Dosya olarak kaydet: PDF - TIFF - WORD
Referans kopyala
Görüntüleme Ayarları:

TÜRKİYE CUMHURİYETİ

ANAYASA MAHKEMESİ

BİRİNCİ BÖLÜM

KARAR

BİRİNCİ BÖLÜM

KARAR

I.          BAŞVURUNUN KONUSU

1.         Başvurucular, ortak murislerinin uzun süredir kullandığı ve tasarrufu altında bulundurduğu taşınmazın kadastro çalışmaları sırasında başka şahıslar adına tespiti nedeniyle açılan kadastro tespitine itiraz davasının makul süreyi aşarak yaklaşık 22 yılda tamamlandığını, yargılamanın uzun sürmesi sebebiyle taşınmazdan yararlanma ve gelir elde etme haklarını kullanamadıklarını belirterek adil yargılanma ve mülkiyet haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüşler ve tazminat talebinde bulunmuşlardır.

II.       BAŞVURU SÜRECİ

2.         Başvuru, 29/1/2013 tarihinde Kızıltepe Asliye Hukuk Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. Dilekçe ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinde belirlenen eksiklikler tamamlatılmış ve Komisyona sunulmasına engel bir eksikliğin bulunmadığı tespit edilmiştir.

3.         Birinci Bölüm Birinci Komisyonunca, 13/3/2013 tarihinde kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına ve dosyanın Bölüme gönderilmesine karar verilmiştir.

4.         Birinci Bölümün 24/7/2013 tarihli ara kararı gereğince başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına ve bir örneğinin görüş için Adalet Bakanlığına gönderilmesine karar verilmiştir.

5.         Adalet Bakanlığı'nın 7/9/2013 tarihli görüş yazısı 18/9/2013 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. Başvurucu Adalet Bakanlığı cevabına karşı beyanlarını yasal süresi içinde 25/9/2013 tarihinde ibraz etmiştir

III.    OLAY VE OLGULAR

A.       Olaylar

6.         Başvuru dilekçesi ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir:

7.         Başvurucuların ortak murisi Mehmet TOKAY, Mardin ili Kızıltepe ilçesi Cumhuriyet mahallesi Zergan Deresi mevkiinde bulunan 79 ada 6 ve 7 nolu parsellerde yer alan 34.000,00 m2 yüzölçümlü taşınmazları 4/6/1982 tarih ve 15 sayılı tapu kaydına dayanarak kadastro tespitinin yapıldığı 1989 tarihine kadar herhangi bir dava ve çekişme olmaksızın tasarrufu altında bulundurmuştur.

8.         79 ada 7 nolu parselde yer alan 7.894,77 m2 yüzölçümlü taşınmaz, 14/9/1989 tarihinde yapılan kadastro çalışmasında Ekim 1984 tarih, 3 sıra numaralı ve Ekim 1986 tarih, 21 sıra numaralı tapu kayıtlarına dayanılarak Nurettin ÖNER, Yusuf KURTULUŞ, Tahir KURTULUŞ ve Şeyhmus KURTULUŞ adlarına ve tarla vasfıyla tespit edilmiştir.

9.         Bunun üzerine başvurucuların murisi Mehmet TOKAY, Haziran 1982 tarihli tapu kaydına ve kazandırıcı zamanaşımı zilyetliğine dayanarak 25/9/1990 tarihinde Kızıltepe Kadastro Mahkemesinde (Mahkeme) kadastro tespitine itiraz davası açmıştır. Mahkeme dayanak tapu kayıtları ile bunların geldisi ile krokisini Tapu Sicil Müdürlüğünden istemiştir.

10.     Davalı Nurettin ÖNER, başvurucuların murisi Mehmet TOKAY aleyhine önce Kaymakamlığa başvurarak idari men talep etmiş ve bu yönde karar almıştır. Ayrıca Mehmet TOKAY hakkında idari men kararına uymadığı gerekçesiyle Kızıltepe Sulh Ceza Mahkemesi tarafından verilen mahkûmiyet kararı bulunduğu anlaşılmıştır. Diyarbakır Bölge İdare Mahkemesi verilen idari men kararının geçersiz olduğu yönünde karar vermiştir.

11.     Davalı Nurettin ÖNER, Kızıltepe Asliye Hukuk Mahkemesine E.1993/312 sayılı dosya ile men-i müdahale davası açmış, dosya görevsizlik kararıyla Kadastro Mahkemesine gelmiştir.

12.     Mahkemece 9/11/1992 tarihinde taşınmazda keşif yapılmış, keşifte dinlenilen mahalli bilirkişiler, taşınmazın başvuruculara ait tapu ve tescil krokisi içinde kaldığını, başvurucuların murisinin zilyetliği ve tasarrufunda bulunduğunu, zilyetliğinin nizasız fasılasız sürdüğünü, davalıların zilyetliğinin olmadığını ve davalılara ait tapu kaydının dava konusu taşınmazı kapsamadığını beyan etmişlerdir.

13.     Mahkemece 14/5/1998 tarihinde yeniden keşif yapılmış, keşifte dinlenilen mahalli bilirkişiler, dava konusu taşınmazın başvurucuların murisine ait olduğunu ve onun tarafından kullanıldığını, davalıları taşınmazı kullanırken görmediklerini beyan etmişlerdir.

