Dosya olarak kaydet: PDF - TIFF - WORD
Görüntüleme Ayarları:
tazminat davası • rücuan tazminat • direnme kararı • iş kazası • davanın kabulü • işgöremezlik hali • yargılamanın iadesi talebi

Taraflar arasındaki "tesbit" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda;(İzmir ikinci İş Mahkemesi)nce davanın kabulüne dair verilen 23.12.1983 gün ve 1982/230-1983/991 sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay Onuncu Hukuk Dairesi'nin 9.4.1984 gün ve 1984/112-1987 sayılı ilamı ile; (...Davacı, daha önce Kurum tarafından aleyhine açılan rücu tazminat davasında, trafik iş kazasında ölen sigortalının eşi için 305539.33 TL. peşin değerli gelire hükmedildiğini, mahkeme masraflarıyla birlikte bu miktarın 400.000 TL. sıva ulaştığını, kararın kesinleşmesinden sonra hak sahiplerinden eşin evlendiğini, bu miktar tazminatın ödenmesi halinde eşe bağlanan gelirin evlenme nedeniyle kesileceğinden ve giderek kurum ödemediği parayı kendisinden tahsil etmiş olacağından haksız şekilde zenginleşeceğini ileri sürmüş ve borcunun bulunmadığının tesbitine karar verilmesini istemiştir. Önceki rücuan tazminat davasının dayanağını teşkil eden Sosyal Sigortalar Kanununun 26. maddesiyle bu maddenin yollamada bulunduğu aynı Kanunun 22. maddesi uyarınca eşe bağlanan sürekli işgöremezlik geliri -evlenmemek koşulu ile- ömür boyunca devam eder ve hesabedilecek sermaye değerleri toplamı işverenden alınır. Bu olayda davacı işveren, sözü edilen maddeler çevresinde sorumlu tutulmuş ve verilen hüküm kesinleşmiştir. Yargılamanın iadesi gibi, yasal sebepler dışında kesinleşen bir hükmün ortadan kaldırılması veya değiştirilmesi düşünülemez. Sağ kalan eşe bağlanan gelirin kesilmesi durumunda, rücuan tazminat davasında işverenin sorumluluğunu belirleyen ve kesinleşen mahkeme hükmünün ortadan kalkacağı veya değişeceği yolunda ne Sosyal Sigortalar Kanununda nede başka bir yasada herhangi bir hüküm mevcuttur.

Mahkemece açıklanan bu maddi ve hukuki olgular gözönünde bulundurularak davanın kesin hüküm kuralı nedeniyle reddine karar verilmesi gerekirken, yazılı düşüncelerle hüküm tesisi usule ve yasaya aykırıdır....) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Temyiz eden: Davalı vekili.

Hukuk Genel Kurulu'nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Sosyal Sigortalar Kurumu'nun iş kazasında ölen sigortalısının hak sahiplerinden olan eşi Sevim'e ömür boyu gelir bağladığı ve gelirin peşin sermaye değerini daha önce bu davacı aleyhine açmış olduğu rücu davası ile tahsil ettiği, o davanın kesinleştiği uyuşmazlık konusu değildir. Uyuşmazlık, eşin sonradan evlenmesi nedeniyle kurumun geliri kesmesi halinde, evlenme tarihinden sonraki yıllara isabet eden ve davacı tarafından ödenen peşin değerli gelirin Kurum'dan geriye istenebilip istenemeyeceği üzerindedir. Başka bir anlatımla işverinin hükmen ödediği evlenen eş yönünden-miktarı geri istemesi halinde ileri sürülen kesin hüküm; itirazının usul hukuku bakımından geçerli olup olmadığı davada çözümlenmesi gereken asıl sorunu oluşturmaktadır.

