme Ayarları:
Sayfa numarasını gizle
Sayfa 171

4. Murray v. Hollanda [BD]

26 Nisan 2016, Başvuru No: 10511/10

Araş. Gör. C. Erdem Umudum*, Araş. Gör. Melek Hacıoğlu**

AİHM (Büyük Daire): Guido Raimondi (Başkan), Dean Spielmann, András Sajó, Işıl Karakaş, Angelika Nußberger, Khanlar Hajiyev, Nebojša Vučinić, Ganna Yudkivska, Julia Laffranque, Paulo Pinto de Albuquerque, Erik Møse, André Potocki, Paul Mahoney, Johannes Silvis, Valeriu Griţco, FarisVehabović, Jon Fridrik Kjølbro.

[AİHS m. 3, 5, 6, 13, 41]

Karar: İşkence yasağı, şartlı tahliye, infaz kurumu koşulları, tazminat yükümlülüğü.

Yargıç Pablo Pinto de Albuquerque’nin kısmi mutabık görüşü: Tazminat yükümlülüğü, devletin pozitif yükümlülükleri, şahsi infaz planı, şartla salıverilme, mahkumların tıbbî destekten faydalanması.

İlgili Türk hukuku: Şartla salıverilme, tazminat, işkence yasağı, akıl hastalığı dışında ruhsal hastalığı olan hükümlülerin cezalarının infazı.

1. Olaylar, Ulusal Yargılama Süreci ve Karar

1.1 Olaylar ve Ulusal Yargılama Süreci

Başvuru, müebbet hapis cezasına çarptırılan akıl hastası mahkûmun infaz kurumundaki şartlarının ve akıl hastalarına ilişkin özel infaz rejimi bulunmayışının Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS, Sözleşme) 3. maddesinde teminat altına alınan işkence ve kötü muamele yasağının ihlâl ettiği iddiasına dairdir.

Başvurucu James Clifton Murray 1953 Aruba Adası doğumludur (para. 8).

Başvurucu 31 Ekim 1979 tarihinde altı yaşında bir kız çocuğunun öldürülmesinden dolayı yargılanmış ve savcının müebbet hapis cezası talebine rağmen, ilk derece mahkemesi tarafından başvurucunun psikiyatrik durumu dikkate alınarak 20 yıl hapis cezasına mahkûm edilmiştir (para. 13). Söz ko- Sayfa 172 nusu psikiyatrik durumu gösterir 11 Ekim 1979 tarihli rapor, başvurucunun zekâ geriliği ve kendini ifade etme güçlüğü olduğu ancak bunun akıl hastası sayılmaya yetmeyeceği ve ceza ehliyetinin bulunduğu yönündedir. Nitekim, doktor, tavsiye mahiyetinde cezaevinde özel rehabilitasyona tabi tutulabileceğini ancak akıl hastanesinde yatırmayı gerektirir bir durumun olmadığını ifade etmiştir (para. 33).

Daha sonraki temyiz sürecinde, temyiz mercii, eski sevgilisinden ayrılan başvurucunun, cinayeti intikam saikiyle ve tasarlayarak işlediğine hükmetmiş ve kararı bozarak müebbet hapis cezasına hükmetmiştir (para. 14). Daha sonra başvurucu, temyiz kararına itiraz etmiş ancak, yüksek mahkeme temyiz kararına karşı başvurulan itirazı reddetmiştir (para. 16).

Başvurucu, 26 Nisan 1982 tarihinde tutulduğu cezaevinde kişisel ve zihinsel gelişimine katkı sağlayacak bir eğitim ve meslekî program sunulmadığından bahisle bu tecrit halinin kendisini bir akıl hastalığı eşiğine getirdiğini belirtmiş, talep 9 Ağustos 1982 tarihinde reddedilmiştir. Daha sonra, 1996 yılına kadar süren talepleri de defaatle reddedilmiştir (para. 22).

2011 yılında, başvurucunun tutulduğu Curaçao Adası’nda, müebbet hapis cezalarının periyodik olarak gözden geçirilmesini gerektiren bir kanun yürürlüğe girmiştir (para. 21). Başvurucunun cezası gözden geçirilmiş ve Eylül 2012’de mahkeme, müebbet hapis cezasını periyodik incelemeye tabi tutmuştur. Yapılan incelemede, mağdurun akrabalarının durumuna atıf yapmış ve serbest bırakılmasının mağdurun yakınları bakımından elverişli olmadığını ifade etmiştir. Dolayısıyla erken bir tahliyenin hem mağdur yakınları, hem toplum için büyük bir infiale sebebiyet vereceğini belirtmiştir (para. 32). Bunun yanında, hükümlüdeki anti-sosyal kişilik bozukluğunun düzelmemiş olmasının topluma uyum sağlamasını mümkün kılmadığını; cezaevinde anti-sosyal kişilik bozukluğundan meydana gelecek tehlikeli davranışları kontrol altında tutacak mekanizmaların mevcut olduğunu, dışarıda bu denetimin yapılamayacağını da gerekçe göstererek cezanın hâlâ makul bir amaca hizmet ettiğine ve cezanın devamına karar vermiştir (para. 31).

2013 yılında, Aruba’daki hapishaneye nakledilirken başvurucu hakkında kanser teşhisi konmuştur (para. 8).

Başvurucu, bunun üzerine Sözleşme’nin 3. maddesine dayanarak, tahliye umudu olmayan hapis cezasına mahkûm edilişi ve cezaevi koşulları dolayısıyla şikâyette bulunmuştur. Şikâyetinde hukuki olarak tahliye umudu söz konusu olsa da fiilen bir tahliye imkânının söz konusu olmadığını iddia etmiştir. Ayrıca, infaz kurumlarında binaların durumu ve müebbet hapis cezasına çarptırılanlar için ayrı bir rejimin söz konusu olmamasını da şikâyetine konu etmiştir (para. 3). Sayfa 173

1.2 Başvuru Tarihi ve AİHM’deki Süreç

Murray, 22 Şubat 2010 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM, Mahkeme) başvurmuştur.

Mahkeme’nin Üçüncü Dairesi, mahkûmlar arası şiddete karşı güvence eksikliğine ilişkin 5., 6. ve 13. maddelere ilişkin başvuruları kabul edilemez bulmuştur. 3. maddeye ilişkin başvuruların ise kabul edilebilir olduğuna hükmetmiştir (para. 4).

Daire, Curaçao Ceza Kanunu kapsamında mevcut gözden geçirme müessesesinin Mahkeme kriterlerine uygun olduğuna hükmetmiş, başvurucunun mahkûmiyet kararı aldığı dönemde gözden geçirme müessesinin bulunup bulunmadığının değerlendirilmesine, başvurunun mahkûmiyet kararından 30 sene sonra yapılmasından dolayı lüzum görmemiştir (para. 4).

Daire, başvurucunun cezaevi şartlarına ilişkin şikâyeti bakımından da Sözleşme’nin 3. maddesinin ihlâl edilmediğine karar vermiştir (para. 4).

Başvurucu, 5 Mart 2014 tarihinde başvurusunun Büyük Daire tarafından incelenmesi için müracaat etmiş ve bu talebi 14 Nisan 2014’te kabul edilmiştir.

1.3 Tarafların İddiaları

Başvurucu, mahkemenin zihinsel durumu ve doktor raporları dikkate alınmadan, kendisinin tedavi edilebileceği bir kurum bulunmamasına rağmen süreli hapis cezası yerine müebbet hapis cezasına çarptırıldığını ifade etmiştir. Daire’nin, kararında belirtilen kendisinin bu taleplerini dile getirme zorunluluğu olmadığını, zira durumun ortada olduğunu eklemiştir.

Bunun yanında başvurucu, cezasının ilk 19 yılını Curaçao’da bir cezaevinde geçirmiştir. Söz konusu cezaevi 1990’dan beri akıl hastalığı ve ciddi davranış bozuklukları içeren mahkumlar için özel bir birim barındırmakla birlikte başvurucu bu imkânlardan faydalanamamıştır (para.18).

Ayrıca mahkûmiyetinin ilk 13 yılında, ayrı bir birimde tutulmamaktan kaynaklanan bazıları hücre cezasıyla neticelenen kavgalar, uyuşturucu kullanımı, gasp gibi olaylara karışmıştır. Ancak 1999 yılında ailesine daha yakın olan Aruba’daki özel kuruma nakli sağlanmıştır (para.19).

Ek olarak, başvurucu, defalarca af için dilekçe ile talepte bulunmuş; cezaevinde hiçbir eğitim mesleki program sunulmadığından kişisel ve zihinsel gelişim imkânlarından mahrum kaldığı gibi bu denli ihmal ve tecrit edilmenin kendisini akıl hastalığının eşiğine getirecek zihinsel acıya sürüklediğini ifade etmiştir. Ancak, mahkeme özel af taleplerine ilişkin olarak yeniden suç işleme eğilimi göz önünde bulundurularak toplum düzeninin bozulacağından bahisle olumsuz tavsiye kararı bildirmiştir (para. 21). Sayfa 174

Ancak, 29 Ağustos 2012’de sağlığının bozulması gerekçesiyle, cezaevi sosyal hizmetler departmanı başkanı affedilmesini talep etmiş, Curaçao Valisi 31 Mart 2014’te bu talebi olumlu karşılamıştır (para. 30).

Bunun yanında, hukuken salıverilme imkânı söz konusuyken, fiilen bu imkânın ortadan kaldırıldığını ve tahliye umudunun olmadığından bahisle Sözleşme’nin 3. maddesinin ihlâl edildiğini ileri sürmüştür. Zira, kendisine tedavi imkânı sunulmadığı için tehlikelilik durumunda bir azalma söz konusu olmamış ve dolayısıyla salıverilme imkânından faydalanamamıştır (para. 81).

Yine, Sözleşme’nin 41. maddesi uyarınca tazminat talebinde bulunmuştur.

Hükümet, başvurucunun tahliye umudunun bulunmadığı hususunda koşullu salıverilme müessesinin söz konusu olduğunu, bunun çok sık uygulanmamakla birlikte şartları sağlayan hükümlüler hakkında uygulandığını ifade etmiş ve başvurucunun, koşullu salıverilme müessesesinin kendisi için işletilmediği yönündeki şikâyeti ile ilgili olarak, 31 Mart 2014 tarihinde şartla salıverilmesi hasebiyle Sözleşme’nin 3. maddesinin ihlâl edildiğine ilişkin başvurusunun kabul edilemeyeceğini ifade etmiştir (para. 81).

Başvurucunun insanlık dışı ya da aşağılayıcı muamele veya cezaya tabi tutulduğuna ilişkin şikâyetine ilişkin de 1980 yılında Hollanda’da tedavi imkânları olan bir kuruma sevkinin mümkün olmadığını, bu konuda mevzuat düzenlemesi söz konusu olduğunu, kaldı ki başvurucunun kendisinin böyle bir talebi olmadığını belirtmiştir. Nitekim başvurucunun, AİHM’ye başvuruda bulunduğu tarihte, son tutulduğu yer olan Aruba’da psikiyatrik destek sisteminin mevcut bulunduğunu ileri sürmüştür (para. 84).

1.4 Mahkeme’nin Değerlendirmesi ve Kararı

Büyük Daire, Dairelerin verdiği kabul edilebilirlik kararları ile sınırlı olduğu için; Büyük Daire de başvuruyu sadece 3. madde kapsamında ele almıştır (para. 86).

Büyük Daire, Dairenin, müebbet hapis cezasının gözden geçirme mekanizmasının yürürlüğe girmesiyle birlikte, başvurucunun tahliye umudu olmayan hapis cezasına çarptırıldığına dair Sözleşme’nin 3. maddesinin ihlâl edilmediğine dair kararını kabul etmiştir. Ancak, başvurucu Büyük Daire başvurusunda söz konusu müebbet hapis cezasını kontrol mekanizmasının fiili olarak uygulanabilirliğinin AİHM içtihatlarında belirtilen gerekliliği karşılayıp karşılamadığı hususunu gündeme getirmiştir. Dolayısıyla başvurucunun, bu husustaki taleplerinden vazgeçmediği anlaşıldığından Büyük Daire başvuruyu incelemeye karar vermiştir (para. 88).

Ancak Büyük Daire, başvurucunun cezasının infaz edildiği infaz kuru- Sayfa 175 munun bina koşullarına ve infaz koşullarına ilişkin taleplerinde ısrarcı olmadığından, bu hususlara ilişkin talepleri inceleme dışında tutmuştur (para. 89).

Netice olarak Büyük Daire, başvurucunun tahliye umudu olmayan hapis cezasına çarptırıldığına ilişkin ve infaz koşullarının zihinsel durumuna elverişli olmadığına dair AİHS’nin 3. maddesinin ihlâl edildiğine dair şikâyetlerini incelemiştir (para. 90).

Büyük Daire, devletlerin, ruhsal rahatsızlıklar da dahil olmak üzere, sağlık sorunları olan hükümlülere uygun tıbbî tedavi sağlama yükümlülüğünün, hükümlünün talebi olup olmamasından bağımsız olarak mevcut olduğunu belirtmiştir. Başvurucunun, Curaçao’da herhangi bir tıbbî tedaviye tabi tutulmadığı Aruba’daki hapishanenin sosyal hizmet uzmanının ve psikoloğunun tıbbî dosyasında tedavi görmediğine dair kayıtlarından anlaşılmış ve bu durum hükümet tarafından da reddedilmemiştir. Aruba’da sunulan psikiyatrik desteğin varlığının ise somut olay için yeterli olup olmadığını değerlendirilmiş ve yeterli olmadığı kanaatine erişilmiştir. Psikiyatrik tedavi eksikliği dikkate alınmadan, başvurucunun koşullu salıverilme taleplerinin reddedilmesi müebbet hapis cezasının tahliye umudunu fiili olarak tehlikeye düşürmüştür (para. 123).

AİHM, Taraf Devletler’in rehabilitasyon zorunluluğunu varsaymakla birlikte, söz konusu rehabilitasyonun ne şekilde ve ne şartlarda yapılacağını belirleme noktasında devletlerin geniş bir takdir marjı vardır. Bununla birlikte, akıl sağlığı sorunları sebebiyle sebebiyle tıbbî desteğe ihtiyaç duyanların kendi durumları ve ihtiyaçları hakkında tatmin edici bir değerlendirme yapmalarının beklenemeyeceği de ifade edilmelidir (para. 124).

Bütün bunlarla birlikte, başvurucunun herhangi bir tedaviye tabi tutulmak bir yana, tedavi ihtiyaç ve olasılıklarına ilişkin herhangi bir değerlendirme yapılmış olmaması; başvurucunun cezaevinde tutulmaya devam edilmesinin ilk periyodik kontrolden itibaren herhangi bir penolojik amaca hizmet etmemesine rağmen sürdürülmesi (para. 12); hukuken mevcut olan tahliye umudunu fiilen imkânsız hale getirmiş ve bu durum Sözleşme’nin 3. maddesinin ihlâli olarak görülmüştür.

Bu sebeplerle Mahkeme:

a. Oybirliği ile Sözleşme’nin 3. maddesinin ihlâl edildiğine,

b. Beşe karşı on iki oyla ihlâl tespitinin, başvurucunun manevi zararı için adil tazminine yeterli olacağına,

c. Oybirliği ile, 27.500 avro masraf ve gider ödenmesine

d. Oybirliği ile, adil tazmin talebinin geri kalan kısmının reddine.

karar vermiştir (para. 135). Sayfa 176

2. Yargıç Pinto de Albuquerque’nin Kısmi Mutabık Görüşü

1. 41. madde hakkındaki isabetsiz karar dışında, insan haklarının korunması yönünde atılmış büyük bir adım olarak görülmesi gereken Büyük Daire kararına gönülden katılıyorum. Ancak, devletin infaz hukuku konusundaki pozitif yükümlülüklerinin açıklığa kavuşturulması hususundaki önemi göz önüne alındığında iki temel bahse ilişkin bazı fikirler eklemeyi gerekli görüyorum: İnfazın şahsileştirilmesi yoluyla mahkûmların yeniden sosyalleşmesini teşvik etme yükümlülüğü ve müebbet hapis cezaları için penolojik ihtiyaçların adil ve nesnel bir inceleme mekanizması sağlama yükümlülüğü(1). Büyük Daire, iç içe geçmiş bu iki konuyla “ilgili ilkelere” kararın her iki bölümünde de haklı olarak değinmiştir. Bu değinmenin amacı, aşikar neticelerin altını çizmek ve Büyük Daire’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (“Sözleşme”) 3. maddesinin ihlâl edildiğine ilişkin bulgunun zımnî sonuçlarına işaret etmektir.

Devletin şahsileştirilmiş bir infaz planı sağlama yükümlülüğü

2. Büyük Daire, Vinter ve Diğerleri(2) kararının gerekçesinde de belirttiği gibi, sözleşmeci tarafların mahkûmların yeniden sosyalleşmesini (kararın 109. paragrafı) sağlayacak şartları meydana getirme ve uygulama konusunda pozitif yükümlülüğe sahip olduğunu tespit etmiştir. Bunun için de şahsileş- Sayfa 177 tirilmiş bir infaz planına müracaat etmek gerektiğini ifade etmiştir (103. paragraf). Bu karar Mahkeme’nin mahkûmların yeniden sosyalleşmesinin teşvik edilmesi için şahsileştirilmiş bir infaz planının çok önemli olduğunu kabul etmesinin ilk örneklerindendir. Mahkûmların yeniden sosyalleşmesini teşvik etme yükümlülüğü Sözleşme’nin 3. maddesinden doğan, harekete geçme veya Büyük Daire’nin ifadesiyle “hükümlülerin kendilerini rehabilite etmesini mümkün kılma” yükümlülüğüdür (103. paragraf)(3). Dolayısıyla Büyük Daire, devletin yeniden sosyalleşmeyi teşvik etme ve şahsileştirilmiş bir infaz planı sunma ve uygulamayı bir madalyonun iki yüzü olarak görmektedir.

3. Yeniden sosyalleşmeyi teşvik etme yükümlülüğünün bir araçları sağlama, önlem alma yükümlülüğü olduğu açıktır; açıkça aşağıdakilerin bir zorunluluğudur: Devlet yalnızca mahpusun kendisini yeniden toplumla bütünleştirme çabasını göstermesi için araç sağlamakla yükümlüdür. Bu, 104. paragraftaki son cümleden anlaşılmaktadır. Ancak 3. maddede “infaz koşullarını, tesisleri, önlemleri ve işlemleri”, diğer bir deyişle, uygun şahsileştirilmiş bir infaz planını ve ilgili uygulama koşullarını sağlama yükümlülüğü, 111. paragrafın ifadesinden açıkça anlaşılacağı gibi, sonuç yükümlülüğüdür. Büyük Daire’nin bu paragraftaki ifadesi oldukça iddialıdır: Devlet, 3. madde kapsamındaki şartları “sağladığında” mahkûmun bu imkânlardan yararlanmak konusundaki talebinden ve tutumundan bağımsız olarak 3. maddeden doğan yükümlülüklerine uymuş olacaktır. 103. paragraftaki “şahsileştirilmiş bir programa” yeniden sosyalleşme odaklı bir cezaevi politikasının “örneği” olarak atıfta bulunulması bu bağlamda yorumlanmalıdır. Başka bir deyişle, 103. paragrafın örnek niteliğindeki ifadesinin anlamı, sadece 111. paragrafın kuvvetli şekilde iddialı ifadesi bağlamında anlaşılabilir. Şahsileştirilmiş infaz planı, yeniden sosyalleşme yönelimli bir cezaevi politikasının temel dayanağıdır ancak bunun yanında bir dizi başka hükümlülük koşulları, maddi olanaklar, pratik önlemler ve psikiyatrik, psikolojik ve diğer tıbbi tedavilerle de ifade edilmelidir.

4. Büyük Daire’nin bakış açısına göre, Devlet’in yeniden sosyalleşmeyi teşvik etme ve şahsileştirilmiş bir infaz planı sağlama ve uygulama yükümlülüğünün kapsamı, olabildiğince geniştir. Bay Murray’e patolojik bir hastalık teşhisi konmasına rağmen, özellikle zihinsel yeteneklerinde çok sınırlı bir Sayfa 178 gelişme olduğu kabul edilmelidir ancak, asla akıl hastası olarak kabul edilemez. Ne herhangi bir uzman görüşü alınmış ne de yerel mahkemeler onun cezai sorumluluğunu sorgulamıştır. Yine de Mahkeme, analizinin kapsamını, Devletin akıl sağlığı yerinde olan suçlulara yeniden sosyalleşme programları sağlama yükümlülüğüne ilişkin bir tartışma ile sınırlandırmamaktadır. Aksine, 109. paragrafta kullanılan ve “psikiyatrik, psikolojik ve diğer tıbbi tedaviler ve terapiler” anlamına gelen geniş ifade, açıkça Büyük Daire’nin Taraf Devlet’i akıl hastalığı olan mahkûmlar için de aynı yükümlülüğe tabi kılma isteğini açıkça ortaya koymaktadır. Büyük Daire analizini, Sayın Murray’in zihinsel durumunun sınırdaki doğasını göz önüne alarak, “akıl sağlığı sorunları olan tüm mahpusları” (“Mahkeme’nin değerlendirmesinin” “ilgili ilkelerinin” (c) alt başlığı) kapsayacak şekilde bilinçli olarak genişletmektedir. Bu, mahkûmun akıl hastalıklarının veya akıl sağlığı sorunlarının ağırlığı, mahkûmun özerk kararlar almadaki başarısızlığının derecesi ve yasal statüsünün cezai işlemlerde zihinsel olarak akıl sağlığı yerinde olan veya yerinde olmayan hükümlü olarak belirlenmesi fark etmeksizin yapılmaktadır. Böylesi sınırsız bir yaklaşım, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin R (98) 7 sayılı Tavsiye Kararı ve üye devletlere hapishanede sağlık hizmetlerinin etik ve örgütsel yönleri AİHM’nin kararın 66 ve 73-76. Paragraflarında bolca atıf yaptığı 2006 Avrupa Cezaevi Kuralları’ndan açıkça anlaşılmaktadır.