14.     Başvurucuların murisi davacı Mehmet TOKAY, 1/5/2003 tarihinde vefat etmiştir. Bu aşamadan sonra davayı, murisin eşi ve çocukları olarak başvurucular takip etmişlerdir.

15.     Dava konusu taşınmazda 11/7/2008 tarihinde yeniden keşif yapılmış ve mahalli bilirkişiler ilk iki keşifte ifade edilen bilgiler doğrultusunda başvurucuların murisinin taşınmazı kullandığı, davalıların taşınmazda zilyetliklerinin olmadığı yönünde beyanda bulunmuşlar, fen bilirkişisi başvurucuların dayandığı tapunun uyuşmazlık konusu taşınmazı kapsadığını ifade etmiş, başvurucuların dayandığı tapu kök kaydının krokisi okunarak sınırlarının tapu kaydı ile aynı olduğu görülmüştür.

16.     Mahkeme, 26/11/2008 tarih ve E.1990/690, K.2008/17 sayılı kararıyla ve toplanan deliller ışığında taşınmazın başvurucuların dayanak tapusu kapsamında kaldığı, davalıların dayanak tapu kaydının taşınmaza uymadığı, bilirkişi beyanlarının başvurucuların murisinin zilyetliğini gösterdiği, 1989 yılından önce taşınmazın mülkiyetine ait bir çekişme bulunmadığı gerekçesiyle davayı başvurucular yönünden kabul ederek davalılar adına yapılan tespitin iptali ile Mehmet TOKAY'ın vefatı nedeniyle mirasçıları olan başvurucular adına payları oranında taşınmazın tapuya kayıt ve tesciline karar vermiştir. Mahkeme gerekçesinde ayrıca taşınmazın Mehmet TOKAY ve onun ölümü üzerine mirasçıları olan başvurucular tarafından kullanılmaya devam edildiğini tespit etmiştir.

17.     Karar davalılar tarafından temyiz edilmiştir. Temyiz incelemesini yapan Yargıtay 16. Hukuk Dairesi, 27/3/2012 tarih ve E.2011/6981, K.2012/2817 sayılı kararıyla, ilk derece mahkemesi hükmünü onamıştır.

18.     Davalıların karar düzeltme talebi Yargıtay aynı dairesinin 31/12/2012 tarih ve E.2012/9729, K.2012/11927 sayılı kararıyla reddedilmiştir. Karar aynı tarihte kesinleşmiştir. Kesinleşen karar başvuruculara 25/1/2013 tarihinde tebliğ edilmiştir.

B.       İlgili Hukuk

19.     22/11/2011 tarihli ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun "Tescil" başlıklı 705. maddesi şöyledir:

"Taşınmaz mülkiyetinin kazanılması, tescille olur.

Miras, mahkeme kararı, cebrî icra, işgal, kamulaştırma hâlleri ile kanunda öngörülen diğer hâllerde, mülkiyet tescilden önce kazanılır. Ancak, bu hâllerde malikin tasarruf işlemleri yapabilmesi, mülkiyetin tapu kütüğüne tescil edilmiş olmasına bağlıdır."

20.     4721 sayılı Kanun'un "Olağanüstü zaman aşımı" 713. maddesinin birinci fıkrası şöyledir:

"Tapu kütüğünde kayıtlı olmayan bir taşınmazı davasız ve aralıksız olarak yirmi yıl süreyle ve malik sıfatıyla zilyetliğinde bulunduran kişi, o taşınmazın tamamı, bir parçası veya bir payı üzerindeki mülkiyet hakkının tapu kütüğüne tesciline karar verilmesini isteyebilir"

21.     21/6/1987 tarih ve 3402 sayılı Kadastro Kanunu'nun "Kadastro çalışma alanı, ilan ve itiraz" kenar başlıklı 4. maddesinin 5304 sayılı Kanunla değişik üçüncü fıkrası şöyledir:

".

Sınır tespitlerinde; komşu mahalle veya köyün bilgi ve belgelerinden istifade edilir.

Tespit edilen sınır harita veya ölçü krokisinde gösterilir.

Kadastro teknisyenlerince tespit edilen sınıra yedi gün içerisinde kadastro müdürlüğü nezdinde itiraz edilebilir.

Kadastro müdürü, bu itirazı inceleyerek yedi gün içerisinde karara bağlar. İlgililer hazırsa tefhim, değilse derhal tebliğ edilen bu karara karşı yedi gün içerisinde kadastro mahkemesine itiraz edilebilir. Bu itiraz, duruşmasız ve gerektiğinde mahallinde inceleme yapılarak, onbeş gün içinde kesin karara bağlanır. Ancak; tespit edilen bu sınıra karşı kesinleşmiş mahkeme kararı var ise aynı konuda itirazda bulunulamaz.

."

22.     3402 sayılı Kanun'un "Kadastro tutanaklarının kesinleşmesi ve hak düşürücü süre" başlıklı 12. maddesinin dördüncü fıkrası şöyledir:

"Kesinleşmemiş tutanaklar herhangi bir nedenle tapuya tescil edilmişse, iddia ve taşınmazın niteliğine bakılmaksızın, taşınmazı tescil tarihinden itibaren 20 yıl müddetle malik sıfatıyla zilyetliğinde bulunduranlar ile bunların akdi ve kanuni halefleri açılmış ve açılacak olan davalarda medeni kanunun tapuya itimat prensibinden yararlanırlar."