Maddi anlamda kesin hükümden sözedilebilmesi için müddeabihte, dava sebebinde ve taraflarda birlik koşullarının hep birlikte gerçekleşmesi gerekmektedir. Olayda müddeabih ve taraf birliğinin varlığından kuşku duyulmamalıdır. Kuşkulu olan yön dava sebebinde birlik bulunup bulunmadığı hususudur. Mahkemenin direnme kararında ileri sürdüğü gerekçe, bu davadaki, dava sebebinin haksız iktisap, önceki davada sebebin ise 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanununun 26. maddesi olduğu, dolayısiyle hukuki sebep birliğinin oluşmaması nedeniyle kesin hükümden söz edilemeyeceği şeklindedir. Önce şu husus belirtilmelidir ki dava sebebi kavramı davanın dayandığı maddi vakıalar olarak kabul edilmektedir. Bu durumda önceki rücu davasının, dava sebebiyle temyize konu edilen davanın sebebinin saptanmasındaki zorunluluk ortadadır. İlk davanın yasal dayanağı 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanununun 26. maddesi olup bu maddenin birinci bendine gelir bağlanırsa bu gelirlerin 22. maddede sözü geçen tarifeye göre hesap edilecek sermaye değerleri toplamının işverenden tahsil edileceği hükme bağlanmıştır. Öte yandan aynı Yasının 23 C-(a) maddesi uyarınca evlenmemiş eşe gelir bağlanacağı öngörülmüştür. Şu hale göre sözü edilen her üç madde gereğince Sosyal Sigortalar Kurumu evlenmemiş eşe ömür boyu bağladığı gelirin sermaye değerini işverenden isteyebilmektedir. Kuruma verilen bu hak yasadan doğmaktadır ve ilk dava üzerinde yasaya uygun olarak verilen hüküm kesinleşmiştir. Bu davada ise özellikle önceki davada mevcut olmayan farklı bir maddi vakıa olarak eşin evlendiğinden söz edilerek önceki kesin hükmün kısmen ortadan kaldırılması istenmektedir. Oysa, kesin hükmün bertaraf edilmesi ya yargılamanın iadesi ya da değişiklik davası ile mümkün olabilmektedir. Bu davanın yargılamanın iadesi davası olmadığı açık bulunduğu gibi değişiklik davası olarak da nitelendirilmesinden söz edilemez. Zira bir davanın değişiklik davası olarak kabulü ve kesin hükmün bu tür dava ile ortadan kaldırılması ancak yasalarda belirlenmiş durumlarda söz konusudur.

Halbuki ne Sosyal Sigortalar Kanununda, ne de diğer yasalarda Kurumun rücu davası yoluyla evlenmemiş eşe ömür boyu bağladığı gelirin peşin değerini işverenden mahkeme hükmü ile tahsil etmesinden sonra eşin evlenmesi üzerine gelirini kesmesi halinde önceden işverenden aldığı meblağın tamamını veya bir kısımlar iade zorunluluğunda bulunduğuna dair bir hüküm bulunmamaktadır.

Öbür yandan evlenme ihtimali, yaşam süresi, gelir artışları gibi durumların saptanması varsayımlara dayanır. Bu itibarla aksi görüşün kabulü halinde aynı yöntemin uygulandığı bütün davalarda, hükmün kesinleşmesinden sonra varsayımla tesbit olunan hususun aksinin gerçekleşmesi durumunda aynı konuda tekrar tekrar davacıların açılmasına olanak sağlanmış olur ki bu hal kesin hükümle güdülen amaca aykırı düşer.

Bütün bu açıklamalara göre Hukuk Genel Kurulu'nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, yazılı gerekçelerle eski hükümde direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

S o n u ç : Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı HUMK. nun 429. maddesi gereğince (BOZULMASINA), birinci görüşmede gerekli çoğunluk sağlanamadığından, 26.3.1986 gününde yapılan ikinci görüşmede oyçokluğu ile karar verildi.

Sigortalı Ali İhsan'ın işkazası sonucu ölmesi üzerine davalı Sosyal Sigortalar Kurumu'nca haksahipleri azasında eşi Sevim'e de ömür boyu yararlanacak biçimde gelir bağlanmış, bağlanan gelirin peşin sermaye değeri davacı aleyhine açılan rücu davası ile talep edilmiş, bu yolda alınan hüküm kesinleşmiş ve infaz dahi edilmiştir. Eş Sevim'in sonradan evlenmesi üzerine bağlanan geliri yasa uyarınca kesilmiş; evlenme tarihi ile muhtemel yaşam süresi azasında kalan süre için rücu davası yolu ile davacıdan tahsil edilen ve fakat evlenme nedeniyle ödenmeyen gelir kesiminin Kurum nezdinde haksız zenginleşme oluşturduğu iddiası ve iadesi gerektiği talebiyle bu dava Kurum aleyhine açılmıştır.

Bu durum, davada çözümlenmesi gereken sorun, kurum yönünden haksız zenginleşme olup olmadığı, olayda kesin hükmün söz konusu ediliş edilemeyeceği, giderek, Kurum'un iade ile mükellef olup olamayacağıdır.

Yüce Genel Kurulun olayda kesin hüküm bulunduğu, o nedenle, iadenin gerekmiyeceği yolundaki çoğunluk kararına aşağıdaki nedenlerle karşıyız.