5. Buna göre, hukuki bir mesele olarak, Sözleşme’ye Taraf Devletlerin, en azından akıl sağlığı tam olan tüm suçlular için, kapsamlı ve güncellenmiş bir risk ve ihtiyaç değerlendirmesi ile, en azından beş yıl ve daha fazla hapis cezasına çarptırılan hapis cezası mahkumları için, şahsileştirilmiş bir infaz planı sağlama ve uygulama konusunda uluslararası bir pozitif yükümlülüğü vardır(4). Akıl sağlığı sorunları olan suçlular da, benzer bir süre ya da daha fazla Sayfa 179 hapis cezasına maruz kaldıklarında aynı plandan yararlanmalıdır. Müebbet hapis cezası mahkûmlarının durumuna açık bir şekilde odaklanmasından dolayı, Büyük Daire, iyileştirmeyi teşvik etme yükümlülüğüne ilişkin ilkeli yaklaşımının “müebbet hapis cezasına mahkûm olanlar da dahil olmak üzere tüm mahkûmlar”(5) için geçerli olduğunu belirtmektedir. Özellikle şahsileştirilmiş plana atıfta bulunurken, Büyük Daire ayrıca, bu programın yararlanıcısı olarak müebbet hapis cezasına çarptırılan mahkumdan değil, genel olarak, “cezası kesinleşmiş mahkûmdan”, bahseder.

6. Gerçekten de, hem Avrupa Konseyi hem de Birleşmiş Milletler, yıllarca birçok durumda, zihinsel durumunun normal veya anormal olması fark etmeksizin, mahkûmun sürekli güncellenen bir risk ve psikiyatrik ve sosyal ihtiyaç değerlendirmesine dayanarak, şahsi bir infaz planının zorunlu olarak bulunması gerektiğini savunmuştur(6).

Bakanlar Komitesi, (73) 5 Sayılı Hükümlülerin İyileştirilmesi İçin Asgari Standart Kurallara ilişkin kararında şu ifadeleri kullanmıştır:

“7. Hükümlülerin infaz kurumu içinde yerleştirilmesinde, ruhsal durumları (normal veya anormal) ve haklarındaki hükmün kesinleşmiş olup olmadığına göre, muamelelerinin özel gereksinimleri dikkate alınacaktır. ...

67.4. Çeşitli personel kategorileri arasındaki koordineli çalışmadan sonra şahsi iyileştirme programları hazırlanacaktır. Mahkûmlar, şahsi iyileştirme programlarının hazırlanmasında yer alacaktır. Programlar periyodik olarak gözden geçirilmelidir.”

Uzun Süreli Hükümlü ve Tutukluların İyileştirilmesine İlişkin (76) 2 Sayılı Tavsiye Kararı, ulusal makamların “cezaevi dışında geçirilip infazdan sayılan sürelerin infazın istisnası olarak değil, iyileştirme programının ayrılmaz bir parçası olarak” görülmesi gerektiğini öngörmüştür.

Aşağıda verilen Avrupa Cezaevi Kuralları hakkında Üye Devletlere Bakanlar Komitesi R (87) 3 sayılı Tavsiye Kararı: Sayfa 180

“11.1. Mahpusların infaz kurumuna yerleştirilmesinde ve farklı infaz rejimlerine tabi tutulmasında, muamelelerinin, tıbbi ihtiyaçlarının, cinsiyetleri ve yaşlarının özel gereklilikleri dikkate alınacaktır. ...

67.1. Bu amaçların yerine getirilmesi, iyileştirmenin şahsileştirilmesini gerektirdiğinden ve bu amaç için esnek bir tahsisat sistemi bulunduğundan, mahpuslar, her birinin uygun tedavi ve eğitimi alabileceği ayrı kurumlara veya birimlere yerleştirilmelidir. ...

68. Kabul edildikten sonra, en kısa sürede ve her mahkûmun kişiliğine uygun uzunlukta bir ceza üzerine çalışılmasının ardından, şahsi ihtiyaçlar, kapasiteler ve bilgiler hakkında elde edilen eğilimler, özellikle akrabalara yakınlık gibi bilgiler ışığında uygun bir kurumda bir iyileştirme programı hazırlanacaktır.”

Bakanlar Komitesi’nin Rec (2003) 23 sayılı Tavsiye Kararında, üye devletlere, infaz kurumu idarelerinin hapis ve ömür boyu hapis ve diğer uzun süreli hapis cezalarına ilişkin yönetimi hususunda, aşağıdakileri ifade etmiştir:

“3. Ömür boyu hapis cezası ile uzun süreli mahkumlar arasında bulunacak kişisel özelliklerin çeşitliliği göz önünde bulundurulmalı ve cezanın infazı için şahsileştirilmiş planlar yaparken dikkate alınmalıdır (şahsileştirme ilkesi)....

8. Mahpusun yaşamının veya uzun süreli cezasının idaresi için bireysel planlama, cezaevi sistemi aracılığıyla ilerici hareketi güvence altına almayı amaçlamalıdır (ilerleme ilkesi).

9. Genel hedeflere ulaşmak ve yukarıda belirtilen ilkelere uymak adına, her mahkûm için kapsamlı infaz planları geliştirilmelidir.

10. İnfaz planları, her mahkûmun risk ve ihtiyaç değerlendirmesini içermeli ve aşağıdakilere sistematik bir yaklaşım sağlamak için kullanılmalıdır:

- mahkûmun ilk infaz kurumunun veya infaz kurumundaki yerinin belirlenmesi;

- infaz kurumu süreci boyunca, ideal şartlar altında, tercihen toplum içinde geçirilen son bir aşama ile daha az kısıtlayıcı koşullardan oluşan aşamalı bir infaz sistemi; ...

11. İnfaz planlaması cezaevine girdikten sonra mümkün olduğunca erken başlamalı, düzenli aralıklarla gözden geçirilmeli ve gerektiğinde değiştirilmelidir.”

Bakanlar Komitesi’nin Avrupa Cezaevi Kuralları Hakkında (2006)2 sayılı Tavsiye Kararı, 1987 Cezaevi Kurallarının daha önce belirttiklerini onaylar ve pekiştirir.

“103.2 Bu tavsiye kararı kabul edildikten sonra mümkün olan en kısa sürede, mahkûmların kişisel durumları, her biri için önerilen infaz planları ve serbest bırakılmaları için hazırlık stratejileri hakkında raporlar hazırlanacaktır. ... Sayfa 181

104.2. Uygun raporların değerlendirilmesinden sonra mahpuslar için şahsi ceza planları oluşturma ve düzenli olarak gözden geçirme prosedürleri, ilgili personel arasında tam istişareler ve mümkün olduğunca ilgili mahkûmun da katılımıyla prosedürler uygulanacaktır.”

Uzun süreli hükümlülük ve uzun süreli mahkumlara ilişkin Avrupa İşkencenin Önlenmesi Komitesi (İÖK) Standartları (CPT / Inf / E (2002) 1 - Rev. 2011) karşılaşılan psikolojik sorunları açıklar. İÖK’ye göre, uzun süreli hapis cezasına mahkum olan hükümlülere sunulan rejimler, bu etkileri olumlu ve proaktif bir şekilde telafi etmeye çalışmalıdır:

“33. Hapis cezasının infazı yanında ilave adımlar atılmalıdır; özellikle, şahsileştirilmiş infaz planlarının sağlanması ve uygun psiko-sosyal destek, bu mahpusların hapsedilme süreleriyle uyuşmalarına ve zamanı geldiğinde tahliyeye hazırlanmalarına yardımcı olmada önemli unsurlardır. ...

37. Psikiyatrik tedavi, her hasta için bir iyileştirme planının hazırlanmasını ifade eden şahsileştirilmiş bir yaklaşıma dayanmalıdır. ”

Avrupa penolojik standartları, Birleşmiş Milletler tarafından uzun zaman önce onaylanan evrensel rejime karşılık gelir ve dayanır. Birleşmiş Milletler’ in 1955 tarihli Hükümlülerin İyileştirilmesi İçin Asgari Standart Kurallar’ı, diğerlerinin yanı sıra, aşağıdakileri de sağlar:

“8. Farklı mahkum kategorileri, uygulanan muamelenin gereklilikleri dikkate alınarak ayrı kurumlarda veya aynı kurumun farklı bölümlerinde tutulmalıdır.

...

63. (1) Bu ilkelerin yerine getirilmesi, iyileştirmenin şahsileştirilmesini ve bu amaçla mahpusların gruplara göre sınıflandırılması için esnek bir sistemi gerektirir; ...

69. Kabul edildikten hemen sonra ve her mahkumun uygun uzunlukta bir cezayla kişiliğinin çalışmasından sonra, bireysel ihtiyaçları, kapasiteleri ve eğilimleri hakkında elde edilen bilgiler ışığında, kendisine bir iyileştirme programı hazırlanacaktır.”

7. Büyük Daire, mahpusların yeniden sosyalleşmesini teşvik etme ve kişiselleştirilmiş bir infaz programı sağlama ve uygulama yükümlülüğünün, 117. paragrafta gösterildiği gibi, maddi koşullardan ve Hollanda Antilleri’ ndeki yetersiz kaynaklardan etkilenmediğini tespit etmiştir. Bu kaynak eksikliği, önerilen iyileştirmeye duyulan ihtiyacı ortadan kaldıramaz ve mazeret olamazdı. James, Wells ve Lee kararında AİHM, “süresi belirsiz hapis cezalarının infazının, iyileştirme için gerçek bir fırsat olmasının yanında, iyileştirmenin hükümlülüğün herhangi bir kısmının gerekli bir unsuru” olduğunu ve “mevcut kararda söz konusu olan yetersiz kaynakların, gerekli planlama Sayfa 182 yapılmadan ve önlemlerin etkisi gerçekçi olarak göz önünde bulundurulmadan süresi belirsiz hapis cezasının infazına ilişkin zalimane tedbirlerin alınmasının bir sonucu olarak ortaya çıktığını” belirtmiştir(7). Üye devletler, ceza politikalarını Avrupa insan hakları standartlarına uygun olarak sürdürmek için gerekli mali araçları sağlamakla mükelleftir. Sonuç olarak, ceza politikası ne kadar ödetmeci olursa, bu tür bir politikanın buna tabi olan kadın ve erkekler üzerindeki yerleşik olumsuz etkilerini telafi etmek için cezaevi sistemine yatırım yapma ihtiyacı o kadar artar(8). AİHM’nin James, Wells ve Lee kararına göre Birleşik Krallık’ta süresi belirsiz hapis cezalarıyla bu gerçekleşmedi. Aynı eleştiri Murray’de, Hollanda Antilleri’nin zalimane infaz politikası ile ilgili olarak da yapılmaktadır.

8. Büyük Daire’nin eleştirisi, başvurucu cezasının infaz edildiği cezaevinde 1980’den 1999’a kadar Koraal Specht hapishanesindeki durum hakkında İÖK’nin ilk raporunda açıkça destek görmektedir. İÖK raporu, 1994 yılında cezaevinin toplam kapasitesinin 198 olduğunu ancak ziyaret sırasında yaklaşık 500 mahkûmun infaz kurumda tutulduğunu ifade etmektedir. İÖK, kararının ifadesini yumuşatmamıştır:

“…infaz kurumunun, aşırı kalabalık bir terkip, çok az sosyalleşme imkânı sunan bir infaz rejimi ve temizlik durumu sergilediği ifade edilmelidir. Bu üç sorun, tesisin genel duraksama hali ile daha da artmıştır. İÖK’nin görüşüne göre, bu infaz koşulları, mahkumları, insanlık dışı ve aşağılayıcı muameleye maruz bırakmıştır.”(Özgün vurgu.)

İÖK raporunda müebbet hapis cezasına çarptırılan mahkumların durumu daha da belirgindir: Sayfa 183

“Diğerlerinin yanı sıra, cezalarının uzunluğu ve belirsiz niteliği göz önüne alınarak, ömür boyu hapis cezasına mahkum olan hükümlülerin, özellikle çalışmayanlarının, infaz şartlarının -mahkumların zihinsel durumlarının bozulma riskini ve psikosomatik[Psikolojik hastalığın fizyolojik şikâyete sebep olması (ç.n.)] etkileri dikkate alındığında- insanlık dışı olduğu kabul edilebilir.”(9)(Özgün vurgu)

Üç yıl sonra da durumun değişmediği gözlenmiştir. İÖK, 1997’de aynı cezaevine yaptığı ziyarette, maddî koşulların değişmediğini (“mahkumların tutulduğu alanların ve hücre teçhizatının genel durumunda iyileştirme yapılmadığını”) ancak, “müebbet hapis cezasına çarptırılmış mahkumların, mahkumiyet şartlarının 1994’te gözlemlenenlere kıyasla değiştiğini… özellikle, artık belirli bir kısımla sınırlandırılmadıklarını ve şartlarının diğer mahkumlarınki ile eş değer olduğunu” tespit etmiştir(10).

Aynı cezaevine 1999 yılında yaptığı ziyarette İÖK, “Koraal Specht Cezaevinde tutulan kişi sayısındaki azalma ile ilişkilendirilebilen infaz koşullarındaki bir miktar iyileşme” tespit etmiştir, ancak Cezaevinin, mahpusların temel haklarına (yaşam ve fiziksel bütünlük de dahil olmak üzere) bir tehdit teşkil eden ve yaşamın ve fiziksel bütünlüğün de dahil olduğu bir dizi ciddi eksiklikle malul olduğunu ve bu durumun mahkumlar ve çalışanlar aleyhine, kurumun istikrarını riske attığını eklemiştir” “Tüm mahpuslar için daha gelişmiş bir infaz rejimi, daha uzun cezalara çarptırılanlara özel önem vermesi” konusunda ısrar etmiştir ve “[m]ahkumlara günün önemli bir bölümünü içeren çeşitli yapıcı faaliyetler teklif edilmesi gerektiğini” belirtmiştir(11).

Başvurucu, 1 Aralık 1999 tarihinde, Aruba’daki Korrektie Instituut Aruba’ya (KIA) veya Instituto Coreccional Nacional’a (ICN) transfer edildi. Büyük Daire, kararın 57. paragrafında, İÖK’nin 2007’deki bu cezaevini ziyaretine değinir(12). İlgili raporun bu kısmı, Büyük Daire tarafından atıfta bulunulmamasına rağmen, önemlidir:

“Uzun süreli hapis cezası mahkumların sosyalleşmeleri üzerinde bir dizi olumsuz etki yapabilir. Kurumsallaşmaya ek olarak, uzun vadeli mahpuslar bir dizi psikolojik sorun yaşayabilir (öz saygı kaybı ve sosyal becerilerin Sayfa 184 bozulması dahil) ve neredeyse tüm mahkumlar geri döneceği toplumdan giderek kopma eğilimindedir. İÖK’ye göre, uzun süreli hapis cezasına çarptırılan mahpuslara sunulan rejimler, bu etkileri olumlu ve proaktif bir şekilde telafi etmeye çalışmalıdır. İlgili mahpuslar, çeşitli nitelikteki çok çeşitli amaçlı faaliyetlere erişebilmelidir (tercihen mesleki değeri olan iş; eğitim; spor; eğlence). Hapis cezasının infaz edildiği süre içinde ilave adımlar atılmalıdır; özellikle, şahsileştirilmiş infaz planlarının sağlanması ve uygun psikolojik ve sosyal destek, bu mahpusların hapsedilme süreleriyle uyuşmalarına ve zamanı geldiğinde, serbest bırakılmaya hazırlanmalarına yardımcı olmada önemli unsurlardır. Ayrıca, ömür boyu mahkum olan mahpuslara böyle bir rejimin sağlanması, yapıcı infaz personeli-mahkum ilişkilerinin gelişimini arttırmakta ve bu nedenle cezaevi içindeki güvenliği güçlendirmektedir. ”

Son olarak, İÖK’nin KIA’ya yaptığı 2014 ziyareti, başvurucunun cezaevinden etkili bir şekilde serbest bırakılmasından birkaç gün sonra gerçekleşmiştir(13). İÖK, yedi yıl önce olduğu gibi, “Auroba makamları, daha fazla su basmasını önlemek de dahil olmak üzere cezaevindeki çürüme ve harap olma durumunu azaltmak için gerekli adımları atmıştır. Ayrıca, her hücreye yerleştirilen mahkum sayısı ikiyi geçmemelidir. Ek olarak, her hücrede aydınlatma hijyenik bir kısmın sağlanması için önlemler alınmalıdır.” şeklinde önerilerde bulunmuştur. Daha spesifik olarak, “mahkumlar için tüm faaliyetlerin (cezaevi içinde olanlar da dahil olmak üzere), hücrelerinin dışında günün makul bir bölümünü (yani 8 saat veya daha fazla) geçirmelerini sağlamak amacıyla“ mahpuslar için tercihen mesleki değeri olan iş, eğitim, spor ve eğlence faaliyetlerinin geliştirilmesi” önerisini yinelemiştir.

Bu beş ayrıntılı rapordan haberdar olan Hükümet, Avrupa Konseyinin, Hollanda Antilleri ve daha doğrusu KIA ve Koraal Specht cezaevindeki infaz politikalarının eksikliklerine yönelik uygun çözümler konusunda net bir yönlendirmede bulunmadıklarını iddia edemez. Yalnızca İÖK’nin otuz yıl boyunca tekrar eden kanun yolu başvurusunun neden dikkate alınmadığını açıklayabilir(14).

9. Hükümetin ilk savunması şöyle özetlenebilir: “1980’den bu yana devletin tutumu haline gelmiş bir uygulamanın Mahkemece 2013’te geliş- Sayfa 185 tirilen bir standarda göre değerlendirilmesi doğru mudur?” Hükümetin gerekçelendirmesi, resosyalizasyonu teşvik etme ve bir inceleme mekanizması oluşturma yükümlülüğünün Vinter ve Diğerleri kararından beri uygulanageldiği ve bu nedenle mevcut kararda gündeme gelemeyeceğidir. Büyük Daire, bu gerekçelendirmeyi şiddetle reddeder ve bu pozitif yükümlülüklerin 1980’den itibaren devletin yükümlülüğü olduğunu açıkça ifade eder. Başvurucu, ömür boyu hapis cezasına çarptırılmasından itibaren, serbest bırakılma ihtimali ve Sözleşme’de zikredilen bir inceleme mekanizmasına sahip olma hakkını haizdir. Bu kararın 116. paragrafı, Büyük Daire’nin davalı Devletin uygulamasını, Bay Murray’in hapsedilmesinin tüm dönemini dikkate alarak değerlendirilmesi gerekliliği ile ilgili bir şüphe bırakmamaktadır. Böylece Mahkeme, resosyalizasyonu teşvik etme ve inceleme mekanizmasının bulunması yükümlülüğünü 1980’den itibaren uygulamaktadır. Bunu yaparken, Büyük Daire kararı bu standartların Avrupa düzeyinde 1973’ten beri (bkz. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin Hükümlülerin İyileştirilmesi İçin Asgari Standart Kurallara İlişkin (73)5 sayılı Tavsiye Kararı) ve hatta daha önce küresel düzeyde (bkz. 1955 tarihli Birleşik Devletler Hükümlülerin İyileştirilmesi için Asgari Standart Kuralları) uygulandığını ifade ile geriye yürüyen bir uygulama olmadığını ifade etmektedir. Büyük Daire, Vinter ve Diğerleri kararının, en azından 1980’li yıllardan beri Avrupa Konseyi üye devletleri üzerinde bağlayıcılığı bulunan penolojik standartların, yeniden ifade edilmesi olarak değerlendirmektedir.