23.     3402 sayılı Kanun'un "Kayıt ve belgelerin kapsamını tayin" kenar başlıklı 20. maddesinin ilgili kısımları şöyledir

"Tapu kayıtları ile diğer belgelerin kapsadığı yeri tayinde;

A) Kayıt ve belgeler, harita, plan ve krokiye dayanmakta ve bunların yerlerine uygulanması mümkün bulunmakta ise, harita, plan ve krokideki sınırlara itibar olunur.

B) Harita, plan ve krokiye dayanmayan kayıt ve belgelerde belirtilen sınırlar mahalline uygulanabiliyor ve bu sınırlar içinde kalan yer hak sahibi tarafından kullanılıyor ise, kayıt ve belgelerde gösterilen sınırlar esas alınarak tespit yapılır.

C) Harita, plan ve krokiye dayanmayan kayıt ve belgelerde belirtilen sınırlar, değişebilir ve genişletilmeye elverişli nitelikte ise, bunlarda gösterilen miktara itibar olunur. Ancak değişebilir ve genişletilmeye elverişli sınırlardaki taşınmaz malların kayıtları, fizik yapıları ve konumları itibariyle belli bir yeri kapsıyorsa, tespit o sınır esas alınarak yapılır.

."

IV.    İNCELEME VE GEREKÇE

24.     Mahkemenin 26/6/2014 tarihinde yapmış olduğu toplantıda, başvurucunun 29/1/2013 tarih ve 2013/1122 numaralı bireysel başvurusu incelenip gereği düşünüldü:

A.       Başvurucunun İddiaları

25.     Başvurucular, murislerinin uzun süredir kullandığı ve tasarrufu altında bulundurduğu taşınmazın kadastro çalışmaları sırasında başka şahıslar adına tespiti nedeniyle açılan kadastro tespitine itiraz davasının makul süreyi aşarak yaklaşık 22 yılda tamamlandığını, kadastro çalışmasında tarla vasfıyla kaydedilse de gerçekte imar planında arsa olan taşınmazdan yargılamanın uzun sürmesi sebebiyle taşınmazı kullanarak örneğin üzerinde inşaat yaparak yararlanma ve gelir elde etme imkânlarının önüne geçildiğini belirterek adil yargılanma ve mülkiyet haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüş ve yargılamanın uzun sürmesinin kendileri için manevi bir eziyet haline dönüşmesinden dolayı başvuruculardan murisin eşi Sultan TOKAY için 20.000,00 TL ve her bir çocuğu için 10.000,00 TL olmak üzere toplam 100.000,00 TL manevi tazminat ile iyi niyet göstererek taşınmazın amacına uygun olarak kullanılamamasından kaynaklanan 1 yıllık gelir kaybı karşılığı olarak 222.000,00 TL ve yargılama boyunca yaptıkları 15.000,00 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 237.000,00 TL maddi tazminat talebinde bulunmuşlardır.

B.       Değerlendirme

1.   Kabul Edilebilirlik Yönünden

a. Mülkiyet Hakkının İhlali İddiası

26.     Başvurucular, murislerinin zilyetliğinde bulunan taşınmaza ilişkin kadastro tespitine itiraz davasının makul süreyi aşarak yaklaşık 22 yılda tamamlanması nedeniyle taşınmazı kullanarak örneğin üzerinde inşaat yaparak yararlanma ve gelir elde etme imkânlarının önüne geçildiğini mülkiyet haklarının ihlal edildiğini ileri sürerek taşınmazın amacına uygun olarak kullanılamamasından kaynaklanan 1 yıllık gelir kaybı karşılığı ile yargılama boyunca yaptıkları vekâlet ücreti ödemelerini maddi tazminat olarak talep etmişlerdir.

27.     Adalet Bakanlığı görüş yazısında; mülkiyet hakkının mevcut varlıkları koruduğu ve mülkiyet hakkının varlığının tespitinin mahkemelere bırakıldığı, somut davada taşınmazın mülkiyeti hakkında karar verilinceye kadar mülkiyetin nizalı olduğu, dolayısıyla bu süreçte başvurucuların mülkiyet beklentisi olduğu, başvurucuların taşınmazı rızaları hilafında başkalarının kullanması halinde ecri misil davası açmaları gerektiği, kaldı ki kendileri hakkında verilen idari men ve men-i müdahale kararlarından taşınmazın başvurucular tarafından kullanıldığının anlaşıldığı, tüm bu kabul edilemezlik nedenlerinin aşılması halinde mülkiyetten yararlanma hakkına özel şahısların müdahalesi halinde devletin bu hakkı koruyacak önlemler ve zararın tazmini için uygun başvuru yolları kurmak konusunda pozitif yükümlülüklerinin tartışılması gerektiği dile getirilmiştir.

