Bauböck, hukuk eliyle kimin yönetimin bir parçası olacağına karar verilirken benimsenebilecek yaklaşımları ikiye ayırır: Bunlardan ilki dışlayıcı yaklaşımdır. Buna göre, siyaset alanı, üyelerin birbirine ortak yükümlülüklerle bağlı olduğu ve bu yükümlülüklere göre değerlendirildiği bir yerdir. Bu alanın sağlıklı işlemesi, katılmanın bir sorumluluk olarak görülmesine ve üyelerin belirli nitelikleri taşımasına bağlıdır. Bu gereklilik, kimin bu alana dâhil edilmeyeceği sorusunu getirir. Yönetime katılma, belirli nitelikleri taşımayan kişileri engelleyen dışlayıcı ölçütlere göre belirlenir. İkincisiyse kapsayıcı yaklaşımdır. Buna göre, seçmenlerden siyaset alanına güçlü bir bağlılık ve yönetime zorunlu bir katılım beklenmez. Yönetime katılmayan da dışlanmaz. Yönetime katılma, daha çok toplumdaki üyeliğin ve bu üyelikten kaynaklanan hakların bir uzantısı olarak görülür ve bu ikisinin birbirinden ayrılmaması hedeflenir(92). Hatırlanacağı üzere, temsilsiz vergi olmaz ilkesinin getirdiği katılma ve örtüşme…
Hukuk öğretisinin klasik yaklaşımına bakıldığında, yönetime katılacak kişilerin belirlenmesinde…
Dil, soy ve din ortaklığı gibi objektif olduğu düşünülen ölçütler ve/veya birlikte…
Bu gerekçenin bir örneği, Federal Alman Anayasa Mahkemesinin, Schleswig-Holstein…
Bu gerekçe iki açıdan eleştiriye açıktır: Birincisi, insanların anılan ortaklıkları…
İkincisi, demokratik karar alma, ulusu değil, demos’u gerektirir. Ulus düşüncesinin yukarıdaki şekilde çerçevelenmesi ve seçme faaliyetinin bir kaydı olarak benimsenmesi, demos’u…
Bu eleştiriler, her ne kadar haklı görünseler de, pratikte karşılık bulabilmek için…
Bu çerçevede, paydaş olduğu için vergilendirilen, fakat türdeş olmadığı için yönetime…
Son olarak, yirminci yüzyılın sonundan itibaren, yabancıların demokratik siyasi yaşama…