10. Hükümet ayrıca, başvurucunun alıkonulduğunda psikiyatrik tedavi eksikliği konusunda özellikle şikâyetçi olmadığını iddia etmektedir. Büyük Daire, 124. paragrafın son iki cümlesinde 106. paragraftaki ilkeye atıf yaparak bu iddiayı reddeder. Taraf devletlerin mahkumların fiziksel ve psikolojik iyiliğinin korunması için Sözleşme kapsamındaki pozitif yükümlülüklerinin en önemli pratik yönlerinden biri olan bireysel psikiyatrik ve psikolojik tedaviyi de kapsayan, şahsileştirilmiş infaz planı sağlama ve uygulama yükümlülüğü, mahkumun isteklerine bakılmaksızın, Taraf Devletler’in Sözleşme’nin uygulanmasından kaynaklanan bir yükümlülüğüdür. Mahkum elbette böyle bir plana uymaya ve iş birliğinde bulunmaya teşvik edilmelidir fakat gerçekte bu planı reddeder veya ilgisiz kalırsa da Devlet herhangi bir olayda şahsileştirilmiş infaz planını uygulamak ve gözden geçirmek görevini yerine getirmekten imtina edemeyecektir. Bu yükümlülüğe uymamak, Devletin sorumluluğunda olacaktır.

Bu yüzden Bay Murray tarafından düzenli bir psikiyatrik tedavi ya da uygun bir infaz planı talep edilmemesi (devletin sorumluluğunu kaldırmak bakımından) tamamen ilgisizdir. Yukarıda değinilen uluslararası standart- Sayfa 186 lara göre, başvurucunun böyle bir girişimde bulunmaması açıkça Devletin sorumluluğunu ortadan kaldırmaz çünkü Devlet, mahkûmun isteklerine bağlı olmaksızın zorunlu bir uluslararası yükümlülükle bağlıdır.

11. Son olarak Büyük Daire, Hükümet’in, Curaçao ve Aruba’nın Hollanda Krallığı içerisinde bir ülke olduğu ve adalet yönetiminin Krallığın ayrı bölgelerinin sorumluluğunda olduğu iddiasını da reddeder. Bu iddia, (Birleşmiş Milletler Uluslararası Hukuk Komisyonu tarafından 2001’de kabul edilen) Uluslararası Haksız Fiillerde Devletlerin Sorumluluğu Üzerine Tasarı Maddelerin (Draft Articles on Reponsibility of States for Internationally Wronful Acts) 4. maddesinde benimsenen doktrin esas alınarak kolaylıkla reddedilebilir. Buna göre -merkezi hükümet ya da devletin herhangi bir bölgesel birimi olsun- herhangi bir Devlet organının davranışının, Devletin uluslararası hukuk uyarınca yaptığı bir eylemi olarak kabul edilmesi gerekir. Sözleşme’nin getirdiği standartlara uyum sağlama yükümlülüğü altında olan Curaçao ya da Aruba değil, Hollanda Krallığı’dır. Aynı gerekçeyle, Hükümetin yaptığı gibi, hüküm veren mahkeme tarafından böyle bir emir uygulamaya koyulmadığı için Hollanda Antillerinin Ortak Adalet Divanı’nın (Ortak Adalet Divanı) başvurucuya psikiyatrik tedavi sunma yükümlülüğü olmadığının iddia edilmesi de yersizdir. Hollanda Devleti’nin uygulamasının Sözleşme ile uyumu, Krallığın özerk bölgelerinin yerel mahkeme kararlarına bağlı değildir.

12. Mahkeme, Mathew kararında bir mahkumun fiziksel durumuna ve sağlık ihtiyaçlarına KIA’dan daha uygun olan bir yere, “gerekirse Krallığın diğer iki ülkesinden birine” transfer edilmesi ödevini tasdik ederek de bu tür bir iddiayı kabul etmeyeceğine dair açık bir gösterge vermiştir(15). Büyük Daire için mevcut olayı Mathew’den ayıran önemli derecede büyük bir farklılık yoktur. Bu yüzden (Büyük Daire) Ortak Adalet Divanı’nın, sorumlu hükümet tarafından tekrarlanan, “kısıtlı zeka” ve “kendini ifade etmede yeterli olmamanın” Bay Murray’nin Hollanda’da bir gözlem kliniğine yerleştirilmesine engel olduğu” iddiasını kabul etmemektedir(16). Eğer uygun tedavi Curaçao’da ulaşılabilir değilse başvurucu, tercüme gerekirse kendisinin konuştuğu Papiamentu, İngilizce ya da daha zoru Flemenkçe dillerinden biri kullanılarak kendisine profesyonel yardım sağlanabilecek yer olan Hollanda’ya gönderilmeliydi. Üstelik Hükümet’in Büyük Daire’ye sunduğu, başvurucunun hiçbir zaman Hollanda’ya gönderilmeyi talep etmediği iddi- Sayfa 187 ası daha az kabul edilebilirdir. Bir kez daha üzerinde durulmalıdır ki Hükümet’in yükümlülüğü başvurucunun talebi ile tetiklenmek zorunda değildi, Devletin kendisinin harekete geçme yükümlülüğü vardı.

Devletin bir şartlı tahliye mekanizması sağlama yükümlülüğü

13. Büyük Daire Vinter ve Diğerleri(17) kararını şartlı tahliye mekanizması bakımından açık bir dille netleştirdiğinden bu karardan beri verilmiş olan önemli Daire kararlarına yetki vermiştir. Büyük Daire, Sözleşme’nin taraflarının kendi şartlı tahliye mekanizmalarının somut özelliklerini belirleme konusunda özgür olduklarını ifade etse de bu özgürlüğün sınırlarını açık bir şekilde belirler. Mevcut yargılamanın 99 ve 100. paragraflarına göre şartlı tahliye mekanizması aşağıdaki beş bağlayıcı “ilgili ilkeye” uymak zorundadır:

(1) kanunilik ilkesi (“yeteri derecede açık ve belirli kurallar”, “iç hukukta hüküm altına alınmış koşullar”)

(2) hapsedilmenin devam etmesi için, topluma kazandırma (özel önleme), caydırıcılık (genel önleme) ve cezalandırmayı içeren, “objektiflik ve önceden belirlenmiş olma” kriterlerine dayanan penolojik gerekçelerin değerlendirilmesi ilkesi

(3) önceden belirlenmiş bir zaman çerçevesi içerisinde değerlendirme ve müebbet hapis cezası mahkumiyeti söz konusu olduğunda cezanın uygulanmasından en geç 25 yıl sonra ve sonrasında periyodik şekilde tekrarlanan gözden geçirme ilkesi

(4) mahkumu salıvermeme ya da geri çağırma kararlarında en azından gerekçe gösterme yükümlülüğünü içeren adil usuli garantiler sağlama prensibi

(5) yargısal denetim prensibi.

Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin Üye Devletlere Şartlı Tahliye Hakkında Rec (2003) 22 Sayılı Tavsiye Kararı ile rahatlıkla oturan sözleşme gereksinimleri ışığında, Sözleşme’ye taraf olan devletler, müebbet hapis ya da uzun süreli hapis cezasına çarptırılan mahkumun penolojik ihtiyaçlarına göre devam etmekte olan hapis cezasını adil bir gözden geçirme mekanizması kurmak zorundadır. Yukarıdaki sözleşme ilkelerinin çizdiği tablonun mantıksal sonucu; şartlı tahliye mekanizması çoğu en tiksindirici suçlardan Sayfa 188 mahkum olanlar için ulaşılabilir olmak zorundaysa diğer mahkumlar için de hayli hayli ulaşılabilir olmak zorundadır. Böyle bir fırsat daha ciddi suçlardan mahkum olan suçlulara verilecekken, yeniden topluma kazandırılmaya uygun olsun ya da olmasın, daha az ciddi suçlardan mahkum olan suçlulara verilmezse adalete karşı gelinmiş olunur. Bu yüzden prensip olarak Sözleşme, tüm mahkumların şartlı tahliye hakkını garanti altına almaktadır(18).

14. Büyük Daire prensip olarak şartlı tahliyenin uygunluğunu değerlendirme kriterinin, Bakanlar Komitesi (76) 2 Sayılı İlke Kararının 10. paragrafı, Bakanlar Komitesi (2003) 22 Sayılı Tavsiye Kararının 3., 4. ve 20. paragrafları ve Bakanlar Komitesi (2003) 23 Sayılı Tavsiye Kararının 34. paragrafı ve uluslararası düzeyde 1998 Uluslararası Ceza Divanı Statüsü’nün (Roma Statüsü) 110. maddesi ve onun Usûl ve İspat Kurallarından (Rules of Procedure and Evidence) 223. kuralında (Cezanın azaltılmasına ilişkin gözden geçirme kriteri) ifade edildiği gibi açık ve öngörülebilir bir şekilde hukuk yoluyla belirlenmesi gerektiğini kabul etmektedir. Ceza infaz hukukunun devletin takdir marjında olduğu vakitlerin üstünden uzun zaman geçmiştir nitekim hapsedilme ve salıverilme uygulamalarının tanımları, şekilleri ve şartları, suçluların cezalandırılması ve mahkumiyeti kadar kanunilik prensibinin çekirdeğini oluşturmaktadır. Bu sebeple Büyük Daire’ye göre şartlı tahliye kriterlerinin değerlendirilmesi üye devletlerin takdir marjına bırakılamaz. Şartlı tahliyede gözden geçirme mekanizması “objektif ve önceden belirlenmiş kriterlere” yani kararın 100. paragrafında açıkça belirtilen “yasal penolojik gerekçelere” dayanmalıdır. Vinter ve Diğerleri(19) kararının dışında Büyük Daire tarafından yetkisi onaylanan kararlar Trabelsi v. Belçika(20) Laszlo Magyar v. Macaristan(21) ve Harakchiev ve Tolumov v. Bulgaristan(22) ’dır. Bu şu anlama gelir; mahkumlar, eğer şartlı tahliyenin yasal gereklilikleri mevcutsa kazanılmış ve uygulanabilir bir şartlı tahliye hakkına sahiptirler fakat bu, bütün mahkumlara mutlaka şartlı tahliye verilmeli demek değildir.

Her ne kadar farklı penolojik gerekçeler arasındaki dengenin durağan olmaması ve cezanın uygulanması sürecinde değişebileceğini belirtse de, Büyük Daire, mahkumun değişen durumunu değerlendirme konusunda hâkim olması gereken penolojik gerekçe olarak yeniden topluma kazandırma Sayfa 189 prensibini ortaya koymaktan kaçınmaz. Bu yüzden Büyük Daire’nin gerekçesinin mantıki sonucu, farklı penolojik gerekçelerin çatışması durumunda, örneğin cezanın topluma yeniden kazandırma amacının başarılı olduğu fakat mahkumiyetin devamı için saf bir cezalandırma gerekçesinin hâlâ var olması durumunda, mahkumun rehabilitasyonu hususundaki ilerlemenin alıkoymanın devamının gerekliliği değerlendirmesinde ağırlık sahibi olmasıdır. Hepsinden önemlisi, Büyük Daire, penolojik gerekçelerle hastalık, fiziksel sakatlık ve yaşlılıkla ilgili sağlık nedenleri için getirilen insani gerekçeleri aynı kefeye koymadığını ve bunların karıştırılmaması gerektiğini tekrar belirtmektedir (100. paragraf). İlgili değerlendirme kriterleri mahkumun zihinsel ya da fiziksel bütünlüğü veya ölüme yakınlığıyla sınırlandırılmamalıdır. Bu gibi insani gerekçeler açıkça fazlasıyla kısıtlayıcıdır.

15. Büyük Daire’ye göre şartlı tahliye incelemesi, uzun zamandır yerleşmiş olan Bakanlar Komitesi 2 Sayılı İlke Kararının 9. paragrafı, Bakanlar Komitesi (2003) 22 Sayılı Tavsiye Kararının 5. paragrafı ve küresel düzeyde Roma Statüsü’nün 3 ve 5 para. 110. maddesinin yinelediği gibi, önceden belirlenmiş ve makul bir zaman çerçevesinde olmalıdır. İlk incelemede şartlı tahliye kararı verilmediğinde mahkumun durumu, Bakanlar Komitesi 2 Sayılı İlke Kararının 12. paragrafı ve Bakanlar Komitesi (2003) 22 Sayılı Tavsiye Kararının 21. paragrafında gösterildiği gibi çok geniş olmayan aralıklarla makul şekilde gözden geçirilmelidir. Büyük Daire, böyle bir karara varırken Bodein v. Fransa(23) kararını hatırlatmaktadır.

16. Nihayet Büyük Daire’ye göre şartlı tahliye mekanizması, Roma Statüsünün 110(2) maddesinde de getirilen uluslararası standart gibi, bir mahkemenin yetkisi altında olmalı ya da en azından şartlı tahliye kararının hem kanuni hem de olgusal unsurları tamamıyla adli bir gözden geçirmeye tabi olmalıdır(24). Büyük Daire yargıçları, Laszlo Magyar (para. 57) ve Harakchiev ve Tolumov‘daki (para. 258, 262) beyanlarını, Büyük Daire’nin ilgili ilkelerinin zirvesine yükselterek, hâkimin nihai sorumluluğunu ortadan kaldıran ve hükümlünün mahkumiyet halinin devamı konusunda son sözü söyleme yetkisini idarenin eline veren ve böylelikle yargı yetkilerini yürütmeye emanet ederek kuvvetler ayrılığını ihlâl eden, hükümetin ya da idarenin yetkisine tahsis edilmiş bir şartlı tahliye mekanizmasını oybirliğiyle reddeder. Dola- Sayfa 190 yısıyla bir idareci, bir bakan ya da herhangi bir yönetim memuru tarafından yapılan değerlendirme, Avrupa İnsan Hakları standartlarıyla uyumlu olmak bakımından yeterince bağımsız değildir(25).

Dahası, mahkumları hapishanede tutmaya ya da geri çağırmaya yönelik kararlar, gerekçeli karar teminatı gibi adil yargılama teminatlarıyla alınmalıdır(26). Mahkeme tarafından şartlı tahliyeye ilişkin ortaya konan bu güçlü ilke beyanı; ayrıca Bakanlar Komitesi (2003) 22 Sayılı Tavsiye Kararının 32. paragrafı, Roma Statüsünün 110(2) maddesi ve onun Usûl ve İspat Kurallarından 224. Kurala benzer şekilde mahkumların sözlü olarak dinlenmesini ve dosyalarına yeterince ulaşım sağlayabilmesini de gerektirir. Yoksa gözden geçirme usulünün adilliği bir hayal olacaktır.

Özetlemek gerekirse, yukarıda belirtilen ilgili ilkeleri zorunlu kılan Mahkeme Büyük Dairesi, Murray kararında, Avrupa’da mahkumların insan haklarının korunmasında kendi standart fonksiyonları konusunda geri dönüşü olmayan bir noktaya ulaşmıştır. Hollanda Antilleri’nin af sistemi, Kıbrıs’taki savcının onayına bağlı, Başkan’ın takdir yetkisinin olduğu ömür boyu hapis cezasını düzenleme sistemine benzerdir(27). Şu unutulmamalıdır ki Kıbrıs sisteminde savcının, mahkumun erken salıverilme talebine karşı görüşü hakkında bilgi verme yükümlülüğü ya da Başkan’ın böyle bir başvuruyu reddederken gerekçe sunma yükümlülüğü yoktu. Dahası bu prosedürün işleyişini hüküm altına alan yayımlanmış bir prosedür ve kriter de yoktu. Son olarak bir mahkumun erken tahliye edilmesi emrinin reddedilmesi de yargısal bir değerlendirmeye tabi değildi. Büyük Daire’nin Murray kararında ortaya koyduğu “ilgili prensipler” özünde, böyle keyfi ve şeffaf olmayan bir sisteme karşı oldukça önemli bir duruştur. Avrupa, Kafkaris kararından bu yana oldukça gelişme göstermiştir ve Mahkeme de açık bir şekilde onunla birlikte gelişmiştir. Vinter ve Diğerleri kararı, Murray kararında önemli bir başarıya sahiptir. Sayfa 191

Avrupa standartlarının mevcut başvuruya uygulanması

17. Bay Murray 34 yıldan uzun bir süre boyunca, açıkça böyle bir tedaviye ihtiyaç duyduğuna bakılmaksızın herhangi bir psikiyatrik veya psikolojik tedavi görmeden mahkum kalmıştır(28). Hükümetten başvurucunun zihinsel ihtiyaçlarının değerlendirilmesine ilişkin tüm psikiyatrik raporları sağlaması istenmiştir. Onlar da 11 Ekim 1979, 10 Şubat 1994, 21 Temmuz 2012 ve 17 Ağustos 2012 tarihlerine ait dört psikiyatrik rapor ve bir psikiyatristin yazdığı 6 Eylül 1991 tarihli bir belge vermişlerdir. Bu, Curacoa Ceza Kanunu’nun yeni hükümlerine uygun olarak başlatılan gözden geçirme prosedürüne kadar yalnızca iki psikiyatri raporu ve bir psikiyatrist belgesinin düzenlenmiş olduğu anlamına gelmektedir. 1980 ve 2012 arasındaki dönemde yazılan bu iki psikiyatrik rapor, başvurucunun 22 yıllık hapsedilme dönemi boyunca verilen profesyonel psikiyatrik tedavinin kapsamını oluşturmaktadır. Ortak Adalet Divanı’nın 21 Eylül 2012 tarihli hükmünde, başvurucunun, hükmün kurulduğu 1980 yılında ve hapiste olduğu dönemde var olan yeniden suç işleme eğilimini değerlendirirken sonuca bağladığı gibi “o dönemden itibaren hiçbir şekil ve formda tedavi edilmemiştir”. Antillerin hâkimlerinin hükümleri gayet açıktır. Bay Murray’nin hapsedildiği tüm süre boyunca herhangi bir tedavi almadığını bilen Mahkeme’nin Büyük Daire yargıçları, anlaşılacağı üzere, mevcut hükmün 122. paragrafında yazılanlardan farklı bir sonuca ulaşamayacaklardır.

18. Bay Murray’nin kişisel ihtiyaçlarına göre uyarlanmış düzgün bir hapishane programının eksikliğinin yanı sıra gerçek şu ki Curaçao’da 2011 yılının Kasım ayına kadar Mahkeme içtihatlarının ve Avrupa penolojik standartlarının gerekliliklerini yerine getiren düzgün bir şartlı tahliye mekanizması bulunmamaktadır. Çoğunluk 99. ve 100. paragrafların başında bu amaç için ilgili ilkeleri düzenlemiş olsa da kasıtlı olarak 126. paragrafta olayın bu yönünün ele alınmaması tercih edilmiştir. Eski Hollanda Antillerinde yürürlükte olan af sistemi; cezayı gözden geçirmek için yasalara uygun, objektif, penolojik kriterler, gözden geçirme için belli bir zaman çerçevesi, adli denetim ve affa rıza göstermeyen ve mahkumu sözlü olarak dinlemeden verilen vali kararlarını gerekçelendirme yükümlülüğünü sağlamıyordu. Başvurucunun ruh sağlığına ilişkin güncel tıbbi görüş ya da psikiyatrik raporlar ya da cezaevi yetkililerinin verdiği bilgiler toplandı ve Ortak Adalet Divanının ya Sayfa 192 da Baş Temsilcinin (Procurator General) hizmetine sunuldu. Her şey, Ortak Adalet Divanı’nın, Cumhuriyet Savcılığının serbest bırakılma lehine tavsiyesine uymamakta tamamen özgür olan Valinin takdirine bırakılmıştır(29).

Aslında Bay Murray, ya gerekçesiz bir şekilde reddedilen ya da cevap dahi verilmeyen 13 salıverilme talebinde bulundu(30). Nihayet 2013’ün başlarında kendisine kanser teşhisi konuldu. 2 Eylül 2013’te sağlık tedavisini kolaylaştıracağı kanısıyla Curaçao hapishanesine geri getirildi. Geçici tedbir talebine cevap olarak Mahkeme’nin müdahalesinden sonra başvurucu, kapıda iki nöbetçiyle birlikte Curaçao’da bir bakım evine yerleştirildi. Ameliyat için çok geçti. Hapishanede tedavi uzun süreli bir seçenek olmadığı için vali tarafından 31 Mart 2014’te hapis cezasının kalanının hafiflemesi sağlanarak affedildi ve böylece Aruba’da ailesinin yanında huzur içinde ölmesine izin verildi. Bundan sonra da başvurucu kendi haline bırakıldı. Bakımı için ödeme yapmak zorunda kalan, kendi küçük çaplı emekli maaşıyla kız kardeşiydi(31).