28.     Başvurucular Adalet Bakanlığı görüş yazısına karşı beyanlarında; taşınmazın dava süresi boyunca tasarrufları altında bulunduğunu, bu nedenle ecri misil davası açmalarının mümkün olmadığı, zaten kullanıma dair şikâyetlerinin bu yönde olmadığı, davanın uzun sürmesi nedeniyle yapı ve oturma izni alamadıklarından taşınmazda inşaat yaparak kira geliri elde edememekten şikâyet ettiklerini, Loizidou/Türkiye davasında AİHM'nin mülklerini kullanmaları engellenen kişilerin haklarının ihlal edildiğine karar verdiğini, kullanımın sınırlandırılmasının da mülkiyet hakkının ihlali olduğunu belirterek manevi tazminat taleplerini 290.000 TL'ye maddi tazminat taleplerini ise 444.000 TL'ye yükselttiklerini beyan etmişlerdir.

29.     Anayasa'nın "Mülkiyet hakkı" kenar başlıklı 35. maddesi şöyledir:

"Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir.

Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir.

Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz."

30.     Anayasa'nın "Temel hak ve hürriyetlerin sınırlanması" kenar başlıklı 13. maddesi şöyledir:

"Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz."

31.     Sözleşme'ye Ek (1) No.lu Protokol'ün "Mülkiyetin korunması" kenar başlıklı 1. maddesi şöyledir:

"Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır. Bir kimse, ancak kamu yararı sebebiyle ve yasada öngörülen koşullara ve uluslararası hukukun genel ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabilir.

Yukarıdaki hükümler, devletlerin, mülkiyetin kamu yararına uygun olarak kullanılmasını düzenlemek veya vergilerin ya da başka katkıların veya para cezalarının ödenmesini sağlamak için gerekli gördükleri yasaları uygulama konusunda sahip oldukları hakka halel getirmez."

32.     Başvurucular kadastro tespitine itiraz davasının uzun sürmesi nedeniyle murislerinin zilyetliğinde olan taşınmazdan yararlanma haklarının engellendiğinden şikâyetçi olmaktadırlar. Mahkeme kararında yer verilen idari men ve men-i müdahale kararlarından taşınmazın başvurucuların murisi ve kendileri tarafından kullanılmaya devam edildiği anlaşılmakta ve başvurucular da bu konuda bir itirazlarının olmadığını, taşınmazın dava süresi boyunca kendi tasarruflarında olduğunu kabul etmektedirler. Bununla birlikte başvurucular davanın uzaması ve taşınmazın mülkiyet sorununun netlik kazanamaması nedeniyle imarlı olan taşınmazda inşaat yaparak ve yapılan daire ve iş yerlerini kiraya vererek gelir elde etmelerinin önüne geçildiğinden şikâyetçi olmaktadırlar. Bu durumda öncelikle başvurucuların başvuruya konu davada şikâyet ettikleri hususun mülkiyet hakkı kapsamında olup olmadığının değerlendirilmesi gerekmektedir.

33.     Anayasa'nın 35. maddesinde herkesin, mülkiyet hakkına sahip olduğu, bu hakkın ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabileceği, mülkiyet hakkının kullanılmasının toplum yararına aykırı olamayacağı hükme bağlanmıştır. Anayasa'nın 148. maddesinin üçüncü fıkrası ve 6216 sayılı Kanun'un 45. maddesinin (1) numaralı fıkrası hükümlerine göre, Anayasa Mahkemesine yapılan bir bireysel başvurunun esasının incelenebilmesi için, kamu gücü tarafından ihlal edildiği iddia edilen hakkın Anayasa'da güvence altına alınmış olmasının yanı sıra Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) ve Türkiye'nin taraf olduğu ek protokollerinin kapsamına da girmesi gerekir (B. No: 2012/1049, 26/3/2013, § 18).

34.     Anayasa'nın 35. maddesinde bir temel hak olarak güvence altına alınmış olan mülkiyet hakkı kişiye başkasının hakkına zarar vermemek ve yasaların koyduğu sınırlamalara uymak koşuluyla, sahibi olduğu şeyi dilediği gibi kullanma, ürünlerinden yararlanma ve tasarruf etme (başkasına devretme, biçimini değiştirme, harcama ve tüketme hatta yok etme) olanağı veren bir haktır (Bkz. AYM, E.1988/34, K.1989/26, K.T. 21/6/1989; E.2011/58, K.2012/70, K.T. 17/5/2012 ve E.2004/25, K.2008/42, K.T. 17/1/2008).

35.     Anayasa'nın 35. maddesinde yer verilen mülkiyet kavramı, kapsam itibarıyla 4721 sayılı Kanun'da yer alan mülkiyet kavramı ile sınırlı olmamakla birlikte, taşınmaz mülkiyetinin Anayasa'nın 35. maddesindeki güvence kapsamına girdiğinde kuşku yoktur. Anayasa'nın 35. maddesi kapsamındaki hakkının ihlal edildiğini ileri süren başvurucu, böyle bir hakkın varlığını kanıtlamak zorundadır. Bu nedenle, öncelikle başvurucunun, Anayasa'nın 35. maddesi uyarınca korunmayı gerektiren mülkiyete ilişkin bir menfaate sahip olup olmadığı noktasındaki hukuki durumunun değerlendirilmesi gerekir (B. No: 2013/539, 16/5/2013, §§ 30, 31).

