Dosya olarak kaydet: PDF - TIFF - WORD
Görüntüleme Ayarları:
direnme kararı • yargılamanın iadesi talebi • iş kazası • davanın kabulü

Taraflar arasındaki "alacak" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; (Eskişehir İş Mahkemesi)nce davanın kabulüne dair verilen 24.3.1983 gün ve 373-88 sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay Onuncu Hukuk Dairesi'nin 25.4.1983 gün ve 2008-2113 sayılı ilamiyle: (...Önceki hükümle oluşan kesin yargı durumuna aykırı olarak yazılı şekilde hüküm verilmiş bulunması usule ve yasaya aykırıdır...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Temyiz eden: Davalı SSK. Vekili.

Hukuk Genel Kurulu'nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Sosyal Sigortalar Kurumu'nun iş kazasında ölen sigortalısının hak sahiplerinden olan kız çocuğuna ömür boyu gelir bağladığı ve gelirin peşin sermaye değerini daha önce bu davacı aleyhine açmış olduğu rücu davası ile tahsil ettiği, o davanın kesinleştiği uyuşmazlık konusu değildir. Uyuşmazlık, kız çocuğunun sonradan evlenmesi nedeniyle Kurum'un geliri kesmesi halinde, evlenme tarihinden sonraki yıllara isabet eden ve davacı tarafından ödenen peşin değerli gelirin Kurum'dan geriye istenebilip istenemeyeceği üzerindedir. Başka bir anlatımla işverenin hükmen ödediği evlenen kız çocuğu yönünden miktarı geri istemesi halinde ileri sürülen kesin hüküm itirazının usul hukuku bakımından geçerli olup olmadığı davada çözümlenmesi gereken asıl sorunu oluşturmaktadır.

Bilindiği gibi maddi anlamda kesin hükümden sözedilebilmesi için müddeabihte, dava sebebinde ve taraflarda birlik koşullarının hep birlikte gerçekleşmesi gerekmektedir. Olayda müdeabih ve taraf birliğinin varlığından kuşku duyulmamalıdır. Kuşkulu olan yön, dava sebebinde birlik bulunup bulunmadığı hususudur. Mahkemenin direnme kararında ileri sürdüğü gerekçe, bu davadaki, dava sebebinin haksız iktisap, önceki davada sebebin ise 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanununun 26. maddesi olduğu, dolayısiyle hukuki sebep birliğinin oluşmaması nedeniyle kesin hükümden söz edilemeyeceği şeklindedir. Önce şu husus belirtilmelidir ki dava sebebi kavramı davanın dayandığı maddi vakıalar olarak kabul edilmektedir. Bu durumda, önceki rücu davasının dava sebebiyle temyize konu edilen davanın sebebinin saptanmasındaki zorunluluk ortadadır. İlk davanın yasal dayanağı 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanununun 26. maddesi olup bu maddenin birinci bendinde gelir bağlanırsa bu gelirlerin 22. maddede sözü geçen tarifeye göre hesap edilecek sermaye değerleri toplamının işverenden tahsil edileceği hükme bağlanmıştır. Öte yandan aynı Yasanın 23, C (a) maddesi uyarınca evlenmemiş kız çocuklarına ömür boyu gelir bağlanacağı öngörülmüştür. Şu hale göre sözü edilen her üç madde gereğince Sosyal Sigortalar Kurumu evlenmemiş kız çocuğuna ömür boyu bağladığı gelirin sermaye değerini işverenden isteyebilmektedir. Kuruma verilen bu hak yasadan doğmaktadır ve ilk dava üzerinde yasaya uygun olarak verilen hüküm kesinleşmiştir. Bu davada ise özellikle önceki davada mevcut olmayan farklı bir madde vakıa olarak kız çocuğunun evlendiğinden söz edilerek önceki kesin hükmün kısmen ortadan kaldırılması istenmektedir. Oysa kesin hükmün bertaraf edilmesi ya yargılamanın iadesi ya da değişiklik davası ile mümkün olabilmektedir. Bu davanın yargılamanın iadesi davası olmadığı açık bulunduğu gibi değişiklik davası olarak da nitelendirilmesinden söz edilemez. Zira bir davanın değişiklik davası olarak kabulü ve kesin hükmün bu tür dava ile ortadan kaldırılması ancak yasalarda belirlenmiş durumlarda söz konusudur.

Halbuki ne Sosyal Sigortalar Kanununda, ne de diğer yasalarda Kurum'un rücu davası yoluyla evlenmemiş kız çocuklarına ömür boyu bağladığı gelirin peşin değerini işveren'den mahkeme hükmü ile tahsil etmesinden sonra kız çocuğunun evlenmesi üzerine gelirini kesmesi halinde önceden işverenden aldığı meblağın tamamını veya bir kısmını iade zorunluluğunda bulunduğuna dair bir hüküm bulunmamaktadır.