19. Çoğunluk, Curaçao’da 15 Kasım 2011’de yürürlüğe giren yeni gözden geçirme mekanizmasını değerlendirmekten de bilinçli olarak kaçınır. Bu yeni rejim Mahkeme’ye başvuru yapıldıktan sonra başlatılsa da bu değerlendirmeyi yapmak açık bir gerekliliktir çünkü başvurucu, 21 Eylül 2012 de Curaçao Ceza Kanunu’nun 1:30 Maddesinin yeni hükümlerini uygulayan Ortak Adalet Divanının hükmünü izleyen 21 Eylül 2014’e kadar tutuklu kaldı. Bu yüzden 15 Kasım 2011 ve 31 Mart 2014 tarihleri arasındaki ömür boyu hapis cezasının periyodik olarak gözden geçirilmesine ilişkin kurallar Mahkeme tarafından değerlendirilmelidir. Sayfa 193

Kişinin özgürlüğünden yoksun kalmasından en geç 20 yıl sonra ve izleyen her beş yılda bir adli inceleme, çekişmeli yargılama usulü, mahkumun sözlü olarak dinlenilmesi, dosyalara erişim ve gerekçeli karar teminatları Curaçao yasal çerçevesinin ana reformları olmasına rağmen Curaçao Ceza Kanunu’nun 1:30 maddesinin 1. paragrafının (herhangi makul amaç ifadesinin) yeterince belirli olmaması, Avrupa İnsan Hakları perspektifinden sorunludur. Gözden geçirme kriterlerinin formüle edilmesinde geniş bir takdir marjı tanınır. Bu şekliyle, bir ömür boyu hapis cezası mahkumunun salıverilmesi için neler yapması gerektiğini ve bunun için hangi şartların gerekli olduğunu bilebilmesi mümkün değildir. Mağdurun veya yaşayan yakın akrabalarının görüşü ve yeniden suç işleme riskini referans alan kriterlerin 2. paragrafındaki ilave somutlaştırma, kanunilik ilkesinin gereklerini yerine getirmeye yeterli değildir. Aksine, gerçekte mağdurun veya yakınlarının pozisyonu; mağdurun veya onun yakınlarının intikam arzusunu bastırılması uygulaması ile yasal penolojik gerekçelerin değerlendirilmesini karıştıran müebbet hapis cezasının infazının hâlâ haklı olup olmadığı sorusunun incelemesine dahil edilir. Bu politika, intikam ve hınç ihtiyacına yoğunlaşarak mümkün olan en kötü cezalandırma formuna baskın bir rol atfeder: Mağdurlar veya yakınlarının bir kısmı için kör ve ilkel bir “sadece hak ettiğini buldu” hissi. Suçlu, belki de toplumda kanunlara uygun bir hayat sürmeye hazır olmasına rağmen mağdur veya yakınlarının sönmemiş intikam arzusu dikkate alındığı sürece “hapishanede çürümek” zorunda kalacaktır.

Daha da kötüsü, bu politika; Devletin, suç mağdurunun mağduriyetini gidermek için uygun yollar sağlama yükümlülüğünü açıkça azaltır. Devlet mağdura veya yakınlarına karşı yükümlülüklerini ne kadar az yerine getirirse, bu kişilerin de suçlunun cezalandırma süresini uzatmakla mağduriyetlerini giderme eğilimleri o kadar fazla olacaktır. Mahkum, rehabilite edilse bile; Devletin, mağdurun veya yakınlarının ihtiyaçlarını gidermemesinin günah keçisi olarak alıkonulmaya devam edilebilir. Aslında mevcut başvuruda ne olduğu açıkça ortadadır: Ortak Adalet Divanı 21 Eylül 2012 tarihli kararında, mağdurun yakınlarının hiçbir zaman yeterli psikolojik tedavi almadıkları için başvurucunun salıverilmesinin onları çok fazla sarsacağını tespit etmiştir. Ayrıca 1979’da yani bundan 23 yıl önce bile iddiaya göre onları tehdit ettiği eylemin kendilerini güvensiz hissetmelerine sebep olduğu düşünülmekteydi.

20. Başvurucunun 13 şartlı tahliye talebinin art arda reddedildiği kararlardan sonra 21 Eylül 2012 tarihli Ortak Adalet Divanı hükmü, mahkumun rahatsız edici kişiliğinden dolayı yeniden suç işleme riski konusunda ısrar etti. Bay Murray serbest bırakılamadı çünkü tıpkı Antillerin hâkimlerinin Sayfa 194 kabul ettiği gibi o hiçbir zaman psikiyatrik tedavi alma şansına sahip olmadı. Yeniden topluma kazandırma için mümkün olan tek çözüm ona düzgün bir psikiyatrik tedavi sağlamaktı fakat bu hiç denenmedi bile. Diğer bir deyişle Devlet, kişi toplumda kanunlara uygun bir şekilde yaşama yeteneğine sahip olana dek -ki bu yalnızca Devlet tarafından düzgün psikiyatrik tedavi uyguladığında gerçekleşebilir- şartlı tahliyeyi reddeder fakat aynı devlet bu tedaviyi bu kişilerden esirger. Bu tipik bir “kısır döngü” dür: Devlet salıverilme için bir koşul koyar fakat mahkumun bu koşulu yerine getirmesini engeller. Bu bağlamda gerçekçi olmak gerekirse, vali ya da Ortak Adalet Divanı tarafından yapılan herhangi bir gözden geçirmenin sonucu, önceden belirlenmiş bir sonuçtan başka bir şey değildi(32).

Sonuç

21. Ne kadar tiksindirici suçlar işlese de hiçbir mahkum, Mahkeme’nin eski başkanı Jean-Paul Costa’nın söylediği gib “insan atığı” gibi muamele görmeyi hak etmez(33). Başvurucu James Murray’e olan budur. Psikiyatrik tedavi eksikliği, onun müebbet hapis cezasını fiilen hafifletilemez hale getirdi. Sözleşme gereklerini yerine getirmeyen ve başvurucuya yardımcı olmayan cezanın uygulandığı sırada, 3. maddenin ihlâli, af sisteminde bir takdir marjının bulunması ve bu sistemin şeffaf olmamasıyla ağırlaştırılmıştır. Curaçao Ceza Kanunu, 1:30 maddesi altında kendisine herhangi bir rahatlama sağlamayan ve ayrıca cezanın gözden geçirilmesinde öngörülebilirlik temelindeki eksikliği ve açık bir şekilde intikam odaklı cezalandırma politikasına değinmesi bakımından problemli yeni bir gözden geçirme mekanizması getirmiştir.

Adalet Bay Murray için çok geç kaldı. O, 35 yıllık insan dışı cezalandırılma çilesinden kurtulamadı. Dayandığı manevi zararlarının tazmin edilmesinden yararlanamasa da mirasçılarına böyle bir tazminat ödenmesi adil bir tutum olurdu. Sayfa 195

3. Değerlendirme

3.1 Karar ve Görüşün Önemi

3.1.1 Tazminat

Paulo Pinto de Albuquerque, Dean Spielmann, András Sajó ve Işıl Karakaş’ın müşterek yazdıkları muhalefet şerhinin temerküz ettiği nokta Büyük Daire’nin vermiş olduğu karardaki Sözleşme’nin 41. maddesinde düzenlenen tazminata ilişkin ihlâl olmadığına dair karardır. Yargıç Paulo Pinto de Albuquerque, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS, Sözleşme) m. 41’e ilişkin yazılan muhalefet şerhine katılmakla birlikte ayrıca kendisi de bir muhalefet şerhi yazmıştır.

AİHS m. 41 düzenlemesi:

Eğer Mahkeme bu Sözleşme ve Protokollerinin ihlâl edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlâlin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine tazminat verilmesine hükmeder.” şeklindedir.

Söz konusu muhalefet şerhi evvelemirde devam eden muhakeme esnasında başvurucunun hayatını kaybettiğini vurgulamaktadır. Başvurucunun hayatını kaybetmesine bağlı olarak başvurucuya manevi tazminata bağlı olarak adil tazmine hükmetmenin de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM, Mahkeme) daha önceki uygulamalarıyla çelişmediğini belirtip ayrıca tazminata hükmedilmesi gerektiğini belirtmişlerdir.

3.1.2 İşkence ve Kötü Muamele Yasağı

41. maddenin gündeme gelmesine sebep olan ihlâl ise esasen 3. maddenin ihlâli kararıdır. Sözleşme, işkence ve kötü muamelenin ismini zikretmiş ancak, bunların ne olduğu konusunda bir bilgiye yer vermemiştir. Her ne kadar İşkence ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı veya Aşağılayıcı Muamele veya Cezaya Karşı Sözleşme’de bir işkence(160) tanımına yer verilmişse de insanlık dışı ve aşağılayıcı muamele tanımına yer verilmemiştir.

Sözleşme’nin 3. maddesinde zikredilen işkence, insanlık dışı muamele ve onur kırıcı muamele ayrımının yapılması bir diğer önemli husustur. Zira, karara konu olay işkence değil kötü muameleye ilişkindir. AİHM’nin değerlendirmelerinde kötü bir muamelenin 3. madde kapsamına girebilmesi için, Sayfa 196 asgari bir eşiği aşması gerekmektedir. Bu eşik, somut olayın gereklerine göre tayin edilir(161).

Şu da ifade edilmelidir ki, hasta birinin mahkûmiyetine ilişkin sözleşmede özel bir hüküm bulunmamakla birlikte, bu mahkumiyetlerin belli problemler meydana getirebileceği de göz ardı edilmemektedir(162). AİHM’ye göre, mahkumun, sağlık durumuna ilişkin hastalıktan kaynaklanan etkiler ayrı tutulmakla birlikte, bazı muamelelere tabi tutulmasının ve dolayısıyla bazı muamelelerden mahrum kalmasının 3. madde ihlâli anlamına gelmesi mümkündür(163).

Karara konu olayın AİHS m. 3 kapsamında değerlendirilmesinin sebebi ise, başvurucunun tahliye umudu olmayan müebbet hapis cezasına çarptırıldığını iddia etmesidir. Mahkeme, özellikle Kafkaris v. Kıbrıs ve Vinter ve Diğerleri v. Birleşik Krallık kararlarından sonra, tahliye umudu olmayan müebbet hapis cezalarını 3. maddenin ihlâli olarak değerlendirmektedir.

Bu tür hapis cezalarının 3. madde kapsamında bir ihlâl oluşturup oluşturmadığına ilişkin başvurular Mahkeme’nin kurulmasından itibaren söz konusu olmuştur(164).

Müebbet hapis cezası verilmesi ve infaz edilmesi AİHS bakımından bir haksızlık veya ihlâl durumu doğurmaz. Ancak, Taraf Devletler’in, müebbet hapis cezasını inceleme mekanizması bulundurma zorunlulukları vardır. Bu inceleme mekanizmasının işletilmesi ile mutlaka bir tahliye durumu söz konusu olmak zorunda değildir, mahkeme tarafından aranan, bir tahliye umudunun mevcudiyeti, tahliyenin mümkün olmasıdır, bir tahliye değil(165).

Nitekim Mahkeme de 2013’ten itibaren yerleşik halde bu yönde karar vermektedir. Ve incelemeye konu kararın da tahliye umudu olmayan hapis cezalarına ilişkin Mahkeme’nin içtihadının biraz daha açıklık kazanmasına katkı sağladığı için bir ehemmiyet arz etmektedir. Kararı karakterize eden özellik ise, başvurucunun psikiyatrik durumuna ilişkin gerekli önlemlerin alınmaması sebebiyle rehabilite olmayan başvurucunun, hukuken mümkün olan tahliye umudundan, fiilen mahrum bırakılma iddiasıdır. Sayfa 197

3.1.3 Üye Devletlerin Şahsîleştirilmiş İnfaz Planı Hazırlama Yükümlülüğü

Yargıç Paulo Pinto de Albuquerque’nin koymuş olduğu şerhi karakterize eden özellik ise kararda açıklığa kavuşturulan ilkeleri daha rafine hale getirmiş olmasıdır. Şerh, özellikle “umut hakkı”nın nasıl uygulamaya konacağını belirginleştirmektedir.

AİHM’nin, Alman Federal Mahkemesi içtihatlarına uygun olarak geliştirdiği içtihadına(166) göre müebbet veya ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılmış mahkûmun cezasının, iç hukuk kurallarına göre hukuki ve fiilî olarak indirilebilir olması gerekmekte, yani bir tahliye umudunun bulunması gerekmektedir(167).

Nitekim, Hâkim Pinto de Albuquerque’nin yazdığı muhalefet şerhinde de hukuki olarak mevcut olan tahliye umudunun, fiilî uygulanabilirliği üzerinde durulmuştur(168). Bu noktada şartla salıverilme imkânından faydalanabilmek için gereken toplumla yeniden bütünleşme imkânı sağlayacak psikiyatrik tedavi hizmetinin sunulmadığı belirtilmiştir.

İnfaz, cezanın amacının somutlaştığı nokta olarak önem kazanmaktadır(169). Cezanın amacı teorik alandaki bir ideali, bir hedefi işaret etmekte; infaz ise, bu idealin gerçekleşme zeminini sağlamaktadır. Bu noktada bedene karşı cezalar yerine, hürriyeti bağlayıcı cezaların tercih edilmesi de insanlığın infaz konusundaki değişen eğilimini göstermektedir.

Zira, herhangi bir birey cezalandırılmakla, en adi suçu işlemiş olsa bile insanlık vasfını kaybetmeyecek ve nihayetinde yeniden içinde yaşadığı topluma dönecektir. Aksi takdirde, hapis cezasının infaz süresi uzatılmış bir idam cezasından farkı kalmayacaktır(170). Sayfa 198

Tahliye umudunun mutlak tahliye ile neticelenmesi gerekmediği gibi, illa ki bir af, bir mahsup gerekmeksizin; şartla salıverme, infazın askıya alınması, infazın sonlandırılması gibi bir cezanın yeniden gözden geçirilmesi umudunun bulunması kafidir(171).

Bu minvalde de Hâkim Pinto de Albuquerque, şahsileştirilmiş bir infaz planı üzerinde durmaktadır. Ancak şahsileştirilmiş bir infaz planıdır ki cezanın amacına uygun biçimde infazını sağlar. Topluma yeniden kazandırma amacına, mahkumun işlediği haksızlığın idrakine varmasına ancak bu şekilde ulaşılabilir.

Avrupa Bakanlar Konseyi’nin, gerek cezaevi gerek akıl hastası olan mahkumlara ilişkin infaz planı ve sair infaz planlarının hazırlanması hakkındaki tavsiye kararlarına ve Mahkeme tarafından dikkate alınmayan İÖK raporlarına atıf yapan Hâkim Pinto de Albuquerque, Büyük Daire’nin ihmal ettiği birkaç noktaya işaret eder. Buna göre, Büyük Daire’nin verdiği karara katılmakla beraber, iki noktayı daha eklemek ister: Devletin, topluma yeniden dönmeyi teşvik etme yükümlülüğü ile hapis cezalarında penolojik ihtiyaçların adilane ve objektif bir inceleme sistemi sağlama yükümlülüğü.

3.1.4 Üye Devletlerin Şartları Sağlayan Tüm Hapis Cezası Mahkumlarına de jure ve de facto Şartlı Tahliye İmkânı Sağlama Yükümlülüğü

Mevcut kararda da üzerinde durulduğu üzere Sözleşme’nin 3. maddesiyle düzenleme altına alınan işkence yasağı kapsamında gündeme gelen önemli konulardan biri hapis cezasına mahkum edilen kişilerin bu cezalarını cezaevinde tamamlamadan önce serbest kalabilmelerine olanak sağlayan koşullu salıverilme/şartlı tahliye müessesesidir. Hapis cezası süresi fark etmeksizin tüm mahpuslara hitap etmekle birlikte bu müessesenin özellikle önem atfettiği kitle, müebbet hapis cezası mahkumlarıdır. Nitekim Büyük Daire’nin Vinter ve Diğerleri kararındaki içtihadına göre; bir müebbet hapis cezası, ancak tahliye umudu ve yargısal denetim imkânı varsa Sözleşme’nin 3. maddesine uygun olabilecek(172) mahkumun herhangi bir süre boyunca çok zayıf da olsa herhangi bir tahliye umudundan mahrum bırakılması ise Sözleşme’nin 3. maddesinin ihlâli anlamına gelecektir(173). Sayfa 199

Burada yetişkin bir suçluya müebbet hapis cezası verilmesi tek başına yasaklanmamakla birlikte(174) 3. madde bakımından sorun teşkil eden nokta Mahkeme’nin deyimiyle hafifletilemeyen (irreducible) müebbet hapis cezasıdır. Aynı zamanda bir müebbet hapis cezasının pratikte bütün olarak çekilebilmesinden ötürü hafifletilemez olmadığı ve Sözleşme’nin 3. maddesinin ihlâl edilmemesi için böyle bir cezanın de jure ve de facto hafifletilebilir olmasının yeterli olduğu vurgulanmaktadır(175). Bu şekilde bir şartlı tahliye imkânının hukuken (de jure) mümkün olmasının yanı sıra uygulamada (de facto) gerçekçi olabilmesi, mahkumlara yeniden sosyalleşebilmeleri ve yasalara uygun bir toplum yaşamına geçebilmeleri ve bu şekilde tahliyeye hak kazanabilmeleri için uygun desteğin ve imkânların verilmesine bağlıdır. Diğer bir anlatımla yalnızca hukuken bir şartlı tahliye müessesesinin varlığı yeterli değildir. Vinter ve Diğerleri kararından bu yana Mahkeme’nin tutumunu ortaya koyduğu ve Murray kararında yeniden altını çizdiği konu da budur. Nitekim Murray kararında Mahkeme, yeniden sosyalleşip topluma uyum sağlayabilmek ve bu şekilde şartlı tahliye umuduna sahip olabilmek bakımından açıkça psikiyatrik tedaviye ihtiyaç duyan başvurucuya bu imkânlar sunulmadan şartlı tahliye taleplerinin reddedilmesini Sözleşme’nin 3. maddesine aykırı bulmuştur.

Şartlı tahliyeye ilişkin temel esaslara Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin Üye Devletlere Şartlı Tahliye Hakkında R (2003) 22 Sayılı Tavsiye Kararında değinilmiştir. Bu kararın ekinde şartlı tahliye, “kişiselleştirilmiş tahliye sonrası şartlar altında hüküm giymiş mahkumların erken tahliye edilmesi” şeklinde tanımlanmaktadır. Bu ekte gösterilen genel ilkelere göre şartlı tahliye, “mahkumların cezaevi yaşamından toplum içinde yasalara uygun bir yaşama geçişlerine yardımcı olmayı amaçlamalı ve kamunun güvenliğini sağlamaya ve toplumda suçluluğu azaltmaya katkıda bulunmalıdır”. Bunun için, “hapis cezası süresi şartlı tahliyeye elvermeyecek kadar kısa olanlar dışında, ömür boyu hapse mahkum olanlar da dahil tüm mahkumlar kanunen şartlı tahliyeden yararlanabilmelidirler”.

Bu ekin 5. maddesine göre mahkumlar cezalarını çekmeye başladıklarında, takdire bağlı tahliye sistemi(176) olan düzenlemelerde asgari süreyi dol- Sayfa 200 durarak ne zaman şartlı tahliyeden yararlanabileceklerini ve şartlı tahliyeden yararlanabilmek için gerekli olan kriterleri, zorunlu tahliye sistemi(177) olan düzenlemelerde ise belirlenen süreyi doldurarak ne zaman şartlı tahliyeden yararlanma hakkına sahip olduklarını bilmelidirler. Burada altı çizilmesi gereken nokta, Vinter ve Diğerleri kararında da Büyük Daire’nin özellikle üzerinde durduğu gibi bir müebbet hapis cezası mahkumunun, ceza hükmünün başlangıcında, cezasının ne zaman gözden geçirileceği veya geçirilmesinin istenebileceğini ve tahliye edilmesi için hangi şartlar altında ne yapması gerektiğini bilme hakkına sahip olmasıdır(178). Bunun sonucu olarak iç hukukun bir müebbet hapis cezasının denetimi için herhangi bir mekanizma veya imkân sağlamadığı durumlarda, bu nedenle 3. madde ihlâli, sonraki hapsedilme aşamasında değil, müebbet hapis cezasına hükmedildiği anda ortaya çıkmaktadır(179). Nitekim Mahkeme’ye göre de bunun aksi durumunda, “uygulanan bir cezanın verildiği iç hukuka göre hafifletilebilir olmadığı durumlarda, mahkumun belirsiz gelecekteki bir tarihte, gösterdiği rehabilitasyona göre tahliye edilmesinin değerlendirilmesine olanak sağlayacak bir mekanizmanın oluşturulup oluşturulmayacağını bilmeksizin, kendi rehabilitasyonu için çalışmasını beklemek tutarsız olacaktır” (180). Sayfa 201 6. maddeye göre ise mahkumların şartlı tahliyeden yararlanabilecekleri asgari veya sabit süre bu müessese ile amaçlananların gerçekleştirilmesini engelleyecek kadar uzun olmamalıdır. Vinter ve Diğerleri kararında ve mevcut kararda da gündeme geldiği üzere bu süre, müebbet hapis cezası mahkumiyeti söz konusu olduğunda cezanın uygulanmasından en geç 25 yıl sonrasına tekabül etmektedir(181).