36.     Anayasa ve AİHS'nin ortak koruma alanında yer alan mülkiyet hakkı, mevcut mal, mülk ve varlıkları koruyan bir güvencedir. Bir kişinin hâlihazırda sahibi olmadığı bir mülkün, bu mülkte gelecekteki değer artışını da içerecek şekilde mülkiyetini kazanma hakkı, kişinin bu konudaki menfaati ne kadar güçlü olursa olsun Anayasa ve Sözleşme'yle korunan mülkiyet kavramı içerisinde değildir. Gelecekte elde edileceği iddia edilen bir kazanç, kazanılmadığı veya bu kazanca yönelik icrası mümkün bir iddia mevcut olmadığı sürece mülk olarak değerlendirilemez (Benzer yöndeki AİHM kararları için bkz. Denimark Ltd/Birleşik Krallık, B. No: 37660/97, 26/9/2000; Kopecky/Slovakya, B. No: 44912/98, 28/9/2004, § 35)

37.     Yukarıdaki hususun istisnası olarak belli durumlarda, bir "ekonomik değer" veya icrası mümkün bir "alacak" iddiasını elde etmeye yönelik "meşru bir beklenti", Anayasa'nın ve Sözleşme'nin ortak koruma alanında yer alan mülkiyet hakkı güvencesinden yararlanabilir. Meşru beklenti, makul bir şekilde ortaya konmuş icra edilebilir bir iddianın doğurduğu, ulusal mevzuatta belirli bir kanun hükmüne veya başarılı olma şansının yüksek olduğunu gösteren yerleşik ve istikrarlı bir yargı içtihadına dayanan, yeterli somutluğa sahip nitelikteki bir beklentidir. Temelsiz bir hak kazanma beklentisi veya sadece ulusal hukukta mülkiyet hakkı kapsamında savunulabilir bir iddianın varlığı meşru beklentinin kabulü için yeterli değildir (Bu konudaki AİHM kararları için bkz. Kopecky/Slovakya, B. No: 44912/98, 28/9/2004, § 52; Saghinadze/Gürcistan, B. No: 18768/05, 27/5/2010, § 103; SA Dangeville/Fransa, B. No: 36677/97, 16/4/2002, §§ 44-45).

38.     Mülkiyet hakkının varlığının tespiti yerel mahkemelere bırakılmış olup; kanunlara göre hakkın kesin bir nitelik taşıdığını ve söz konusu haktan yararlanma yetkisine sahip olunduğunu  ortaya koyma yükü başvurucular üzerindedir (Benzer yöndeki AİHM kararı için bkz., AİHM, Agneessens/Belçika, B. No: 12164/86, 12/10/1998; Dağalaş ve Diğerleri/Türkiye, B. No: 51326/99, 29/9/2005; Sarıaslan ve Diğerleri/Türkiye, B. No:32554/96, 23/3/1999). Üzerinde maliki konusunda uyuşmazlık bulunan bir taşınmaza ait mülkiyet hakkının varlığını tespit mahkemelere bırakılmıştır. Buna göre, taşınmaz mallarda mülkiyet hukukuna yönelik, hakkın özünü ilgilendiren uyuşmazlıkların çözümü adli yargının görev alanı içerisinde kalmaktadır (Yargıtay İçtihatları Birleştirme Kurulu, E.1996/5, K.1997/3, K.T. 28/11/1997). Bir taşınmaz üzerinde hak iddia eden kişinin söz konusu hakkın varlığını mahkeme önünde ispat etmesi gerekmektedir. Kadastrosu tamamlanmamış alanlarda taşınmazların kime ait olduğu, 3402 sayılı Kanun'un ilgili maddeleri hükümlerine göre kadastro memurlarının tespitine göre kadastro müdürlüklerince yapılmakta ancak buna itiraz edilmesi halinde uyuşmazlık kadastro mahkemelerinde çözüme kavuşturulmaktadır.

39.     3402 sayılı Kanunla taşınmaz mülkiyetinde yaşanan uyuşmazlıkları çözmek için Kanun'un 20. maddesinin A fıkrasında kadastro uygulaması yapılırken tapu kayıtları ile diğer belgelerin kapsadığı yeri tayinde; kayıt ve belgeler, harita, plan ve krokiye dayanmakta ve bunların yerlerine uygulanması mümkün bulunmakta ise, harita, plan ve krokideki sınırlara itibar olunacağı, ancak harita, plan ve krokiye dayanmayan kayıt ve belgelerde belirtilen sınırlar mahalline uygulanabiliyor ve bu sınırlar içinde kalan yer hak sahibi tarafından kullanılıyor ise, kayıt ve belgelerde gösterilen sınırlar esas alınarak tespit yapılacağı hükmü getirilmiştir. Aynı maddenin C fıkrasında ise; harita, plan ve krokiye dayanmayan kayıt ve belgelerde belirtilen sınırlar, değişebilir ve genişletilmeye elverişli nitelikte ise, bunlarda gösterilen miktara itibar olunacağı, ancak değişebilir ve genişletilmeye elverişli sınırlardaki taşınmaz malların kayıtları, fizik yapıları ve konumları itibarıyla belli bir yeri kapsıyorsa, tespitin o sınır esas alınarak yapılacağı hükmü yer almaktadır.