Her ne kadar, tarafların aynı olması nedeniyle ilk rücu davası ile bu dava arasında, taraf birliği var ise de, ilk davadaki hüküm fıkrası ile, bu davadaki talep karşılaştırıldığı takdirde, müddeabih birliği bulunmadığı anlaşılmaktadır. İlk davadaki hüküm, işkazasında ölen sigortalının evlenmemiş haksahiplerine Kurum'ca bağlanan gelirin peşin sermaye değerinin tahsiline ilişkin iken bu davadaki talep ise, hak sahibi Sevim'in ölünceye kadar gelir almadığı, evlenmesiyle gelirinin kesildiği ve kesilme tarihi ile PMF. cetveline göre saptanan yaşama yaşı arasında, atik gelir ödenmediğinden, alacağı farzolunarak tahsil edilen gelirlerin peşin değerlerinin geri alınmasına ilişkindir,

Bundan başka, iki davada, davaların sebebini oluşturan maddi vakıalar dahi birbirinden tamamen farklıdır. Rücu davasında, işkazasında ölüm nedeniyle gelir bağlanması, bu davada ise, haksahibinin evlenmesiyle, gelirin kesilmesi vakıasına dayanılmıştır. Evlenme ve gelir kesilme vakıası, ilk hükümden sonra meydana gelen yeni vakıalardır. Rücu davasında verilen hüküm anında böyle bir vakıa mevcut değildir. Söz konusu hüküm, bu evlenme vakıasını nazara alabilecek durumda değildir. O anda evlenme vakıası mevcut olmadığından hükmün bunu saptadığı ve kapsadığı düşünülemez. Evlenme vakıası ilk davada incelenmediği gibi evlenme şansı da nazara alınmamıştır. Sayın Prof. Baki Kuru, Hukuk Muhakemeleri Usulü, 4. Bası, Cilt: 4, sayfa 3541'de "Kesin hükümden (önceki hükümden) sonra meydana gelen vakıalara dayanarak yeni bir dava açılması halinde, iki davanın sebepleri aynı değildir. Değişiktir. Çünkü kesin anındaki durumu tesbit eder, hükümden sonraki döneme etkili olamaz. Bu nedenle yeni meydana gelen vakıalara dayanarak açılan ikinci dava, birinci davadaki kesin hükme aykırı düşmez. Davanın dinlenmesi gerekir." demektedir. Davada, haksahibinin evlenmesi ve gelirin kesilmesi vakıaları, hükümden sonra meydana geldiğine göze, bu vakıalar haksız iktisap sonucunu doğurur. Buna bağlı olarak haksız iktisap nedeniyle istirdat davasının dinlenmesi gerekir. Giderek, kesin hüküm ve kesiti yargı durumundan söz edilemez.

Öte yandan, 506 sayılı Kanun madde 23/VII bentte,-hayatın olağan akışına uygun olarak kız çocukları evlendiğinde gelirinin kesileceği, boşandığında tekrar bağlanacağı öngörülmüştür. Yasa koyucu, bu hallerin özelliği itibariyle gelir almanın devamlı olamayacağını, bu sebeple bir kesinlik arzetmediğini öngörmüştür. Kız çocuk evlenip geliri kesildiğinde, kesilme tarihi ile PMF. cetveline göze saptanan yaşama yağı arasındaki dönemde Kurum ödeme yapmayacağı için, ödenecek bir gelirden sözedilemez. O nedenle 26. madde çevresinde bu kesim gelirin peşin sermaye değeri ve bunun tahsili de söz konusu olamaz. Ödenmeyen gelirler için, Kurum'un halefliğinden de bahsedilemez. Evlenen kız çocuğunun Kurumdan gelir bağlanmasını isteme hakkı bulunmadığına göre Kurumun halef olması da söz konusu değildir. Bu nedenle söz konusu dönem için, Kurumun rücu tazminatı davası yolu ile aldığı miktar kendisi bakımından haksız iktisap oluşturur. Hukukun ana kuralları ise, haksız iktisabın oluşmasına engeldir. Anılan nedenlerle, kesin hüküm kapsamına girmeyen işbu menfi tesbit davası, iktisabın haksızlığını ve ödememenin gerekliliğini belirleyecektir. Kaldı ki, ödemediğini bildiği halde, haksız iktisap konusu olan meblağı geri vermemek için, davalı Kurum'un kesin hüküm savunmasını ileri sürmesinin afaki iyiniyet kurallarıyla bağdaşmayacağı da düşünülmelidir. Bütün bu sebeplerle, davanın dinlenilmesi ve kabulü gerekir. Sayın çoğunluğun, kesin yargı nedeniyle davanın dinlenemeyeceğine ilişkin görüş ve kabulüne yukarıdaki nedenlerle karşıyız.

Servet ÇOLAKOĞLU Teoman OZANOĞLU

10. Hukuk Dairesi 10. Hukuk Dairesi

Başkanı Üyesi

Yılmaz DARENDELİOĞLU

10. Hukuk Dairesi

Üyesi