b. 29 Haziran 1868’de Londra’da çıkan Hürriyet gazetesinin ilk nüshasında Namık Kemal ve daha sonra çıkan ikinci sayısında Ziya Paşa, Meclis-i Şura-yı Devletin açılması sebebiyle verilen nutk-ı hümayunu eleştirmişlerdi. Hatta bu nedenle, gazete çıkarmak için aldıkları ödenek kesilmişti. Namık Kemal ve Ziya Paşa nutkun hürriyete aykırı fikirler içerdiğini vurgulamışlardı(23).…
-
Git
: -
Favorilere ekle veya çıkar
-
ᴀ⇣ Yazı karakterini küçült
Aşağıda bir kısmını gördüğünüz bu dokümana sadece Profesyonel + pakete abone olan üyelerimiz erişebilir.
C. Kuruluş Sırasında ve Sonrasındaki Tartışmalar
a. Şura-yı Devlet’in kurulması öncesindeki tartışmalar daha çok devlet ricali arasında…
Öte yandan, gene Namık Kemal’in arkadaşlarından ve Yeni Osmanlılardan Kâni Paşazade…
Dönemin koşulları karşısında, lehte ve aleyhte alınan tavırların arkasındaki amacın…
Şura-yı Devlet kurulduğu günlerden başlayarak daima eleştirilere konu olmuştur. Onu…
Bu eleştiriler yanında Şura-yı Devletin toplumda büyük bir itibara sahip olduğu da…
Şura-yı Devletin ilk başkanı Midihat Paşa Sayfa 17…
Yargıtayın esası Divan-ı Ahkam-ı Adliyenin başı Ahmed Cevdet Paşa 10 Mayıs 1868 günü Padişah Abdülaziz’in Şura-yı Devleti Açış Konuşması(32)…
“Çünki bir hükümetin vazifesi her bir ahvalde ahalisinin hukuk-ı hürriyetini muhafaza emrinden ibaret olup ve ahalisi hakkında olan idaresi dahi cebr ve tegallüb suretiyle olmamak lazım gelir ve suret-i cebr ve tegallübde olan idare ise hükümetin hukukunun haricinde birtakım zulüm ve teaddi demek olacağından, bu caiz ve münasip olmadığı gibi, ahalinin hürriyetlerinden fazla olarak daha müsadât itasına dahi ihtiyaç yoktur zannındayım ve zikr olunan hürriyetten dahi murad herkes keyfe mayeşa fiilinde muhtar olup hükümet asla müdahale etmesin manası olmayıp, zira öyle olsa, elbet bir şahsın menafii lâ-cerem aharın hilafında olacağından, artık hayvanat taayyüşü gibi yekdiğerini yemek iktiza eder. Vakıa biri müstefid olur ise onun istifadesi için öbürünün hayatı feda olunmak lazım gelir. Binaenaleyh zata taallük ve ihtisası olan bir menfaat-ı cüziyenin istihsali elbette saire muzır olacağı umur-ı zaruriyeden olduğu gibi herkes menafi-yi zatiye ve mahsusasını umuma ait ve iştimali olan bir menafi-yi külliye ve müştereke dahilinde aramak muvafık-ı insaf ve hakkaniyettir.…
Hasılı bir idarenin her ne kadar usul ve füruunda, kavanin ve nizamatı mühıkk ve müstakim ve adalete mukarin olur ise o kadar vezayifini icra etmiş olur. Zira kaffe-yi âciz ve mazlumînin merci ve zahîri ve medar-ı istinadı olan mahal ancak bab-ı madelettir; yoksa yalnız bab-ı hükümet değildir. Bu babda en ziyade elzem olan hükümetin bir derece kuvvetidir ki, hatta idaresinde mevcut olan bilcümle ahalisinin hukukunu tamamiyle muhafazaya muktedir ola. Bu dahi ahalisinin servet ve memleketinin mamuretiyle hasıldır. Servet-i ahali ve imar-ı memleket kaziyesi ise ahalinin hukuk-ı zatiye ve şahsiyesi ve kaffe-yi emval ve emlaki her bir mefasid ve mezalimden beri olan bir usul ve kavanînin meşruiyeti minelkadîm menafi-yi memleket ve ahali zımnında vaz olunmuş bir kaide-yi mutebere ve mutediledir. Yoksa hukuk-ı şahsiye ve tasarrufiye cihetleriyle âlemin nail olduğu müsaadâta mugayeret ve muhalefeti istilzam eden bir emrin, usul-i meşruiyetini bilmeyerek, hükmetmek ve efrad-ı…
İşte şu emrin telif ve ıslahı ve bu menaatin indifa ve izalesi niyetiyle mücedded ve muntazam bir meclis teşkil ve tertip olunmuştur ve bir de emr-i mutena-yi muhakemat ki, hukuk-ı ibadı, yani emniyet-i can ve ırz ve mal mevadd-ı mühimmesini mihver-i layıkında idare etmek emeliyle ve Divan-ı Ahkam-ı Adliye namıyla bir meclis-i müstakil daha icad olunarak, onunla dahi hükümet-i şer‘iye ve kanuniyenin, hükümet-i icraiyeden tefrıkı esas vaz edilmiştir ve bu babda azaya dahi lazımdır ki, her nevi tebaamızdan müellef olan heyet-i müctemia-i devletimizi vücud-ı vahid hükmünde bilip, devletimizin mazarrat ve menfaatinde ve kaffe-yi ahvalinde halisane ve müttefikane çalışmalıdırlar, ta ki maksud olan istikmal-i refah-ı ahali ve umraniyet-i bilad ve terakkı-yi ulum ve maarif kaziyeleri tamamıyla hasıl ola ve dahi umur-ı diniye ve mezhebiye bahislerine gelince, herkes diniyle mutekıd ve mütedeyyin olur; bu babda ondan bahis yoktur. Şu kadar ki, hangi dinde ve mezhebde olur ise olsun, mademki muhtelit ve müttehid olarak bir vatan ahalisi olmuş olurlar, şu halde taassubat ve mübayenet-i diniye namıyla taabbüdata müteallik olan maneviyatı vesile ederek yekdiğerini tahkir ve husumet etmemeleri lazımdır.…
Hülasa zat-ı maslahatı muktezi ve hükm-i zamana muvafık usul ve nizamatın tadili bir emr-i zaruri olduğu gibi, elyevm Avrupa ahalisinin dahi derece-yi iktidar ve terakkileri şu davaya bir delil-i iknaidir. Hele şu yukarıdan beri zikr olunan tafsilattan garaz, ancak, li-vechillahi hukuk-ı ibadı tayin ve şu yapılmış olan nizamatın vaz‘iyeti ne esas üzerine mübteni olduğunu beyandan ibarettir. Heman Cenab-ı Hakk cümleyi muvaffak buyursun.”