40.     Başvuruya konu somut davada başvurucuların murisinin zilyetliğinde bulunan taşınmazların bir bölümü kadastro çalışmasında başkası adına tespit görmüş, başvurucuların murisinin açtığı kadastro tespitine itiraz davasında, başvurucuların murisinin dayanak tapusunun araziye uyduğu ve zilyetliğinin bulunduğu, davalıların ise dayanak tapularının araziye uymadığı ve zilyetliklerinin olmadığı gerekçesiyle başvurucuların murisinin vefatı sonrasında 18 yıl 2 ay süren dava kabul edilerek başvurucular lehine karar verilmiş ve kadastro tespiti iptal edilerek taşınmaz, başvurucular adına tescil edilmiştir.

41.     Bu durumda idari bir işlem olan kadastro tespitinin yapıldığı tarihten Mahkemenin dava konusu taşınmaz hakkında karar verdiği tarihe kadar geçen süre içinde taşınmazın mülkiyeti nizalıdır. Davanın sonuçlanmasıyla taşınmazın nizalı olan mülkiyet meselesi açıklığa kavuşmuş ve başvurucular mülkiyet hakkına sahip olmuşlardır. Bu sebeple davanın devamı süresince başvurucuların mülkiyet hakkından değil, mülkiyet beklentisinden söz edilebilir. Başvurucuların bahse konu mülkiyet beklentisi de Mahkemenin kararıyla gerçekleşerek bu konudaki mağduriyetleri giderilmiştir.

42.     Başvurucular mülkiyetini adlarına tescil ettiremedikleri, ancak kullanmaya devam ettikleri bir taşınmazın üzerinde inşaat yaparak bundan kira geliri elde etme anlamında kullanım haklarının kısıtlandığından şikâyet etmektedirler. Başvurucuların şikâyetçi olduğu taşınmaz üzerinde inşaat yaparak bundan gelir elde etme, mülkiyet konusunda üzerinde tartışma bulunmayan ve imar izni olan taşınmazlarda taşınmaz sahipleri için kullanılabilen bir haktır. Başvuru konusu taşınmaz bu özelliklere sahip olmadığından böyle bir imkânın kullanılması mümkün olmamıştır. Bu durumda başvurucuların şikâyet ettikleri gelir kaybı, henüz sahibi oldukları netleştirilmemiş bir taşınmazda henüz kendisi mevcut olmayan binaların daire veya işyeri olarak kiraya verilmesiyle elde edilebilecek gelir olduğundan farazi ve gelecekte elde edileceği iddia edilen gelir kaybı şikâyetidir. Gelecekte elde edileceği iddia edilen gelirin Anayasa ve Sözleşmenin orak koruma alanında mülkiyet hakkı kapsamında değerlendirilmesi ise mümkün değildir.

43.     Sonuç olarak, başvuru konusu olayda başvurucuların uzun yargılama nedeniyle tasarrufları altında bulunan taşınmazın üzerinde inşaat yaparak bundan kira geliri elde etmek anlamında kullanım haklarının kısıtlandığı şikâyetinin, bireysel başvuru kapsamında Anayasa'nın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkı kapsamına giren korunmaya değer menfaat olmadığı anlaşılmıştır.

44.     Açıklanan nedenlerle, başvurunun bu yönden "konu bakımından yetkisizlik" nedeni ile kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.

b. Adil Yargılanma Hakkının İhlal Edildiği İddiası

45.     Başvurucuların yargılamanın uzunluğuyla ilgili şikâyetleri açıkça dayanaktan yoksun olmadığı gibi bu şikâyet için diğer kabul edilemezlik nedenlerinden herhangi biri de bulunmamaktadır. Bu nedenle, başvurunun bu bölümüne ilişkin olarak kabul edilebilirlik kararı verilmesi gerekir.

2. Esas Yönünden

46.     Başvurucular, murislerinin tasarrufu altında bulundurduğu taşınmazın kadastro tespitine itiraz davasının makul süreyi aşarak yaklaşık 22 yılda tamamlandığını, uzun yargılamanın manevi ızdırap yanında taşınmazdan gelir elde etme imkânlarının önüne geçilmesi gibi maddi zararının da bulunduğunu belirterek adil yargılanma haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüş toplam 100.000,00 TL manevi tazminat talebinde bulunmuşlardır.

47.     Adalet Bakanlığı görüş yazısında; Anayasa Mahkemesinin yargılama süresinin makul olup olmadığını her olayın kendine özgü koşullarını ve özellikle davanın karmaşık olup olmadığı, başvurucunun yargılama sürecinde gösterdiği tavır ve davranışları, kamu otoritelerinin özellikle yargılama organlarının tutumları, davanın başvurucu açısından taşıdığı değer gibi ölçütleri dikkate alarak karar verdiği, somut davanın yaklaşık 22 yıl sürdüğü dile getirilmiştir.

48.     Başvurucular Adalet Bakanlığı görüş yazısına karşı beyanlarında; davanın uzun sürmesi nedeniyle yapı ve oturma izni alamadıklarından taşınmazda inşaat yaparak kira geliri elde edemediklerini belirterek manevi tazminat taleplerini 290.000 TL'ye yükselttiklerini beyan etmişlerdir.