Şartlı tahliyenin öneminin vurgulandığı bir diğer uluslararası belge de Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin Üye Devletlere Avrupa Cezaevi Kuralları Hakkında Rec (2006) 2 Sayılı Tavsiye Kararıdır. Bu kararın ekinde, 8. bölümdeki 107. maddede hükümlü mahpusların tahliyesine ilişkin düzenlemelere yer verilmiştir. Bu düzenlemelere göre özellikle daha uzun süre cezaya mahkum edilenler olmak üzere tüm hükümlü mahpusların “cezaevi yaşamından yasalara saygılı bir toplum yaşamına” geçişini kolaylaştırmak için tahliye edilmelerinden doğru bir zaman önce çeşitli programlarla yardım edilmelidir. Bu geçişi kolaylaştırma hedefine ise “cezaevinde hazırlanan bir tahliye öncesi programla ya da etkili bir sosyal destekle birleştirilmiş denetim altında kısmi veya şartlı tahliye” ile ulaşılabilecektir. Bu konuda özellikle cezaevi koşullarının da bu hedefe hizmet edecek nitelikte olması büyük önem taşımaktadır. Nitekim cezaevi yaşamından toplumsal yaşama geçişin kolaylaşabilmesi mahkumların şartlar elverdiği oranda cezaevinde de sosyal yaşamdan kopmamasını gerektirmektedir. Bunun sağlanabilmesi için cezaevi koşullarının mahkumlar arasında sağlıklı ilişkiler kurulabilecek bir ortam sağlamasının(182) yanı sıra mahkumların cezaevi dışındaki sosyal ilişkilerini de sürdürebilmelerine olanak sağlanması gerekmektedir(183). Sayfa 202

3.2 Karar ve Görüşün Diğer İçtihatlarla İlişkisi

Khoroshenko v. Rusya kararında bu konuyu detaylı bir şekilde ele alan Mahkeme başvurucunun uzun yıllar boyunca aile fertleriyle altı ayda bir, cam bir bölmenin arkasından ve iki yetişkinle sınırlı olacak şekilde görüşebilmesini “aşırı katı” bularak bu durumun müebbet hapis cezası mahkumlarının aile ilişkilerini sürdürmelerini engellediğini ve bu şekilde “toplumla yeniden bütünleşme hedefini teşvik etmek ve kolaylaştırmak yerine ciddi anlamda zorlaştırdığını” tespit etmiştir(184). Bu ifadeler, Vinter ve Diğerleri kararındaki müebbet hapis cezası mahkumlarına şartlı tahliye olanağı sunulması vurgusunun ötesinde Murray kararında olduğu gibi, aynı zamanda bu mahkumlara şartlı tahliyeden fiilen de yararlanabilmelerine imkân sağlayacak program ve imkânlar sunma yükümlülüğünü gündeme getirmektedir.

Yukarıda ele alınan uluslararası belgelerin çizdiği genel çerçeve kapsamında Büyük Daire, Vinter ve Diğerleri kararında müebbet hapis cezası mahkumlarının şartlı tahliye edilmesi konusunda oldukça önemli noktalara değinmiştir. Bunlardan belki de en önemlisi; “ceza, caydırıcılık, toplumun korunması ve rehabilitasyon gibi gerekçeleri içeren yasal penolojik gerekçeler var olmadıkça bir mahkumun hapsedilemeyeceği” varsayımıdır(185). Müebbet hapis cezası da ancak bu gerekçeler var olduğu sürece devam edebilmelidir(186). Büyük Daire, bu gerekçelerin hapsedilme süreci boyunca durağan olmadığının ve bu sebeple hapsedilmeye dayanak teşkil eden gerekçelerin cezanın uygun bir noktasında gözden geçirilerek değerlendirilmesi gerektiğinin üzerinde durmuş, aksi halde, hapis cezası mahkumunun suçunu hiçbir zaman tazmin edememe riskiyle karşı karşıya kalacağı ve “cezaevinde ne yaparsa yapsın, rehabilitasyonu noktasında ne kadar ilerleme kaydederse kaydetsin cezasının sabit ve denetlenemez olacağı” uyarısında bulunmuştur(187). Bu durum tahliye umudu ve yargısal denetim imkânı bulunmayan müebbet hapis cezasının Sözleşme’nin 3. maddesini ihlâl edeceği anlamını taşımaktadır. Nitekim Büyük Daire’ye göre “bir kimsenin rehabilitasyonu için çaba harcanmaksızın ve ona bir gün özgürlüğünü yeniden kazanma şansı vermeksizin zorla özgürlüğünden yoksun bırakılması – Sözleşme sis- Sayfa 203 teminin özünde yer alan – insan onuruyla” bağdaşamayacaktır(188). Bu noktada kişilere yalnızca şartlı tahliye imkânı vermenin ötesinde Büyük Daire ayrıca bu kişilere şartlı tahliyeye hak kazanabilmek için uygun rehabilitasyonun da sunulması gerektiğini desteklemektedir (189).

Bu rehabilitasyona vurgu yapan kararlardan biri de Harakchiev ve Tolumov v. Bulgaristan kararıdır. Başvurucuların tutulma rejim ve koşullarına da ciddi şikâyetlerde bulundukları bu kararda Mahkeme, başvurucunun, hapsedilme rejimi ve koşullarını göz önüne alarak kendisini iyileştirmek ve böylelikle de yetkilileri bu bakımdan af yetkilerini kullanmaya ikna etmeye çalışmak için gerçek bir fırsata sahip olarak görülüp görülemeyeceğini incelemiştir(190). Buna göre “sözleşmenin kendiliğinden bir rehabilitasyon hakkını güvence altına almadığı ve 3. maddenin yetkililer üzerinde mahkumlara dersler ya da danışmanlık gibi rehabilitasyon ve yeniden bütünleşme program ve faaliyetleri sunmak konusunda mutlak bir yükümlülük yüklediği biçiminde yorumlanamadığını” ifade etmekle birlikte müebbet mahkumlarına bir gün özgürlüklerine kavuşabilmeleri şansının gerçek anlamda verilebilmesi için bu kişilere kendilerini rehabilite edebilmek için de uygun bir fırsat verilmesi gerektiğinin altını çizmiştir(191) (192). Murray kararındaki görüşünün 20. paragrafında Yargıç Pinto de Albuquerque de mahkumların ancak düzgün bir psikiyatrik tedavi görmeleri durumunda şartlı tahliyeden yararlanabilecek olmalarına rağmen Devlet’in bu tedaviyi mahkumlardan esirgemesini bir çeşit “kısır döngü” olarak nitelendirmektedir.

Büyük Daire’nin Vinter ve Diğerleri kararında müebbet hapis cezasına ilişkin olarak getirdiği öneriler ise şunlardır:

“(a) Müebbet hapis cezası bağlamında 3. madde, müebbet mahkumunda meydana gelen herhangi bir değişikliğin, devam eden tutulmanın artık meşru penolojik gerekçelerle haklı gösterilemeyeceği anlamını verecek derecede önemli olup olmadığını ve rehabilitasyon yoluyla sağlanan bu iyileşmenin ceza çekilirken gerçekleşip gerçekleşmediğini iç hukuk makamlarının Sayfa 204 değerlendirmesine olanak verecek bir denetim mekanizması çerçevesinde cezalarının hafifletilebilir olmasını gerektirdiği biçiminde yorumlanmalıdır(193);

(b) Ceza adaleti ve cezalandırma konularında Sözleşmeci Devletlere tanınması gereken takdir marjı dikkate alındığında, denetimin alması gereken biçimin ne olduğunun - idari veya yargısal – ya da bu denetimin ne zaman yapılması gerektiğinin belirlenmesi Mahkeme’nin görevi değildir. Bununla beraber, karşılaştırmalı ve uluslararası hukuk materyalleri, müebbet hapis cezasının uygulanmasından sonraki yirmi beş yılı geçmeyecek bir denetimi ve sonrasında da periyodik denetimi güvence altına alan özel bir mekanizma kurulmasına açık bir destek göstermektedir(194);

(c) İç hukukun böyle bir denetim imkânı sağlamadığı durumlarda, müebbet hapis cezası Sözleşme’nin 3. madde standartları ile aynı düzeyde olmayacaktır(195);

(d) Gerekli denetim, zorunlu olarak hükmün verilmesinden sonraki muhtemel bir vaka olsa da, bir müebbet hapis cezası mahkumu, cezasına eşlik eden hukuki koşulların 3. maddenin koşullarına bu açıdan uymadığı yönündeki şikâyetini ileri sürebilmeden önce, süresi belli olmadan yıllarca beklemek ve cezasını çekmek zorunda bırakılmamalıdır(196).”

Yukarıda değinilen uluslararası düzenlemeler ve Mahkeme içtihatları şartlı tahliyeye ilişkin oldukça detaylı açıklamalarda bulunmakla birlikte Vinter ve Diğerleri kararından önce Mahkeme, çeşitli kararlarda Cumhurbaşkanı affı gibi yargısal nitelikte olmayan tahliye imkânlarını da müebbet hapis cezası mahkumlarının tahliye umuduna sahip olması bakımından elverişli bulmaktaydı. Örneğin Mahkeme, Kafkaris v. Kıbrıs kararında Kıbrıs Anayasası’na göre Başkan’ın herhangi bir anda başsavcının kabulüne tabi olarak bir müebbet hapis cezası mahkûmunun hapis cezasını daha kısa süreli bir hapse çevirme veya erteleme imkânını tüm yetersizliklerine rağmen bu mahkûmların tahliye umuduna sahip olması bakımından yeterli bulmuş ve 3. maddenin ihlâl edilmediği sonucuna varmıştır. Bu sistemde, Harakchiev ve Tolumov(197) kararında da özellikle vurgulandığı üzere “Başkanın takdir yetkisini nasıl kullanacağını gösteren yayımlanmış hiçbir kriter, bir mahkuma başsavcının başvurusu hakkındaki görüşünü iletme zorunluluğu, Başkan’ın kararının gerekçelerini gösterme zorunluluğu ve bu yönde bir uygulama ve bir yargısal denetim yolu” yoktur ve “bir müebbet hapis cezasında herhangi bir değişiklik yapılması Başkan’ın takdirinde olduğu için, müebbet mahkum- Sayfa 205 ları için tahliye umudu oldukça kısıtlı” kalmaktadır. Mahkeme yaptığı değerlendirmede, Kıbrıs’ta Başkan’ın bu takdir yetkisini kullanarak birçok somut olayda müebbet hapis mahkumunun tahliyesi kararını vermesini gerekçe göstererek başvurucunun herhangi bir tahliye umudundan mahrum bırakıldığını söylemenin mümkün olmadığını ifade etmiştir(198) (199). Mevcut kararda Yargıç Pinto de Albuquerque’nin de ifade ettiği üzere Kafkaris kararından bu yana Mahkeme içtihatları gelişme kaydetmiştir. Nitekim Vinter ve Diğerleri ve Murray kararlarında üzerinde durulan ilkeler göz önüne alındığında bu şekilde takdiri bir tahliye müessesesinin Sözleşme’nin 3. maddesine uygun olduğunu söylemek mümkün değildir. Vinter ve Diğerleri kararında özellikle, Mahkeme’nin kastettiği tahliye olanağının Kafkaris kararındaki tahliye olanağı olmadığının üzerinde durulmuştur(200).

Af konusunda bir değerlendirme de Harakckiev ve Tolumov kararında yapılmıştır. İki çeşit Başkanlık affı tedbirinin var olduğu(201) Bulgaristan’da 2012 yılında göreve başlayan Cumhurbaşkanı’nın kararlarına, o dönemdeki Af Komisyonu’nun uygulamalarına, somut olarak bir ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası mahkumunun cezasının müebbet hapis cezasıyla değiştirilmesine ve benzer diğer koşullara atıfta bulunan Mahkeme bu dönemdeki Başkanlık af yetkisinin dikkate değer biçimde açık olduğunu ifade etmiş ve bu durumun hakkında ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilmiş diğer herkese durumlarını iyileştirebileceklerini gösterdiğini ve dolayısıyla ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasının de facto hafifletilebilir olarak kabul edilebileceğini kayıt altına almıştır(202) (203). Bu başvuruda Mahkeme’nin bu Sayfa 206 sonuca ulaşmasındaki en büyük etken öngörülen tahliye olanağının açık ve şeffaf bir düzenlemeye sahip olmasıdır. İlgili düzenlemelerde, Af Komisyonu’nun çalışmalarında “uluslararası mahkemeler ve diğer kurumların Bulgaristan bakımından yürürlükte olan uluslararası insan hakları belgelerinin yorum ve uygulamasına dair içtihadını dikkate alma” zorunluluğu da öngörülmektedir(204) (205). Tüm bu kararlar dikkate alındığında Mahkeme’nin 2013 tarihli Vinter ve Diğerleri kararından bu yana “hafifletilebilir” nitelikte olmayan ve gözden geçirme imkânı bulunmayan müebbet hapis cezalarını Sözleşme’nin 3. maddesine aykırı bulduğunu söylemek mümkündür.

3.3 Karar ve Görüşün Türk Hukuku Bağlamında Değerlendirilmesi ve Önemi

3.3.1 Tazminat

Türk Hukuku’nda Anayasa Mahkemesi (AYM) tarafından incelenen bireysel başvurularda gerektiğinde bir tazminata da hükmedilebilmektedir. Ancak bunun için bir dizi şartlar öngörülmektedir. Buna göre, evvelemirde bir hak ihlâli söz konusu olmalı ve söz konusu ihlâl bir mahkeme kararı sebebiyle meydana gelmiş olmalıdır. Bu hak ihlâlinin bir zarara sebebiyet verdiğini de kabul etmek gerekmektedir.

Bu durumda ihlâle sebebiyet veren dosya kararı veren mahkemeye geri gönderilerek yargılamanın yenilenmesi yoluna gidilir. Ancak, yeniden Sayfa 207 yargılamanın hukuki yararı kalmamışsa bu durumda başvurucu lehine bir tazminata hükmetmek mümkün olabilir.

Ancak, AYM’nin bu konudaki tutumu, genellikle AİHM içtihatları yerine Avrupa Ulusal Mahkemeleri’nin içtihatlarını dikkate alma ve tazminat ödenmesini bir istisna olarak benimseme durumu söz konusudur(206).

3.3.2 Akıl Hastalığı Dışında Ruhsal Hastalığı Olan Hükümlülerin Cezalarının İnfazı

Sözleşme’nin 3. maddesi Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 17. maddesinin 3. fıkrasına paralel bir düzenleme ihtiva etmektedir. Dolayısıyla, ifade edilmelidir ki, Anayasa Mahkemesi’nin bireysel başvurularda yapmakta olduğu denetim Anayasa 17. maddesi çerçevesindedir: “Kimseye işkence ve eziyet yapılamaz; kimse insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya veya muameleye tabi tutulamaz.”

İşkencenin tanımı için TCK’nın özel hükümlerinde: “Bir kişiye karşı insan onuruyla bağdaşmayan ve bedensel veya ruhsal yönden acı çekmesine, algılama veya irade yeteneğinin etkilenmesine, aşağılanmasına yol açacak davranışları gerçekleştiren…”(207) şeklinde çizilen çerçeve mevcuttur(208). Burada her ne kadar bir suç tipi tanımlanmış olsa da, işkenceden ne anlaşılması gerektiğine dair normatif bir düzenlemenin de var olduğu görülmektedir.

Bu noktada denebilir ki; birden fazla normatif düzenlemenin mevcudiyeti bir dizi problemlere sebebiyet verebilir(209). Ancak normlar hiyerarşisine göre eşit düzeyde olmayan iki normatif düzenleme söz konusudur ve olayın incelendiği mercie göre hangi normun kullanılacağı tespit edilip uygulana- Sayfa 208 caktır. Şüphesiz, anayasal düzenlemenin kanunî düzenleme kadar tafsilatlı olması söz konusu olmayacaktır. Kaldı ki kanun anayasaya aykırı olamayacağından söz konusu düzenlemeler birbirini nakz eden düzenlemeler değildir.

Türk Hukuku’nda infaza bakıldığında temel düzenleme Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’dur. Evveliyetle, temel ilkelerde, ceza ve güvenlik tedbirlerinin infaz edilmesinde zalimane, insanlık dışı, onur kırıcı ve aşağılayıcı uygulamaların kesinlikle kabul edilmeyeceği ifade edilmektedir(210).

Genel ve özel önlemenin tesisi, tekerrürün engellenmesi, toplumun korunması, hükümlünün topluma yeniden uyumunu sağlamak temel amaçlar olarak sayılmıştır(211).

Karara konu olaya ilişkin ise “Cezanın İnfazının Ertelenmesi” başlığı altında, düzenleme söz konusudur. Mezkur düzenlemeye göre, “Akıl hastalığına tutulan hükümlünün cezasının infazı geriye bırakılır ve hükümlü, iyileşinceye kadar Türk Ceza Kanunu’nun 57 nci maddesinde belirtilen sağlık kurumunda koruma ve tedavi altına alınır. Sağlık kurumunda geçen süreler cezaevinde geçmiş sayılır.”(212)

Düzenleme, Türk Ceza Hukuku sistemindeki iki izli sistem üzerine oturmaktadır. Türk Ceza Kanunu iki türlü yaptırım öngörmektedir. Bunlar ceza ve güvenlik tedbirleridir. Nitekim düzenlemede atıf yapılan TCK m.57 “Akıl hastalarına özgü güvenlik tedbirleri” başlığını taşımaktadır.

Her iki düzenleme bir arada değerlendirildiğinde, akıl hastası olan fail veya hükümlü için yüksek güvenlikli sağlık kurumlarında korunma ve tedavisine hükmedilir.

Bunun yanında ”Akıl hastalığı dışında ruhsal rahatsızlığı olan hükümlülerin cezalarının infazı” başlıklı düzenlemede ise, akıl hastanelerinde tutulmalarına lüzum görülmeyerek infaz kurumlarına gönderilen kişilerin cezalarının, belirlenen infaz kurumlarının özel bölümlerinde infaz edileceği ifade edilmiştir(213). Bu durumda, bulunduğu infaz kurumunda söz konusu Sayfa 209 özel bölümler bulunmayan mahkumlar, Adalet Bakanlığı’nca belirlenen infaz kurumuna sevk edilerek, infazına devam edilecektir.

Temel uygulaması bu yönde olan, akıl hastası sayılmayan ruhsal hastaların cezalarının infazı müessesesine ilişkin bir hak ihlâline sebebiyet verip vermediği incelemesi ise Anayasa Mahkemesi tarafından yapılır. Anayasa Mahkemesi’nin incelemesi AİHS ve Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda müştereken bulunan haklar için söz konusudur.

İncelemeye konu karar AİHS’nin 3. maddesine ve Anayasa’nın 17. maddesindeki düzenlemelere ilişkindir. Nitekim Anayasa Mahkemesi de, kararlarında Anayasa’nın 17. maddesi ile Sözleşme’nin 3. maddesi paralel düzenlemeler içerdiğini ifade etmektedir(214).

Anayasa Mahkemesi, ceza infaz kurumlarının fiziki ve tıbbi imkânlarının sağlık durumuna uygun olmamasına dayalı şikâyetleri de istikrarlı bir şekilde kötü muamele yasağı kapsamında incelemektedir(215).

Bu noktada Anayasa Mahkemesi’nin üç hususun incelemesine ağırlık verdiği ifade edilmelidir. Evvela, akıl sağlığı sorunları bulunan mahkûmların durumu, hapishane şartlarından dolayı rahatsızlanan mahkûmların durumu ve devletin muhtemel rahatsızlıkların önüne geçmek için aldığı tedbirler. Sonrasında, akıl sağlığı sorunu bulunan mahkûmların tedavisi sırasında ortaya çıkabilecek durumlar. Son olarak, mahpusların sağlık durumları nedeniyle tahliye edilme durumları(216).

Anayasa Mahkemesi, kötü muamele yasağının cezaevindeki infaz sürecini de kapsadığını “…devletin, bireyin maddi ve manevi varlığı koruma ve geliştirme hakkına saygı gösterme yükümlülüğünden kaynaklanan negatif ödevi…” olarak nitelemekte ve “yetkililerin bildikleri ya da bilmeleri gerektiği bir kötü muamele tehlikesinin gerçekleşmesini engellemek için makul Sayfa 210 tedbirleri almamaları durumunda Devletin 17. maddenin üçüncü fıkrası anlamında sorumluluğu ortaya çıkabil…”eceğini ifade etmektedir(217).

Anayasa Mahkemesi, Anayasa ve AİHM’nin tedavi imkânı kalmamış hastalar için dahi serbest bırakılma yükümlülüğünü yüklemediğini ifade etmişse de(218) hukuka uygun olarak hürriyetin kısıtlanmasından doğan fiziksel veya ruhsal rahatsızlıktan kaynaklanan acının, infaz kurumundaki koşullardan dolayı artması halinde Anayasa’nın 17. maddesinin üçüncü fıkrası kapsamında değerlendirilebileceğini de belirtmiştir(219). Bu değerlendirme yapılırken kişinin özgürlüğünden yoksun olmasından doğan dezavantajlı konumunun da gündeme alınması gerektiğini işaret etmiştir(220).

Yine, cezaevindeki mahkûmların sağlık ve esenlikleri gibi konuların teminat altına alınmasını insan onuruna yaraşır koşulları sağlamak için gerektiğini açıklamıştır(221). Bunun için incelenmesi gereken ilk konu önleyici sağlık tedbirlerinin bulunup bulunmadığıdır(222).