49.              Anayasa'nın "Hak arama hürriyeti" kenar başlıklı 36. maddesinin birinci fıkrası şöyledir:

"Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir."

50.              Anayasa'nın "Duruşmaların açık ve kararların gerekçeli olması" kenar başlıklı 141. maddesinin dördüncü fıkrası şöyledir:

"Davaların en az giderle ve mümkün olan süratle sonuçlandırılması, yargının görevidir."

51.              Sözleşme'nin "Adil yargılanma hakkı" kenar başlıklı 6. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:

"Herkes medeni hak ve yükümlülükleri ile ilgili uyuşmazlıklar ya da cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalar konusunda karar verecek olan, kanunla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından davasının makul bir süre içinde, hakkaniyete uygun ve açık olarak görülmesini isteme hakkına sahiptir."

52.     Somut başvurunun dayanağını oluşturan makul sürede yargılanma hakkı da yukarıda belirtilen ilkeler uyarınca adil yargılanma hakkının kapsamına dâhil olup, ayrıca davaların en az giderle ve mümkün olan süratle sonuçlandırılmasının yargının görevi olduğunu belirten Anayasa'nın 141. maddesinin de, Anayasa'nın bütünselliği ilkesi gereği, makul sürede yargılanma hakkının değerlendirilmesinde göz önünde bulundurulması gerektiği açıktır (B. No: 2012/13, 2/7/2013, § 39).

53.     Makul sürede yargılanma hakkının amacı, tarafların uzun süren yargılama faaliyeti nedeniyle maruz kalacakları maddi ve manevi baskı ile sıkıntılardan korunması olup, hukuki uyuşmazlığın çözümünde gerekli özenin gösterilmesi gereği de yargılama faaliyetinde göz ardı edilemeyeceğinden, yargılama süresinin makul olup olmadığının her bir başvuru açısından münferiden değerlendirilmesi gerekir (B. No:2012/13, 2/7/2013, § 40).

54.     Makul süre incelemesinde; yargılamaya intikal eden maddi vakıalar ve ispat araçlarından oluşan dava malzemesinin veya uygulanacak hukuk kurallarının karmaşık olması; tarafların genel olarak yargılama sürecindeki tutumu, yargılama sürecinin uzamasındaki etkisi ve usuli haklarını kullanırken gereken dikkat ve özeni gösterip göstermedikleri; yargı makamları yanında dava süreciyle ilgili kamu gücü kullanan tüm devlet organlarına atfedilebilir yapısal sorunlar ve organizasyon eksikliğinden kaynaklanan bir gecikme olup olmadığı ve yargılamanın süratle sonuçlandırılması hususunda gerekli özenin gösterilip gösterilmediği; başvurucu için hukuki korumanın bir an önce gerçekleştirilmesindeki yararının ne olduğu gibi davanın niteliği ve niceliğine ilişkin birçok hususun birlikte değerlendirilerek karar verilmesi gerekmektedir (B. No: 2013/772, 7/11/2013, § 58)

55.     Başvuru konusu olayda, başvurucuların murisi kadastro çalışmasında kendi zilyetliğinde bulunan taşınmazın başkası adına tespit görmesi üzerine 25/9/1990 tarihinde Kadastro Mahkemesinde kadastro tespitine itiraz davası açmış,  Mahkeme, yaklaşık 18 yıl 2 ay sonra 26/11/2008 tarihinde başvurucular lehine karar vermiştir. 18 yıldan uzun süren ilk derece mahkemesi sürecinde davaya çok sayıda hâkim nezaret etmiş ve çok sayıda duruşma yapılmıştır.

56.     İlk derece mahkemesi aşamasında ilki 9/11/1992 tarihinde, ikincisi 14/5/1998 tarihinde, üçüncüsü 11/7/2008 tarihinde olmak üzere üç defa keşif yapılmıştır. Yapılan ilk keşifte taşınmazın başvuruculara ait dayanak tapu içinde kaldığı, başvurucuların murisinin zilyetliği ve tasarrufunda bulunduğu, zilyetliğinin nizasız fasılasız sürdüğü, davalıların zilyetliğinin olmadığı ve davalılara ait tapu kaydının dava konusu taşınmazı kapsamadığı tespit edildiği ve bunun aksine bir delil bulunmadığı halde karar verilmemiş ve yaklaşık 5 yıl 6 ay sonra yeniden keşif yapılmıştır. İkinci keşifte de birinci keşifle aynı sonuca varıldığı ve aksine delil bulunmadığı halde yine karar verilmemiş ve yaklaşık 10 yıl 2 ay sonra üçüncü keşif yapılıp aynı sonuca ulaşıldığında karar verilebilmiştir. Gerek ilk iki keşifte aynı sonuca ulaşıldığı ve aksine delil bulunmadığı halde karar verilmemesi ve gerekse keşifler arasında uzun yıllar geçmesine rağmen yeni bir keşif yapılmaksızın ve karar verilmeksizin beklenilmesi davanın uzamasının en büyük nedeni olarak görülmektedir.