Bunun yanında tutulma koşullarının, tutulanlara yapılan uygulamaların; Anayasa’nın 17. maddesinde sayılan işkence, eziyet ve insan haysiyetiyle bağdaşmayan muamele kavramları arasından “‘insan haysiyetiyle bağdaşmayan’ muamele olarak ortaya çıkabil..”eceğini ifade etmiştir (223) (224).

Anayasa Mahkemesi, ceza infaz kurumunda bulunan tutuklu ve hükümlülerin sağlık nedeniyle yaptığı müracaatlarda, başvurucunun tutulma Sayfa 211 koşullarını, başvurucuya uygulanan tedavilerin kalitesini, infaz kurumunda tutulmanın başvurucunun sağlığı üzerindeki etkisini zaman faktörünü de dikkate alarak; her bir olay için ayrı ayrı değerlendirmektedir(225).

Bununla birlikte AİHM’nin ruh ve sinir sağlığı yerinde olmayan hükümlünün, tedavi sürecine ilişkin beyanlarının tam olarak sıhhatli olamayacağını da kabul etmektedir. Buna göre, tedavi sürecinde objektif kriterlere göre kötü şartlarda tutulduğu belirlenebiliyorsa buna göre karar vermek mümkündür, ancak bu durumlarda sadece başvurucunun beyanı üzerine hüküm kurulamayacaktır(226). Buradan hareketle de ruh ve sinir hastası başvuruculara ilişkin farklı bir değerlendirme yaptığını anlamak mümkündür.

Yine AİHM, cezaevinde iki kere intihara teşebbüs etmesine rağmen tahliye talepleri reddedilen başvurucunun cezaevinde yeterli psikiyatrik tedavi imkânı bulunmadığından bahisle insanlık dışı muameleye maruz kaldığını ileri sürdüğü başvuru hakkında karar verirken; tahliye tarihine kadar kendisine tıbbi yardımda bulunulan ve sağlık durumunun cezaevinde tutulmasına elverişli olduğuna dair sağlık raporu da bulunmasına istinaden yetkili makamlara isnad edilecek bir sorumluluğun bulunmadığını ifade etmiştir. İkinci intihar teşebbüsünden sonra, sağlık durumunun cezaevinde kalmaya elverişli olmadığına dair rapor veren bir doktor bulunmasına rağmen genel olarak durum değerlendirildiğinde 3. maddenin ihlâl edilmediği neticesine varmıştır(227). Bu karardan hareketle de ifade edilmelidir ki sağlık durumu bozulan her hükümlü, ruh ve sinir hastalığından dolayı sağlığını kaybetse de, tahliye edilmelidir gibi bir yaklaşım söz konusu değildir.

Çizilen çerçeve neticesinde ifade edilmelidir ki AİHM, her olayı ayrı ayrı ve içinde bulunduğu bütünlük içerisinde incelemekte ve bu incelemelere nispetle 3. maddenin ihlâl edilip edilmediğine hükmedilmektedir.

Bu meyanda ne AİHM kararlarında ne Anayasa Mahkemesi kararlarında 3. maddenin ihlâl edildiğine dair kanaatin oluşması için, herhangi bir unsurun bulunması tek başına yeterlidir veya gereklidir denebilecek bir durum söz konusu değildir.

İfade edilmelidir ki Anayasa Mahkemesi bu başlık altındaki değerlendirmelerinde; gerek AİHM içtihatlarını gerekse İÖK Standartları’nı dikkate alarak hükümler vermektedir. Sayfa 212

3.3.3 Şartlı Tahliye

Şartlı tahliye müessesesi Türk Hukuku’nda temel olarak Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’un 107. maddesinde koşullu salıverilme adı altında düzenlenmektedir. Türk Anayasa Mahkemesi bu müesseseyi, “mahkum edildiği hürriyeti bağlayıcı cezalardan, kanunun gösterdiği bir kısmını iyi hal ile ve kurallara uyarak geçirmiş bulunan hükümlünün, konulmuş olan şartlara riayet etmediği takdirde geri alınması şartı ile, hükümlülük süresini tamamıyla bitirmeden, merciince alınacak bir kararla salıverilmesini ve böylece serbest hayata dönmesini ya da bu hayata geçişin kolaylaştırılmasını sağlayan bir kurum” şeklinde tanımlamaktadır(228). Sözü geçen iyi halin kapsamı aynı kanunun 89. maddesinde hüküm altına alınmıştır. Bu maddeye göre; hükümlünün, koşullu salıverilme için öngörülen süreleri “ceza infaz kurumlarının düzen ve güvenliği amacıyla konulmuş kurallara içtenlikle uyarak, haklarını iyi niyetle kullanarak, yükümlülüklerini eksiksiz yerine getirerek geçirmiş ve uygulanan iyileştirme programlarına göre de toplumla bütünleşmeye hazır olduğunun disiplin kurulunun görüşü alınarak idare kurulunca saptanmış bulunması” gerekmektedir. Hükümlünün işlemiş olduğu suçtan dolayı pişmanlık duyduğunun belirlenmesi de iyi halli olmanın bir şartıdır(229).

Mahkumun koşullu salıverilmeye hak kazabilmek için ceza infaz kurumlarında geçirmesi gereken süreler çeşitli ihtimaller göz önünde bulundurularak ilgili kanunda ayrıntılı bir şekilde düzenlenmiştir. 107. maddenin 2. fıkrasına göre koşullu salıverilmeden yararlanabilmek için infaz kurumunda geçirilmesi gereken süre 30 yıla kadar çıkmaktadır(230). 3. fıkrada ise birden fazla hapis cezasına hükmedilmesi durumunda infaz kurumunda geçirilmesi gereken süreler düzenlenmiştir. Bu fıkrada da infaz kurumunda geçirilmesi gereken süre 36 yıla kadar çıkmaktadır(231). Sayfa 213

Kanun koyucu ayrıca daha tehlikeli olduğu kabul edilebilecek bazı suçlular için bu süreleri daha uzun tutmuştur(232). Aynı maddenin 4. fıkrasına göre, “suç işlemek için örgüt kurmak veya yönetmek ya da örgütün faaliyeti çerçevesinde islenen suçtan dolayı” olanlar için koşullu salıverilmeye hak kazanabilmek için infaz kurumunda geçirilmesi gereken süre ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası mahkumiyeti halinde otuz altı yıldır(233). Birden fazla ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına ya da ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile müebbet hapis cezasına mahkumiyet halinde ise bu süre kırk yıla kadar çıkmaktadır. Aynı fıkranın e bendinde ise bu fıkra hükümlerinin çocuklar hakkında uygulanmayacağı düzenleme altına alınmıştır.

Ayrıca 5. fıkrada on beş yaşından küçük çocuklar bakımından ayrıcalık tanınarak ilgili tüm sürelerin hesaplanmasında hükümlünün on beş yaşını dolduruncaya kadar infaz kurumunda geçirdiği bir günün iki gün olarak dikkate alınacağı düzenlenmiştir. Öte yandan koşullu salıverilmeden yararlanabilmek için ceza infaz kurumunda geçirilmesi gereken süre hesaplanırken tutuklulukta geçen süre de göz önünde bulundurulmalıdır (234).

Bir diğer tehlikeli suçlu grubunu ise mükerrirler oluşturmaktadır. Daha sonra yapılan düzenlemelerle mükerrirler için öngörülen süreler, bazı çeşitli suçlular bakımından da aynı maddede düzenlenerek kabul edilmiştir. Temel olarak mükerrirlere ilişkin koşullu salıverilme sürelerinin düzenlendiği 108. maddeye göre ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası söz konusu olduğunda infaz kurumunda geçirilmesi gereken süre otuz dokuz yıla kadar çıkmaktadır(235).

Tüm bu düzenlemeler dikkate alındığında Türk Hukuku’nda ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ve müebbet hapis cezası mahkumlarına şartlı tahliye imkânının de jure verildiğini söylemek mümkündür. Fakat birçok Sayfa 214 düzenlemede öngörülen süreler Vinter ve Diğerleri kararında belirlenen 25 yılı aşmaktadır.

Öte yandan bu kanunda ve diğer bazı kanunlarda belli bazı hallerde ilgili suçlular bakımından koşullu salıverilmenin uygulanmayacağı hüküm altına alınmıştır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önüne gelen birçok davada da bu durum değerlendirme konusu olmuş ve Türkiye aleyhine ihlâl kararları verilmesine sebep olmuştur. Bu suçlardan bazıları aynı kanunun 107. maddesinin 16. fıkrasında düzenleme altına alınmıştır(236). Bu fıkraya göre;

“5237 sayılı Türk Ceza Kanununun İkinci Kitap, Dördüncü Kısım, “Devletin Güvenliğine Karşı Suçlar” başlıklı Dördüncü Bölümü, “Anayasal Düzene ve Bu Düzenin İşleyişine Karşı Suçlar” başlıklı Beşinci Bölümü ve “Milli Savunmaya Karşı Suçlar” başlıklı Altıncı Bölümü altında yer alan suçlardan birinin bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenmesi dolayısıyla ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına mahkûmiyet halinde, koşullu salıverilme hükümleri uygulanmaz.”

Bu kanunun geçici 2. maddesinde de konuya ilişkin düzenleme mevcuttur. Bu maddeye göre;

“4.7.2004 tarihli ve 5218 sayılı Kanunun 1 inci maddesi ile değişik 3.8.2002 tarihli ve 4771 sayılı Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanunla; ölüm cezaları, müebbet ağır hapis cezasına dönüştürülen terör suçluları ile ölüm cezaları ağırlaştırılmış müebbet ağır hapis cezasına dönüştürülen veya ağırlaştırılmış müebbet ağır hapis cezasına mahkûm olan terör suçluları, koşullu salıverilme hükümlerinden yararlanamaz. Bunlar hakkında, ağırlaştırılmış müebbet ağır hapis cezası, hayatı boyunca devam eder.” Sayfa 215

Konuya ilişkin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Türkiye aleyhine ihlâl kararı vermesine sebep olan temel düzenlemeler de bunlardır. Nitekim Mahkeme Öcalan v. Türkiye kararında konuyu ayrıntılı bir biçimde ele alarak bu düzenlemelerin ölüm cezasının yürürlükten kaldırıldığı zaman başvurucuya belli bir süre mahkûmiyetten sonra şartlı tahliye imkânı yolunu açmadığını kaydetmiştir(237). Mahkeme, “Sözleşme’nin devletlere, Sözleşme kapsamında kamunun şiddet suçlarından korunması için önlemler alma görevi yüklediği ve suçlunun devam eden hapsinin kamunun korunması açısından gerekli olması şartıyla, devletlerin ciddi bir suçtan mahkum edilen bir kişiyi süresiz bir cezaya tabi tutmasını yasaklamadığının” altını çizmekle birlikte bir müebbet hapis mahkumunun ancak iç hukuk hükümleri uyarınca serbest bırakılmasının değerlendirilmesi hakkına sahip olduğu durumlarda toplum için tehlike oluşturmaya devam ettiği gerekçesiyle tahliyesinin reddedilmesinin 3. madde ile ilgili hiçbir sorun ortaya çıkarmayacağını belirtmektedir(238).

Mahkeme bu başvuruda başvurucuya tahliye umudu sağlanıp sağlamadığını değerlendirmek için Türk Hukuku’nda şartla salıverilme dışında düzenlenen ceza zamanaşımı ve af gibi müesseselere de değinmiş; zamanaşımı konusunda, mahkumun hapis cezasının zamanaşımı kapsamında olmadığı(239) Cumhurbaşkanı’nın müebbet hapis cezası mahkumlarını hastalık veya kocama sebebiyle cezasının kaldırılması imkânının oldukça kısıtlayıcı olduğu ve meşru gerekçelerle tahliye imkânı ile uyuşmadığı(240) gerekçeleriyle bu düzenlemelerin mahkuma şartla salıverilmedeki gibi tahliye umudu vermediği sonucuna ulaşmıştır. Af konusunda da Mahkeme’ye, başvurucuya tahliye imkânı tanınacağı şeklinde bir Hükümet Tasarısı olduğuna ilişkin bir iddia sunulmadığını belirtmiştir(241). Bu sebeplerle Mahkeme, Türk Hukuku’nda şartla salıverilmeye ilişkin yukarıda değinilen düzenlemeleri hükme esas alarak başvurucuya meşru birtakım sebeplerle serbest bırakılmayı isteme hakkı verilmemesi dolayısıyla 3. maddenin ihlâl edildiği sonucuna ulaşmıştır(242). Mahkeme benzer gerekçelerle Gurban v. Türkiye(243) Kaytan v. Türkiye(244) ve Boltan v. Türkiye(245) kararlarında da aynı sonuca ulaşmıştır. Sayfa 216

Mahkeme ayrıca Öcalan davasında Federal Almanya Anayasa Mahkemesi’nin müebbet hapis cezası davasına atıf yaparak “bir kişiye en azından bir gün özgürlüğünü tekrar kazanma şansı vermeksizin zor kullanarak özgürlüğünden mahrum etmenin” insan onuruyla bağdaşmayacağını ve “cezaevinde yetkililerin müebbet hapis cezası mahkûmlarının ıslahı için çaba sarf etme görevinin bulunduğunu” vurgulamıştır(246). Mahkeme’nin bu karardaki tutumu Vinter ve Diğerleri ve Murray kararlarındaki tutumuyla paraleldir. Nitekim yapılan atıf, özgürlüğünü yeniden kazanma şansı verilmesi bakımından de jure ve mahkumların ıslahı için çaba sarf edilmesi bakımından da de facto şartlı tahliye imkânı verilmesi anlamını içermektedir.

Öte yandan Türk Anayasa Mahkemesi, “Kanun koyucunun, şartla salıverilmenin koşullarını, yararlanma sürelerini, bazı suçlardan mahkum olanların bundan yararlanıp yararlanamayacağını ya da farklı şekilde yararlanabileceklerini zaman içinde toplumun gelişmesine göre serbestçe belirleyebileceğini” ifade etmektedir. Buna göre bazı suçlardan hapis cezasına mahkum olanların koşullu salıverilmeden yararlanamaması Anayasa’ya aykırı değildir(247). AİHM’nin yukarıda çeşitli kararlarda özellikle değindiği konu ise müebbet hapis cezası mahkumlarının cezanın ilerleyen aşamalarındaki durumları hiçbir değerlendirmeye tabi tutulmaksızın -ki belki de bu suçlular bakımından cezanın infazı ile amaçlanan koşullar çoktan sağlanmış olabilir- ömürlerinin sonuna kadar cezaevinde kalmalarının Sözleşme’nin 3. maddesiyle düzenleme altına alınan işkence yasağına aykırı olduğudur. Bunun aksinden; hapis cezası mahkumunun hapsedilme halinin, Mahkeme’nin deyimiyle “yasal penolojik gerekçeler” varlığını devam ettirdiği sürece devam etmesinin Sözleşme’nin 3. maddesine aykırılık oluşturmayacağı anlaşılmaktadır. Üye devletlerin buradaki yükümlülüğü, müebbet hapis cezası mahkumlarına dahi bir gün özgürlüklerine kavuşabilme şansının hukuken ve fiilen verilmesidir. Bu şansın fiilen verilebilmesi de Murray kararında özellikle üzerinde durulduğu gibi mahkumlara, şahsileştirilmiş ceza infaz planları kapsamında kanunlara saygılı toplumsal bir yaşama ayak uydurabilmeleri için gerekli tedavi, destek ve imkânların sunulmasına bağlıdır. Öte yandan bir müebbet hapis cezası mahkumunu hiçbir tahliye imkânı olmaksızın ömrünün sonuna dek ceza infaz kurumunda tutmak bu kişiye uygulanacak tedavi, eğitim veya rehabilitasyon gibi iyileşmesine yönelik uygulamaların da başarıya ulaşma şansını düşürecek hatta belki de imkânsız kılacaktır(248). Sayfa 217 Türk Hukuku’nda konunun düzenleme altına alındığı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanunun 3. maddesinde infazın temel amacı düzenleme altına alınmıştır. Buna göre; “Ceza ve güvenlik tedbirlerinin infazı ile ulaşılmak istenen temel amaç, öncelikle genel ve özel önlemeyi sağlamak, bu maksatla hükümlünün yeniden suç işlemesini engelleyici etkenleri güçlendirmek, toplumu suça karşı korumak, hükümlünün; yeniden sosyalleşmesini teşvik etmek, üretken ve kanunlara, nizamlara ve toplumsal kurallara saygılı, sorumluluk taşıyan bir yaşam biçimine uyumunu kolaylaştırmaktır.” Bu amaç dikkate alındığında hiçbir tahliye ve gözden geçirme imkânı bulunmayan müebbet hapis cezası mahkumunun “yeniden sosyalleşmesini teşvik etmek, üretken ve kanunlara, nizamlara ve toplumsal kurallara saygılı, sorumluluk taşıyan bir yaşam biçimine” uyum sağlamasını beklemek anlamsızlaşacak(249) olmakla birlikte bu kişilere bu amacı sağlamaya yönelik verilecek herhangi bir tedavi veya rehabilitasyon programının başarıya ulaşma şansı da düşecektir. Nitekim bu kişileri tahliye imkânı olmaksızın ömürlerinin sonuna dek ceza infaz kurumlarında kalmaya mahkum etmek cezaevi dışında kanunlara saygılı toplumsal bir yaşama bir daha dönemeyecekleri anlamına gelmektedir ve bu durumun, mahkumun rehabilitasyonu konusunda olumsuz etkileri olacağı açıktır. Öte yandan koşullu salıvermeyi “hükümlünün ıslahı konusunda, gayret sarfedilmesini sağlayan başlıca müessese”(250) olarak kabul ettiğimizde de koşullu salıverilme imkânı bulunmayan mahpusların ne şekilde ıslah edileceği konusu gündeme gelmektedir(251). Her ne kadar Türk Hukuku’nda da çeşitli aflarla tahliye imkânı sağlanabilse de Vinter ve Diğerleri kararında Mahkeme’nin belirttiği gibi, Kafkaris kararına konu olan Kıbrıs’taki takdiri af sisteminin 3. maddeye uygun bir şartlı tahliye imkânı Sayfa 218 sağladığını söylemek mümkün değildir(252) (253). Murray başvurusunda Yargıç Pinto de Albuquerque’nin de ayrıntılı bir şekilde üzerinde durduğu konulardan biri budur(254).

4. Yazarların Görüşü

Bir hapis cezasının infazında ödetme, toplumun suçtan korunması bakımından genel önleme ve özel önleme gibi çeşitli amaçların varlığı göz önünde bulundurulmalıdır. Bu amaçlara ulaşmak için çeşitli tedbirlerin alınmış olması yolunda, bu tedbirlerin etkinliği de izlenmelidir.

Şayet bu amaçlara ulaşmak imkânsız hale gelirse yahut “meşru penolojik gerekçelerin” artık var olmaması durumunda hapis cezasının infazına devam edilmesinin bir anlamı kalmamakta ve bu durum insan onurunu da zedelemektedir.

Hükümlünün, cezanın infazı ile insaniyetini kaybetmediği göz önünde bulundurulduğunda, ceza işlemesinden ve infaz kurumunda bulunmasından kaynaklanan arızaların izalesi için devlet çeşitli rehabilitasyon araçlarını kullanmak durumundadır.

Bu rehabilitasyon neticesindedir ki mahkumun, yasalara saygılı bir halde, toplumda yaşamaya hazır olup olmadığı gibi hususlar göz önünde bulundurularak tahliye imkânı verilmesi söz konusu olabilir.

Bu imkânın verilmesi Sözleşme’nin 3. maddesiyle düzenleme altına alınan işkence ve insanlık dışı muamele yasağına uygunluk bakımından üye devletlere rehabilitasyon araçlarını mevcut ve işler durumda bulundurma yükümlülüğü getirmektedir.

Aksi takdirde normatif bir “umut hakkı”nın bulunması bir işlerlik kazanmayacak ve esasen hiç vücut bulmayacaktır. “Umut hakkı”nın bulunduğunu ifade etmek, de jure ve de facto bir şartlı tahliye ve belirli periyotlarla gözden geçirme imkânlarının sağlanmasına bağlıdır.

AİHM’nin yerleşikleşen bu içtihadına bir katkı sunan söz konusu karar ve bu yöndeki içtihadı ve kararda altı çizilen hususları daha da belirginleştiren Yargıç Pinto de Albuquerque’nin de görüşleri bu noktada bir kıymeti haizdir. Sayfa 219

KAYNAKÇA

Altıparmak, Kerem: “Anayasa Mahkemesinin Zor Sorusu: İşkence ve Kötü Muamele, Ama Hangisi?”, Anayasa Yargısı, S.32, 2015, s. 145-184.

Centel, Nur Hamide Zafer, Özlem Çakmut: Türk Ceza Hukukuna Giriş, 10. bs., İstanbul, Beta Yayıncılık, 2017.

Demirbaş, Timur: İnfaz Hukuku, 6. bs., Ankara Seçkin Yayıncılık, 2019.

Dikmen, Pınar: Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 3. Maddesi Bağlamında Mahpusların Sağlık Hakkı, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul, 2014.

Erem, Faruk: Ceza Hukuku Genel Hükümler, 14. bs., Ankara, Seçkin Yayınevi, 1997.

Kafes, Veli: TCK Öntasarıları ve İçtihatlar Işığında Hukukumuzda Şartla Salıverme ve Uygulamadaki Sorunlar, Ankara, Adil Yayınevi, 1998.

Kıdıl, Fahrettin: “Cezalandırmanın Amacı ve “Umut Hakkı” Bağlamında Koşullu Salıverilme Yasakları”, TBB Dergisi, S.138, 2008, s. 39-78.

Koca, Mahmut ve İlhan Üzülmez: Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, 12. bs., Ankara, Seçkin Yayıncılık, 2019.

Öncü, Mehmet: “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 3. Maddesi ve İndirimsiz Müebbet Hapis Cezaları”, TBB Dergisi, S.115, 2014, s. 13-36.

Özgenç, İzzet: Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, 15. Bası, Ankara, Seçkin Yayıncılık, 2019.

Umudum, Erdem: Denetimli Serbestlik Bağlamında Elektronik İzleme, İstanbul, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, 2019.

Çevrimiçi Kaynaklar

https://hudoc.echr.coe.int/

https://www.anayasa.gov.tr/tr/kararlar-bilgi-bankasi/

http://www.cte.adalet.gov.tr/Resimler/Dokuman/1982019151705tavsiye_kararlari.pdf

https://www.danistay.gov.tr/upload/avrupainsanhaklarisozlesmesi.pdf Sayfa 220

Dipnotlar

  • *

    Araştırma Görevlisi, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza ve Ceza Muhakemesi Hukuku Anabilim Dalı.

  • **

    Araştırma Görevlisi, Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza ve Ceza Muhakemesi Hukuku Anabilim Dalı.

  • (1)

    Terminolojinin doğru tayin edilmesi amacıyla, yeniden sosyalleşmenin, ceza ve infaz hukukunda hapishanenin aslî amacını belirlemek için doğru kelime olduğu ifade edilmelidir. Cezanın infazından sonra suç işlemeksizin bir yaşam sürdürebilen mahkumun sosyal olarak toplumla yeniden bütünleşmesini ifade eder. Rehabilitasyonda, devletin mahkumun “ahlaken ıslahından” ve çoğunluğun toplumsal değerlerine “dönmesinden” sorumlu olduğu varsayımından hareketle ahlaki ve paternalist bir çağrıştırma vardır. Öcalan v. Türkiye (No.2) (24069/03, 197/04, 6201/06 ve 10464/07, 18.03.2014) kararına ilişkin yazdığım ayrık görüşte de savunduğum gibi bu varsayım eskidir, klasik tıbbî benzeştirmede olduğu gibi, devlet artık mahkumun “iyileştirilmesi” veya “tedavisi”nden değil daha az iddialı ama daha gerçekçi bir vazife olarak, infazdan sonra kanunlara saygılı bir hayat sürmesinden sorumludur. Bunun üç nedeni vardır: Birincisi, devletlerin bir insanın karakterini “ıslah” için anayasal bir güce sahip olmalarını önermek sorunludur. İkincisi, böyle bir ıslahın mümkün olduğu şüphelidir. Üçüncüsü, böyle bir ıslahın yapılabileceğine ilişkin belirsizlik daha şüphelidir. Bir başka ifadeyle, rehabilitasyoncu yaklaşım; anayasal meşruiyet, pratik mümkünlük ve kanıtlara dayalı olarak tesis edilme sorunları ile karşı karşıyadır. Mahkeme, bu kararın 70. paragrafında ve daha önceki kararlarda yeniden sosyalleşme kavramına işaret etmiştir. (Bkz. Stummer v. Avusturya [BD], No. 37452/02, para. 93-94, AİHM, 2011). Ancak bunun ifade edilişinde bir yeknesaklıktan bahsetmek mümkün değildir. Yeniden sosyalleşme, Uluslararası Ceza Divanı’nın Usul ve Yargılamasına İlişkin Statünün 223. maddesinde de zikredilmektedir.

  • (2)

    Vinter ve Diğerleri v. Birleşik Krallık [BD], 66060/09, 130/190 ve 3896/10, AİHM 2013.

  • (3)

    Mahkeme’nin kararın “İlgili İlkeler” bölümünde “yükümlülük” kelimesinin ısrarla kullandığının altı çizilmelidir. (104. paragrafta yedi kez, 105, 108 ve 110. paragraflarda birer kez, 111. paragrafta iki kez). Bu ifade, açık hukuki anlamıyla, Büyük Daire’nin Devletlere belirlenmesi zorunlu ilkeler konusundaki kararlılığını şüpheye yer bırakmayacak biçimde göstermektedir.

  • (4)

    Benim, Tautkus v. Litvanya (No. 29474/09, 27 Kasım 2012) kararındaki ayrık görüşümde savunduğum gibi, daha sonra, Yargıç Turkovic’in Khoroshenko v. Rusya ([BD], No. 41418/04, AİHM 2015) kararındaki görüşünde, şahsileştirilmiş infaz planı hakkı, zihinsel problemi olmayan mahkumlar için özellikle ömür boyu veya uzun süreli hapis cezaları için yani beş yıldan fazla süreli hapis cezaları için zorunludur. 2006 Avrupa Cezaevi Kuralları m.103’e ilişkin yorum: “[Kural] hükümlüleri cezaevinde geçirecekleri sürelerin planlanmasına dahil etmek için, sunulan plan ve imkânlardan en iyi şekilde yararlanacak şekilde, gecikmeden hareket geçme gereğini vurgulamaktadır. İnfaz planlaması, bunun hayatî bir parçasıdır, ancak, bu planların çok kısa süreli hapis cezaları için hazırlanmaması gerektiği kabul edilmelidir.” Beş yıllık zaman sınırı, Avrupa Konseyinin uzun süreli hapis cezası tanımından kaynaklanmaktadır. Yorumun Fransızca metninde kısa süreli hapis cezası durumunda da infaz planına izin verilmektedir ve bu durum İngilizce metinle çelişmektedir. Murray için, “ilgili ilkeler”deki infaz planlaması uzun süreli hapis cezası ile sınırlı değildir, kısa süreli hapis cezasını da kapsamaktadır.

  • (5)

    Bkz. para. 101, izleyen para. 102 (“hükümlü bir kişi”) ve para. 103 (“ömür boyu hapis cezası almışlar da dahil olmak üzere hükümlü kişiler”).

  • (6)

    Bu iyi uygulamayı müteakip, Büyük Daire mevcut kararda, Avrupa Konseyi yumuşak hukukuna uygun bir yorum önermektedir. Sözleşme, yalnızca diğer insan hakları sözleşmelerini değil, bununla ilgili katı ve yumuşak hukuk araçlarını ve özellikle içinde bulunduğu Avrupa Konseyinin insan haklarını koruma sitemini de, Viyana Antlaşmalar Hukuku Sözleşmesi’nin m.31/3(c) hükmünü dikkate alarak, önermektedir. (Yakın tarihli bir örnek için bkz. Tolumov v. Bulgaristan( No.15018/11 e 61199/12, para.204, AİHM 2014). Bununla beraber, atıf yapacağım ilgili milletlerarası metinlerin bazı çok önemli bölümleri atlanmıştır.

  • (7)

    James, Wells ve Lee v. Birleşik Krallık, No. 25119/09, 57715/09, 57877/09, para. 200, 18 Eylül 2012. Mahkeme, hükümlü ve tutukluların yeniden sosyalleşme programlarına erişim taleplerinin reddedilmesinin, talepte bulunanların teşkil ettikleri riskte gerçek bir azalma olması veya bu riskin ortadan kaldırılması yönünde objektif bir ilerleme kaydetme şansına sahip olmamaları sonucunu ortaya çıkardığını kabul etmiştir. Bu, Devlet’in, hükümlü ve tutuklulara, cezaya konu davranışlarını düzeltmek ve maruz kaldıkları riskleri ele almalarına yardımcı olmak amacıyla eğitimler alma konusunda makul fırsatlar sağlaması gerektiği anlamına gelir. Bir kişi, yeniden ortaya çıkarma ihtimali olan risk nedeniyle gözaltındaysa ve aynı zamanda, artık tehlikeli olmadığını göstermek için, uygun terapi gibi gerekli araçlardan mahrum ise, Sözleşme’nin 5. maddesinin bir ihlâli söz konusu olacaktır. (bkz. Ostermünchner v. Almanya, No. 36035/04, para. 73-74, 22 Mart 2012).

  • (8)

    Bkz. hükümetin 1 Eylül 2014 tarihli savunmasının 42. paragrafı: Hükümet, ömür boyu hapis cezasına çarptırılanlar için “uzun süreli hapis cezalarının mahkumlar üzerinde bir dizi asosyalleştirici etkilerinin olabileceğini” ve “İÖK’nin Auroba yetkililerine bu mahkumlar için bir program hazırlamasını tavsiye ettiğini” kabul etmektedir.

  • (9)

    İÖK tarafından 26-30 Haziran 1994 tarihleri arasında Hollanda Antilleri Ziyaretinden sonra Hollanda Krallığı makamlarına verilen rapor, CPT/(96)1.

  • (10)

    İÖK tarafından 7-11 Aralık 1997 tarihleri arasında Hollanda Antilleri Ziyaretinden sonra Hollanda Krallığı makamlarına verilen rapor, CPT/(98)17.

  • (11)

    İÖK tarafından 25-29Ocak1999 tarihleri arasında Hollanda Antilleri Ziyaretinden sonra Hollanda Krallığı makamlarına verilen rapor, CPT/(2000)9.

  • (12)

    İÖK tarafından Haziran 2007’de Hollanda Antilleri Ziyaretinden sonra Hollanda Krallığı makamlarına verilen rapor, CPT/(2008)2.

  • (13)

    İÖK tarafından 12-22 Mayıs 2014 tarihleri arasında Hollanda Antilleri Ziyaretinden sonra Hollanda Krallığı makamlarına verilen rapor, CPT/(2015)27.

  • (14)

    Bu olumsuz siyasi tutum, 16 Nisan 2012 tarihli Hollanda Güvenlik ve Adalet Bakan Yardımcısı’nın talihsiz ifadesinde görülmektedir: “Ömür boyu hapis cezası, ömür boyu hapis cezasıdır. İstisnai bir durum olarak tüm ömür boyu hapis mahkumları için af söz konusu olmadığı sürece topluma geri dönüşleri mümkün değildir. Bu nedenle, tüm ömür boyu hapis mahkumları yeniden entegrasyona yönelik faaliyetlere hak kazanmamaktadır. ” (Başvurucunun Büyük Daire önündeki iddialarının 10. sayfasına bakınız).

  • (15)

    Mathew ve Hollanda (No. 24919/03, para. 215, 29 Eylül 2005); Ayrıca bakınız, Claes v. Belçika (No. 43418/09, para. 99, 10 Ocak 2013).

  • (16)

    Mevcut kararın 15. paragrafında Hollanda Antillerinin Ortak Adalet Divanının iddiasına bakınız.

  • (17)

    Yine terminolojik açıklık adına, koşullu salıverilme ya da şahsileştirilmiş, salıverilme sonrası koşullara bağlı olarak hapis cezası mahkumunun erken salıverilmesi anlamına gelen şartlı tahliye kelimesini Avrupa Konseyi ile aynı anlamda kullandığımı vurguluyorum. Bakanlar Komitesi’nin Rec(2003)22 sayılı Tavsiye Kararında kabul ettiği gibi genel af (amnesties) ve af (pardon) bu tanıma dahil değildir.

  • (18)

    Böylece Büyük Daire sonunda, Sözleşme’nin şartlı tahliye hakkı vermeyen talihsiz içtihat hukukundan ayrılmıştır. (Szabo v. İsveç (kab.), (No. 28578/03, AİHM 2006-VIII), Macedo da Costa v. Lüxemburg (kab.) (No. 26619/07, para. 22, 5 Haziran 2012)).

  • (19)

    Vinter v. Diğerleri, yukarıda, para. 125 and 129.

  • (20)

    Trabelsi v. Belçika (No. 140/10, para. 137, ECHR 2014 (alıntılar)).

  • (21)

    Laszlo Magyar v. Macaristan (No. 73593/10, para. 57, 20 Mayıs 2014).

  • (22)

    Harakchiev and Tolumov, yukarıda, para. 255, 257 ve 262.

  • (23)

    Bodein v. Fransa, (No. 40014/10, para. 61, 13 Kasım 2014).

  • (24)

    Hükmün 100. paragrafına bakınız. Büyük Daire’nin, zorunluluk içeren “should” kavramını kullanması, şartlı tahliye kararlarında adli denetim prensibini uygulama niyetini basit bir yolla yansıtmaktadır. Buna göre, mahkumun serbest bırakılması için ne yapması gerektiğini ve bunun hangi koşullar altında mümkün olduğunu bilme hakkı, adli gözden geçirme teminatlarıyla güvenlik altına alınmak zorundadır..

  • (25)

    Aynı prensip Weeks v. Birleşik Krallık (No. 9787/82, para. 58 and 69, Seri: A No. 114) ve T. v. Birleşik Krallık ( [BD], No. 24724/94, para. 121, 16 Kasım 1999) kararlarında da zikredilmiştir.

  • (26)

    Kararın 100. paragrafına bakınız. Mahkumun serbest bırakılmasının hangi koşullar altında mümkün olduğunu bilmesi için sağlanması gereken sebeplere atıfta bulunurken “may” kavramının kullanılması yanlış anlaşılmamalıdır. Ne zaman serbest bırakılma reddedilirse ya da serbest bırakılan bir mahkum geri çağrılırsa, gerekçeler önemlidir fakat aksi durumlarda yani salıverilme kararı verildiğinde ya da salıverilen mahkumun geri çağrılması reddedildiğinde, gerekçeler önemli değildir.

  • (27)

    Kafkaris v. Kıbrıs ([BD], No. 21906/04, AİHM 2008).

  • (28)

    Daha 1979’da, bir psikiyatri raporu, “çok sıkı gözlem altında daha uzun süre tedavi görmesi için psikopatlar için olan bir gözlem kliniğine yerleştirilmesini belirtti. Buna dayanarak Hollanda Antillerinin Ortak Adalet Divanı 11 Mart 1980 tarihli kararında, gözlem kliniğinde tutulması için bir TBS emrinin verilmesinin “bu olayda en uygun önlem olacağını” kabul etmiştir.

  • (29)

    Aynı sonuç, 10 Ekim 2010 tarihinde yürürlüğe giren yeni Curaçao Anayasası’nın 93. maddesi kapsamındaki af sistemi için de geçerlidir. Bu bağlamda, 8 Kasım 2013 tarihinde Sint Maarten Anayasa Mahkemesi’nin (Hollanda Krallığı’nın bir parçası) , diğer konularla birlikte, ömür boyu hapis cezasına çarptırılan mahkumların hem inceleme ve hem de serbest bırakılma ihtimaline sahip olmaları göz önünde bulundurularak ömür boyu hapis cezası verme olasılığı hakkında bir karar vermiştir. Anayasa yargıçları, Büyük Daire’nin Vinter kararına, 2011 yılına kadar Curaçao’da bulunanlara benzer şekilde, Sint Maarten kanun hükümleri hakkında olumsuz değerlendirdiler. Yeni Sint Maarten Ceza Kanunu’nun böyle bir inceleme için herhangi bir hükmü bulunmadığından ve hükümet böyle bir durumu af kapsamına almadığından, Anayasa Mahkemesi ömür boyu hapis cezasına ilişkin bir dizi düzenlemeleri iptal etmeye mecbur kaldı. (Kararın Danca metni için Sint Maarten Ombudsmanı’nın web sitesine bakınız.)

  • (30)

    Kararın 23. paragrafına bakınız.

  • (31)

    Başvurucunun, hükümet tarafından itiraz edilmeyen, 10 Ağustos 2014 tarihli gözlem sonucunun 13 ve 16. paragraflarına bakınız.

  • (32)

    Mevcut karar, Avrupa insan hakları hukukunda müebbet hapis cezasına karşı kategorik bir kurala ilişkin ihtiyacı açıkça göstermektedir. Hapis cezası mahkumlarının topluma yeniden kazandırılması prensibinin evrensel kabulü ve zihinsel olarak uygun olan mahkumlar için ömür boyu hapis cezasının yasaklanması konusunda ortaya çıkmakta olan fikir birliği. Bunu gerektirmektedir. (Yukarıda değinilen Öcalan v. Türkiye kararındaki (No. 2) ayrık görüşüme bakınız) Umarım bir gün Mahkeme, zamanın işaretlerini okur ve Sözleşme’nin 3. maddesinin bizatihi ön ihlâli olan, zihinsel olarak uygun mahkumlar için müebbet hapis cezasını reddetme adımını atar.

  • (33)

    Başkan Costa’nın Leger ve Fransa kararındaki (No. 19324/02, 11 Nisan 2006) ayrık görüşüne bakınız.

  • (160)

    İşkence ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı veya Aşağılayıcı Muamele veya Cezaya Karşı Sözleşme, m.1.

  • (161)

    Kudła v. Polonya [BD], No. 30210/96, 26 Ekim 2000, para. 91.

  • (162)

    Mouisel v. Fransa [BD], No. 27263/01, 14 Kasım 2002, para. 38.

  • (163)

    Price v. Birleşik Krallık, No.33394/96, 10 Temmuz 2001, para. 30.

  • (164)

    Mehmet Öncü, “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 3. maddesi ve İndirimsiz Müebbet Hapis Cezaları”, TBB Dergisi, S.115, 2014, s.18.

  • (165)

    Öncü, a.g.m.,20.

  • (166)

    Başvurucular, şartlı tahliye imkânı olmaksızın müebbet hapis cezasına çarptırılmışlardır. Bunun tek istisnası olarak da ölümcül hastalık veya fizikî yetersizlik gibi sebeplerle affa tabi tutulabilirlikleri mevcuttur. Ancak, mahkeme böyle olağanüstü ve istisnaî bir af düzenlemesinin “umut hakkı”nı karşılamaya yeter görmemiştir. Söz konusu karar için bkz. Vinter ve Diğerleri v. Birleşik Krallık[BD].

  • (167)

    Fahrettin Kıdıl, “Cezalandırmanın Amacı ve “Umut Hakkı” Bağlamında Koşullu Salıverilme Yasakları”, TBB Dergisi, S.138, 2018, s.61.

  • (168)

    Aynı yönde bkz. Kafkaris v. Kıbrıs [BD], para.98.

  • (169)

    Erdem Umudum, Denetimli Serbestlik Bağlamında Elektronik İzleme, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, 2019, s.28.

  • (170)

    AİHM’nin de tahliye umudu olmayan müebbet hapis cezalarına ilişkin Kafkaris v. Kıbrıs ve Vinter ve Diğerleri v. Birleşik Krallık [BD] kararları, Mahkeme’nin bu yöndeki yerleşik içtihadını ortaya koymaktadır.

  • (171)

    Mehmet Öncü, a.g.m., s.20.

  • (172)

    Vinter ve Diğerleri v. Birleşik Krallık [BD], para. 109-10.

  • (173)

    Vinter ve Diğerleri v. Birleşik Krallık [BD], para. 122.

  • (174)

    Harakchiev ve Tolumov v. Bulgaristan, No. 15018/11 ve 61199/12, 8 Temmuz 2014, para. 250; Müebbet hapis cezası ve buna eş değer sayılabilecek kadar uzun süreli hapis cezalarının tümüyle yasaklanması gerektiğine ilişkin Paulo Pinto de Albuquerque’ nin kısmi muhalefet şerhi için bakınız, Öcalan v. Türkiye (No. 2), No. 24069/03, 6201/06 ve 10464/07, 18 Mart 2014.

  • (175)

    Kafkaris v. Kıbrıs [BD], para. 98.

  • (176)

    Bu sisteme göre mahkumun şartlı tahliyeden yararlanabilmesi için çekmesi gereken asgari süre hukuken tespit edilmeli ve bu sürenin sonunda “ilgili makamlar kararın alınması için gerekli” prosedürleri başlatmalıdırlar. Bu sistemde mahkumların “şartlı tahliye edilebilmeleri için sahip olmaları gereken kriterler açık ve kesin bir ifade ile belirtilmelidir”. Ayrıca şartlı tahliye edilebilmesi için gerekli olan asgari süreyi dolduran mahkumların bunun için belirlenen kriterleri sağlamadığını göstermek yetkililerin sorumluluğunda olmakla birlikte yetkili merciler şartlı tahliye kararı vermezlerse bu konuyu tekrar değerlendirmek üzere bir tarih belirlemeli ve mahkumlar da durumları kendi lehlerine değişir değişmez yetkili mercie başvurma hakkına sahip olmalıdırlar.

  • (177)

    Bu sisteme göre mahkumların tahliye edilebilmek için geçirmeleri gereken süre kanunla belirlenmeli, “tahliyenin ertelenmesi ancak kanunla öngörülen istisnai hallerde mümkün olmalı” ve erteleme kararı verilecekse bu kararda yeni bir tahliye tarihi saptanmalıdır.