57.     Davalılar tarafından temyiz edilen davanın temyiz incelemesi de yaklaşık 2 yıl 3 ay sürmüş ve ilk derece mahkemesi kararı onanmıştır.  Karar düzeltme incelemesi ise yaklaşık 9 ayda tamamlanarak dava kesinleşmiştir. Gerek 18 yılı aşan ilk derece mahkemesi süreci, gerek temyiz süreci ve gerekse 22 yılı aşan toplam yargılama süresi göz önünde bulundurulduğunda yargılama süresinin makul olarak değerlendirilmesi mümkün değildir.

58.     Sonuç olarak Kadastro mahkemesinde görülen kadastro tespitine itiraz davasının toplam 22 yıl 2 ay sürdüğü, uyuşmazlığın konusu ve hukuki mesele, tarafların sayısı, uyuşmazlık konusu taşınmaz adedi gibi hususlar göz önünde bulundurulduğunda davanın karmaşık olmaktan uzak olduğu, ayrıca başvurucuların tutumunun veya usuli haklarını kullanırken gösterdikleri tavırların davanın uzamasına sebebiyet verdiğine dair bir bilginin bulunmadığı anlaşılmıştır.

59.     Açıklanan nedenlerle, başvurucunun Anayasa'nın 36. maddesinde güvence altına alınan makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.

C. 6216 Sayılı Kanunun 50. Maddesi Yönünden

60.     Başvurucular, murislerinin tasarrufu altında bulundurduğu taşınmazın kadastro tespitine itiraz davasının makul süreyi aşarak yaklaşık 22 yılda tamamlandığını, uzun yargılamanın manevi ızdırap yanında taşınmazdan gelir elde etme imkânlarının önüne geçilmesi gibi maddi zararının da bulunduğunu belirterek toplam 100.000,00 TL manevi ve 237.000,00 TL maddi tazminat talebinde bulunmuşlardır.

61.     Adalet Bakanlığı görüşünde taşınmazın mülkiyeti hakkında karar verilinceye kadar mülkiyetin nizalı olduğu ve başvurucuların bu süreçte mülkiyet değil, mülkiyet beklentisi olduğu ifade edilmiş, uzun yargılama şikâyeti konusunda genel açıklamalar yapılmış, tazminat konusunda ayrıca yorum yapılmamıştır.

62.     6216 sayılı Kanun'un "Kararlar" kenar başlıklı 50. maddesinin (2) numaralı fıkrası şöyledir:

"Tespit edilen ihlal bir mahkeme kararından kaynaklanmışsa, ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama yapmak üzere dosya ilgili mahkemeye gönderilir. Yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar bulunmayan hâllerde başvurucu lehine tazminata hükmedilebilir veya genel mahkemelerde dava açılması yolu gösterilebilir. Yeniden yargılama yapmakla yükümlü mahkeme, Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında açıkladığı ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde mümkünse dosya üzerinden karar verir."

63.     Başvurucunun mülkiyet hakkına yönelik şikâyeti konu bakımından yetkisizlik nedeniyle kabul edilemez bulunduğundan ve yalnız başvurucuların makul sürede yargılanma haklarının ihlal edildiğine karar verildiğinden tespit edilen ihlalle iddia edilen maddi zarar arasında illiyet bağı bulunmadığı anlaşılmakla başvurucuların maddi tazminat taleplerinin reddine karar verilmesi gerekir.

64.     Başvurucuların murisinin kullanımında bulunan taşınmazın kadastro tespitine yapılan itiraz davasında yaklaşık 22 yıl 2 ay süren yargılama sürecinin uzunluğu sebebiyle başvurucuların yalnızca ihlal tespitiyle giderilemeyecek olan manevi zararları karşılığında davanın başvurucular için taşıdığı değer de dikkate alınarak takdiren her birine 2.770,00 TL olmak üzere toplam 24.930,00 TL manevi tazminat ödenmesine karar verilmesi gerekir.

65.     Başvurucular tarafından yapılan ve dosyadaki belgeler uyarınca tespit edilen 198,35 TL harç ve 1.500,00 TL vekâlet ücretinden oluşan 1.698,35 TL yargılama giderinin başvuruculara ödenmesine karar verilmesi gerekir.

V.  HÜKÜM

Açıklanan nedenlerle;

A. Başvurunun,

1. Mülkiyet hakkına yönelik şikâyet yönünden "konu bakımından yetkisizlik" nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,

2. Adil yargılanma hakkına yönelik şikâyet yönünden KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,

B. Anayasa'nın 36. maddesinde güvence altına alınan makul sürede yargılanma hakkının İHLAL EDİLDİĞİNE,

C. Başvurucuların her birine 2.770,00 TL olmak üzere toplam 24.930,00 TL manevi TAZMİNAT ÖDENMESİNE, başvurucuların tazminata ilişkin diğer taleplerinin REDDİNE,

D. Başvurucular tarafından yapılan 198,35 TL harç ve 1.500,00 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 1.698,35 TL yargılama giderinin BAŞVURUCULARA ÖDENMESİNE,

E. Ödemelerin, kararın tebliğini takiben başvurucunun Maliye Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına; ödemede gecikme olması halinde, bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine kadar geçen süre için yasal faiz uygulanmasına,

F.  Kararın bir örneğinin ilgili mahkemesine gönderilmesine,

26/6/2014 tarihinde OY BİRLİĞİYLE karar verildi.

Tabloyu göster
Tabloyu göster

©2019 On İki Levha Yayıncılık A.Ş.