  • (178)

    Vinter ve Diğerleri kararından önceki tarihli Iorgov v. Bulgaristan, No. 40653/98, 11 Mart 2004 davasında Mahkeme’nin Beşinci Dairesi, Başkanlık affına hak kazanmak için cezaevinde kararında uzun bir zaman geçirmediğinden Bay Iorgov’un af için zamanında başvurması halinde, “başvurusunun geniş bir kriter dizisine referansla uygun bir biçimde dikkate alınmayacağını gösteren hiçbir şey olmadığı ve bu nedenle tahliyesi için hiçbir umudunun kalmadığı söylenemeyeceğinden” 3. maddenin ihlâl edilmediği sonucuna ulaşmıştır.

  • (179)

    Vinter ve Diğerleri v. Birleşik Krallık, para. 122.

  • (180)

    Harakchiev ve Tolumov v. Bulgaristan, para. 246.

  • (181)

    Bodein v. Fransa kararında (No. 40014/10, 13 Kasım 2014) bu sürenin 25 yıl olduğuna dair bir yönelim olduğunu ifade etmekle birlikte, Mahkeme, tutuklulukta geçen süreler de dahil olmak üzere toplamda 30 yıl sonra yapılacak yeniden adli incelemeyi ceza adaleti ve cezalandırma meselelerinde Devletlerin sahip olduğu takdir marjını göz önünde bulundurarak başvurucuya verilen cezanın Sözleşme’nin 3. maddesinin amaçları doğrultusunda indirim yapılabilir mahiyette bir ceza olduğu sonucuna varmıştır.

  • (182)

    “Devletin bir kişiyi tutukladığı andan itibaren o kişinin yaşam hakkını ve fiziksel bütünlüğünü korumak noktasında çok titiz davranmakla yükümlü olduğu ve cezaevi koşullarını bu yükümlülüğü göz önünde bulundurarak sağlaması” gerektiğine ilişkin Pinto de Albuquerque’nin Tautkus v. Litvanya No. 29474/09, 27 Kasım 2012 kararındaki muhalefet şerhine bakınız.

  • (183)

    Konuya ilişkin düzenlemeler için bakınız; Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin Üye Devletlere yönelik 11 Ocak 2006’da kabul ettiği Avrupa Cezaevi Kuralları Hakkında Rec (2006)2 Sayılı Tavsiye Kararının Dış Dünya İle İletişim başlıklı 2. Bölümü ve İşkence ve İnsanlıkdışı ya da Onur Kırıcı Muamele veya Cezanın Önlenmesi için Avrupa Komitesinin (İÖK) 27 Haziran 2007 tarihli, 55 sayılı “Güncel/Gerçek Ömür Boyu Hapis Cezaları” başlıklı mutabakat zaptı.

  • (184)

    Khoroshenko v. Rusya [BD], No. 41418/04, 30 Haziran 2015, para. 144.

  • (185)

    Vinter ve Diğerleri v. Birleşik Krallık, para. 111.

  • (186)

    Bakanlar Komitesi’nin 17 Şubat 1976 tarihli 76(2) Sayılı “Uzun Süreli Hapis Cezasına Mahkum Edilmiş Mahpuslara Yönelik Muamele” başlıklı ilke kararında genel önleme gerekçesinin şartla salıverilmenin reddi için tek başına haklı bir sebep olmayacağının üzerinde durulmuştur.

  • (187)

    Vinter ve Diğerleri v. Birleşik Krallık, para. 111-112.

  • (188)

    Vinter ve Diğerleri v. Birleşik Krallık, para. 113.

  • (189)

    Bu kararda Mahkeme’nin ve mevcut karardaki görüşünde Yargıç Pinto de Albuquerque’nin üzerinde durduğu konulardan bir diğeri de mahkumun sadece ölümcül hastalık veya fiziksel olarak ehliyetsiz olduğu durumlarda salıverilebileceğine işaret eden düzenlemelerin oldukça kısıtlayıcı durumlar olduğudur.

  • (190)

    Harakchiev ve Tolumov v. Bulgaristan, para. 266.

  • (191)

    Harakchiev ve Tolumov v. Bulgaristan, para. 264.

  • (192)

    Avrupa Cezaevleri Kurallarına Dair Rec (2006)2 Sayılı Tavsiye Kararının 103.5. maddesinde de sosyal çalışma, tıbbi ve psikolojik bakımın da hükümlü mahpuslara uygulanan rejimlere dahil edilebileceği belirtilmektedir.

  • (193)

    Vinter ve Diğerleri v. Birleşik Krallık, para. 119.

  • (194)

    Vinter ve Diğerleri v. Birleşik Krallık, para. 120.

  • (195)

    Vinter ve Diğerleri v. Birleşik Krallık, para. 121.

  • (196)

    Vinter ve Diğerleri v. Birleşik Krallık, para. 122.

  • (197)

    Harakchiev ve Tolumov v. Bulgaristan, para. 244.

  • (198)

    Kafkaris v. Kıbrıs [BD], para. 102-105.

  • (199)

    Bu gibi uygulanabilir kurallar Anayasa’da ya da bir yasada değil de bir Başkanlık kararnamesinde gösterilse de Mahkeme, aynı kararın 261. paragrafında, gerekli denetimin alması gereken biçimi belirlemenin kendisinin görevi olmadığını ifade etmektedir; Yargıç Pinto de Albuquerque’nin bu karara ilişkin eleştirileri için mevcut karardaki görüşüne (para. 16) bakınız.

  • (200)

    Kafkaris v. Kıbrıs [BD], para. 127.

  • (201)

    Harakchiev ve Tolumov v. Bulgaristan, para. 251.

  • (202)

    Harakchiev ve Tolumov v. Bulgaristan, para. 261.

  • (203)

    Mahkeme’nin ilgili Başkanlık af yetkisine ilişkin yaptığı ayrıntılı açıklamalar için aynı kararın 257, 258 ve 259. paragraflarına bakınız; Mahkeme László Magyar v. Macaristan (No. 73593/10, 20 Mayıs 2014) kararında ise yerel mevzuatın yetkililere tutukluluk halinin devamının meşru ceza bilimi gerekçelerinden ötürü haklı olup olmadığını değerlendirme yükümlülüğü getirmemesi ve Adalet Bakanı ya da Cumhurbaşkanı’nın bu tür taleplere ilişkin kararlarına gerekçe gösterme mecburiyetinde olmaması gibi sebeplerle hükümlülerin tahliye edilebilmek için hangi şartlar altında neler yapmaları gerektiğini bilmelerine izin verildiğine ikna olmadığından Cumhurbaşkanlığı özel af yetkisinin şartlı tahliye imkânından yararlanmaya hak kazanmaya eşdeğer olmadığı sonucuna vararak ihlâl kararı vermiştir; Amerika Birleşik Devletleri’nde, müebbet hapis cezası bakımından şartlı tahliye imkânı sunmayan fakat bu cezanın hafifletilmesini sağlayan birçok imkânı bulunmasına rağmen yetkililerin bu konuda mevzuatın uygulanabilir hükümlerine ilişkin atıflarının istenilen kesinliğe ulaşmamasından ötürü başvurucunun Sözleşme’nin 3. maddesi bakımından hafifletilebilir ceza olarak nitelendirilmeyen hapis cezasına mahkum olabilmesine sebep olacak şekilde Amerika Birleşik Devletleri’ne iade edilmesi de, Trabelsi v. Belçika (No. 140/10, Eylül 2014) kararında oybirliğiyle 3. madde ihlâli olarak nitelendirilmiştir.

  • (204)

    Harakchiev ve Tolumov v. Bulgaristan, para. 259.

  • (205)

    Bu bağlamda Af Komisyonu Sözleşme’nin 3. maddesinin getirdiği yükümlülüklerle de bağlı olacaktır; Mahkeme, Vinter ve Diğerleri v. Birleşik Krallık kararından sonra Hutchinson v. Birleşik Krallık [BD], (No. 57592/08, 3 Şubat 2015) kararında Birleşik Krallıktaki Temyiz Mahkemesi’nin Vinter kararındaki endişelere açık bir şekilde yanıt verdiğinden ve buna göre Bakan’ın mutlak müebbet hapis cezası mahkumlarının tahliyesi için sahip olduğu yetkiyi Sözleşme’nin 3. maddesine uygun bir şekilde kullanmakla yükümlü olduğundan bahisle bu yetkinin “Sözleşme’nin 3. maddesi koşullarına riayet etmek için yeterli” olduğu sonucuna ulaşmış ve ihlâl kararı vermemiştir.

  • (206)

    Işık Önay, Anayasa Mahkemesi’nin Bireysel Başvuru Kararlarında Maddi Tazminata Hükmetme Yetkisi ve Mahkemenin Bu Konudaki Uygulamaları Üzerine Düşünceler, https://anayasatakip.ku.edu.tr/wp-content/uploads/sites/34/2017/09/Işık-Önay-Bireysel-Başvuru-Kararlarında-Maddi-Tazminata-Hükmetme-Yetkisi-ve-Mahkemenin-Bu-Konudaki-Uygulamaları-Üzerine-Düşünceler.pdf (Çevrimiçi: 05.03.2020); tazminata hükmedilmesinin bireysel başvuruların sayısını artıracağına dair AYM üyesi görüşü için bkz.: “Anayasa Mahkemesine Bireysel Başvuru Sistemi İhtiyaç Analizi Raporu”, https://rm.coe.int/16806f2347, (Çevrimiçi: 05.03.2020).

  • (207)

    5237 sayılı Türk Ceza Kanunu, R.G. No. 25611, 26/9/2004, m.94/1.

  • (208)

    Anayasadaki işkence ve eziyet tanımları ile TCK’daki tanımların birbirinin aynısı olmaması hasebiyle Anayasadaki tanımla AİHS’deki düzenlemenin AYM tarafından bir arada değerlendirilmesi gerektiğine dair görüş için bkz. Kerem Altıparmak, “Anayasa Mahkemesinin Zor Sorusu: İşkence ve Kötü Muamele, Ama Hangisi?”, Anayasa Yargısı, S.32, 2015, s.150.

  • (209)

    Altıparmak, a.g.m., s.151.

  • (210)

    5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun, R.G. No.:25685, 29/12/2004, m.2/2.

  • (211)

    5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun, R.G. No.:25685, 29/12/2004, m.3.

  • (212)

    5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun, R.G. No.:25685, 29/12/2004, m.16/1.

  • (213)

    5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun, R.G. No.:25685, 29/12/2004, m.18/1.

  • (214)

    AYM (İkinci Bölüm), Işıl Yaykır, B. No. 2013/2284, 15/4/2014, para. 35: “…Sözleşme’nin 3. maddesi anlamında işkence, insanlık dışı veya küçük düşürücü muamele ve bu kavramların Anayasa’nın 17. maddesinde yer verilen muadilleri olan işkence, eziyet veya haysiyetle bağdaşmayan muamele veya ceza…”.

  • (215)

    AYM (İkinci Bölüm), Mete Dursun, B. No. 2012/1195, 18/11/2015; AYM (İkinci Bölüm)Serdar Öztürk, B. No. 2013/7532. 4/2/2016; AYM (İkinci Bölüm)Sabri Kaya, B. No. 2014/8482, 29/6/2016; AYM (İkinci Bölüm) Ergin Aktaş, B. No. 2014/14810, 21/9/2016; AYM (İkinci Bölüm) Hayati Kaytan, B. No. 2014/19527, 16/11/2016; AYM (İkinci Bölüm)İmam Çelikdemir, B. No. 2014/20289, 5/12/2017.

  • (216)

    Pınar Dikmen, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 3. maddesi Bağlamında Mahpusların Sağlık Hakkı, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul, 2014, s.29.

  • (217)

    Cezmi Demir ve Diğerleri, para. 81,82.

  • (218)

    Gülay Çetin v. Türkiye, B. No. 44084/10, 5 Mart 2013, para. 102’ye atıf yapan Ergin Aktaş, para. 78.

  • (219)

    AYM (İkinci Bölüm) Tahir Canan, B. No. 2012/969, 18/9/2013, para. 22; AYM(İkinci Bölüm) Fatih Hilmioğlu, B. No. 2014/648, 18/9/2014, para. 66.

  • (220)

    Hayati Kaytan, para. 44.

  • (221)

    AYM (İkinci Bölüm) Turan Günana, B. No. 2013/3550,19/11/2014, para. 39.

  • (222)

    Alıkonulan yerdeki havalandırma ve ısıtma problemleri(Modarca v. Moldova, B.No.37829/2008,13 Kasım 2012, para. 25-27), temizlik imkânlarının yeteri kadar sunulup sunulmadığı(Ananyev ve Diğerleri v. Rusya, B.No. 42525/2007, 10 Ocak 2012, para.156-159) gibi hususlar bu başlık altında AİHM tarafından da incelenmektedir.

  • (223)

    Vefatından iki gün önce infaz kurumundan acil olarak hastaneye sevk edilen mahkûmun hastanede yatarak tedavi görmesine imkân tanınmamasından hareketle insan haysiyetiyle bağdaşmayan muamele yasağının ihlâl edildiğine dair karar için bkz. AYM (İkinci Bölüm)Murat Karabulut, B. No. 2013/2754, 18 Şubat 2016, para. 86-87.

  • (224)

    Bir başka infaz kurumuna nakledilen başvurucunun, sağlık durumu gözetilmeksizin, sağlığını daha kötüye götürecek bir kuruma nakledilmesi ve tedavi şartlarının sağlanmamasının insan haysiyetiyle bağdaşmayan muamele olarak değerlendirildiğine dair karar için bkz. Mete Dursun, para. 98.

  • (225)

    Mete Dursun, para. 91.

  • (226)

    Aerts v. Belçika[BD], B. No.25357/94, 30 Temmuz 1998, para. 65-67.

  • (227)

    Kudla v. Polonya, B. No.30210/96, 26 Ekim 2000.

  • (228)

    Aynı kararda koşullu salıverilme bir çeşit ödül olarak nitelendirilmektedir. Buna göre “şartla salıverilme, cezanın çektirilmesinin kişiselleştirilmesi, başka bir deyişle cezaevindeki tutum ve davranışlarıyla (iyi durumuyla) topluma uyum sağlayabileceği izlenimini veren hükümlünün ödüllendirilmesidir”. AYM, E. 2001/4, K. 2001/332 K.T. 18/7/2001.

  • (229)

    AYM, Günay Okan, B. No. 2013/8114, 17/09/2014.

  • (230)

    Bu süre, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına mahkum edilmiş olanlar için geçerli olmakla birlikte müebbet hapis cezasına mahkum edilmiş olanlar için 24 yıla ve süreli hapis cezasına mahkum edilmiş olanlar için ise cezalarının üçte ikisi kadarına tekabül etmektedir.

  • (231)

    Bu süre, birden fazla ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına ya da ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasıyla birlikte müebbet hapis cezasına mahkum edilmiş olanlar için geçerli olmakla birlikte diğer olasılıklarda en fazla 28 yıla kadar çıkmaktadır.

  • (232)

    Mahmut Koca ve İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, 12. bs., Ankara, Seçkin Yayıncılık, 2019, s. 603.

  • (233)

    Terörle Mücadele Kanunu’nun 17. maddesinin yaptığı atıf sebebiyle bu kanun kapsamındaki bir suçtan hapis cezasına mahkum olanlar örgüt mensubu olmasalar bile bu madde hükümlerine tabidirler. Anayasa Mahkemesi, Terörle Mücadele Kanunu kapsamına giren suçlar bakımından bu süreleri uzatarak mahkumun daha uzun süre ceza infaz kurumunda kalmasına yol açan bu hükmün, hukuk devleti ve eşitlik ilkelerine aykırı olduğu iddiasıyla açılan iptal davasını, kanun koyucuyu böyle bir düzenleme yapmaya iten haklı bir neden olduğu gerekçesiyle reddetmiştir. AYM, E. 1991/18, K. 1992/20, K.T. 31/3/1992.

  • (234)

    Koca/Üzülmez, a.e., s. 602.

  • (235)

    Terörle Mücadele Kanununun 17. maddesinin 1. fıkrasına göre bu kanun kapsamına giren suçlardan hapis cezası mahkumu olanların koşullu salıverilmesi bakımından da bu Kanun’un 17. maddesinin 4. fıkrası ve 108. maddesi hükümleri uygulanmaktadır.

  • (236)

    Bu kanunla düzenleme altına alınıp koşullu salıverilme kapsamı dışında bırakılan diğer haller ise hükmolunan altı ay veya daha az süreli hapis cezasının özel infaz usullerinden birine göre çektirilmesi (m. 110/1-2, 4), tekerrürün tekerrürü, (m. 108/3) ve adli para cezasından çevrilen hapis cezasının infazı halleridir (m. 106/9). Son olarak 5411 Sayılı Bankacılık Kanunu ve Terörle Mücadele Kanunu’nda da koşullu salıverilmenin uygulanmayacağı haller düzenlenmiştir. Bunlardan Bankacılık Kanunu’nun 168. maddesine göre bu Kanun’da tanımlanan özel nitelikteki zimmet suçundan mahkum olanlar, “Fona veya Hazineye olan borçları ve tazminatları ödemediği veya bu borçlar ve tazminatlar mal varlıklarından tahsil olunamadığı sürece”, bu kişiler hakkında koşullu salıverilme hükümleri uygulanamayacaktır. Terörle Mücadele Kanunu’nun 17. maddesinin 2. fıkrasına göre ise bu kanun kapsamına giren bir suçtan dolayı “tutuklu veya hükümlü iken firar veya ayaklanma suçundan mahkum edilmiş bulunanlar ile disiplin cezası olarak üç defa hücre hapsi cezası almış olanlar, bu disiplin cezaları kaldırılmış olsa bile” koşullu salıverilmeden yararlanmayacaklardır. Yine bu kanun kapsamına giren suçlardan mahkum olanlar, “hükümlerinin kesinleşme tarihinden sonra bu kanun kapsamına giren bir suçu işlemeleri halinde” aynı maddenin 3. fıkrasına göre koşullu salıverilmeden yararlanmayacaklardır.

  • (237)

    Öcalan v. Türkiye [BD], No. 46221/99, 12 Mayıs 2005, para. 186.

  • (238)

    Öcalan v. Türkiye, para. 195.

  • (239)

    Öcalan v. Türkiye, para. 69.

  • (240)

    Öcalan v. Türkiye, para. 210.

  • (241)

    Öcalan v. Türkiye, para. 211.

  • (242)

    Öcalan v. Türkiye, para. 209, 213, 214.

  • (243)

    Gurban v. Türkiye, No. 4947/04, 15 Aralık 2015, para. 186.

  • (244)

    Kaytan v. Türkiye, No. 27422/ 05, 15 Eylül 2015, para. 186.

  • (245)

    Boltan v. Türkiye, No. 33056/16, 12 Şubat 2019, para. 186.

  • (246)

    Öcalan v. Türkiye, para. 200.

  • (247)

    AYM, E. 1989/35, K. 1990/22, K.T. 19/7/1990.

  • (248)

    İzzet Özgenç, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, 15. Bası, Ankara, Seçkin Yayıncılık, 2019, s.793.

  • (249)

    Mahkumun bir gün tekrar özgürlüğüne kavuşma yolunun kapatılmasının infaz hukukunun esaslarından olan yeniden sosyalleştirmeye aykırı olduğu ve kişinin ruh sağlığı üzerinde olumsuz sonuçları olacağına ilişkin bakınız, Timur Demirbaş, İnfaz Hukuku, 6. bs., Ankara Seçkin Yayıncılık, 2019, s. 525.

  • (250)

    Faruk Erem, Ceza Hukuku Genel Hükümler, 14. bs., Ankara, Seçkin Yayınevi, 1997, s. 852; aynı yönde bakınız, Veli Kafes, TCK Öntasarıları ve İçtihatlar Işığında Hukukumuzda Şartla Salıverme ve Uygulamadaki Sorunlar, Ankara, Adil Yayınevi, 1998, s. 40; “koşullu salıverilme, hükümlüleri iyi hale yönelteceği, cezaevinde disiplini sağlayacağı gerekçeleriyle yararlı görülen bir kurumdur.” Nur Centel, Hamide Zafer, Özlem Çakmut, Türk Ceza Hukukuna Giriş, 10. bs., İstanbul, Beta Yayıncılık, 2017, s. 667.

  • (251)

    Koşullu salıverilmenin işlenen suçun niteliğiyle değil, suçlunun ıslahıyla ilgili bir müessese olduğu ve bu sebeple belirli suçlarda engellenmesinin doğru olmadığına ilişkin bakınız, Centel/Zafer/Çakmut, a.g.e., s. 673,674.

  • (252)

    Vinter ve Diğerleri v. Birleşik Krallık, para. 127.

  • (253)

    53. paragrafta Türkiye aleyhine ihlâl kararı verildiği belirtilen kararlarda da Mahkeme, sağlık gerekçesiyle salıverilme veya af müessesesinin salıverilme ihtimali anlamına gelmediğini ifade etmektedir. Örnek için bakınız, Kaytan v. Türkiye, para. 65.

  • (254)

    Murray v. Hollanda [BD], para. 16.