Öbür yandan evlenme ihtimali, yaşam süresi, gelir artışları gibi durumların saptanması varsayımlara dayanır. Bu itibarla aksi görüşün kabulü halinde aynı yöntemin uygulandığı bütün davalarda, hükmün kesinleşmesinden sonra varsayımla tesbit olunan hususun aksinin gerçekleşmesi durumunda aynı konuda tekrar tekrar davaların açılmasına olanak sağlanmış olur ki bu hal kesin hükümle güdülen amaca aykırı düşer.

Bütün bu açıklamalara göre Hukuk Genel Kurulu'nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, yazılı gerekçelerle eski hükümde direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

Sonuç: Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı HUMK. nun 429. maddesi gereğince (BOZULMASINA), ilk görüşmede çoğunluk sağlanamadığı için, 16.10.1985 gününde yapılan ikinci görüşmede oyçokluğu ile karar verildi.

KARŞI OY YAZISI

Sigortalı Ali, işkazasında ölmüş, kızı Havva'ya Sosyal Sigortalar Kurumu gelir bağlamış ve Havva ölünceye kadar gelirden yararlanacakmış gibi, bu gelirin peşin sermaye değerinin işverenden tahsili-için rücu davası açmış ve hüküm almış, bu hüküm kesinleşmiş ve infaz edilmiştir.

Oysa; Havva sonradan evlenmiş ve geliri kesilmiştir. Evlenmeyi takiben devre başından itibaren, P.M.F. tablosuna göre saptanan Havva'nın muhtemel ölüm tarihi arasındaki dönemde, Kurum hiçbir gelir ödemesi yapmadığı halde bunların peşin sermaye değerini; söz konusu rücu davası ile peşinen tahsil ederek tamamen haksız bir iktisapta bulunduğu için davacı, bu meblağın Sosyal Sigortalar Kurumu'ndan istirdadı konusunda işbu davayı açmış bulunmaktadır.

Yerel mahkeme davayı kabul etmiş, Özel Daire, kesin yargı durumu oluştu, buna aykırı olarak tahsile karar verilemez diye kararı bozmuş, yerel mahkeme direnmiş, sayın çoğunluk Özel Dairenin görüşünü benimseyerek direnme kararını tekrar bozmuştur. Bu karara aşağıdaki gerçeklerle karşıyız:

Her ne kadar, tarafların aynı olması nedeniyle bu davalar arasında, taraf birliği var ise de, ilk davadaki hüküm fıkrası ile, işbu davadaki talep karşılaştırıldığı takdirde, müdeabih birliği bulunmadığı anlaşılmaktadır. İlk davadaki hüküm, işkazasında ölen sigortalının evlenmemiş hak sahibine Kurumca bağlanan gelirin peşin sermaye, değerinin tahsiline dair iken, iş bu davadaki talep, hak sahibi Havva'nın ölünceye kadar gelir almadığı, evlenmesiyle gelirinin kesildiği ve kesilme tarihi ile P.M.F. cetvelindeki yasama yaşı arasında, artık gelir ödenmediğinden, alacağı farzolunarak tahsil edilen gelirlerin peşin değerlerinin geri alınmasına ilişkindir.

Bundan başka, davaların sebebini oluşturan maddi vakalarda tamamen farklıdır.

İlk davada olan rücu davasında, işkazasında ölüm nedeniyle gelir bağlanarak harcama yapılması vakıası, işbu davada ise, hak sahibinin evlenmesiyle, gelirin kesilmesi vakıasına dayanılmış bulunmaktadır. Evlenme ve gelir kesilme vakıası, ilk hükümden sonra meydana gelen yeni vakıalardır. Hüküm anında böyle bir vakıa mevcut değildir. Hüküm, bu evlenme vakıasını nazara alabilecek durumda değildir. Hüküm anında, evlenme vakıası mevcut olmadığından bunu saptadığı ve kapsadığı düşünülemez.

Nitekim Sayın Prof. Baki Kuru, Hukuk Muhakemeleri Usulü, 4. Baskı, cilt: 4, sh. 3541'de "Kesin hükümden (önceki hükümden sonra) meydana gelen vakıalara dayanarak yeni bir dava açılması halinde, iki davanın sebepleri aynı değildir, değişiktir. Çünkü kesin, hüküm ancak hüküm anındaki durumu tesbit eder, hükümden sonraki döneme etkili olamaz. Bu nedenle yeni meydana gelen vakıalara dayanarak açılan ikinci dava, birinci davadaki kesin hükme aykırı düşmez. Davanın dinlenmesi gerekir" demektedir. Burada hak sahibinin evlenmesi ve gelirin kesilmeği vakıaları, hükmünden sonra meydana geldiğine göre, bu vakıalar haksız iktisap sonucunu doğurduğundan, işbu haksız iktisap nedeniyle istirdat davasının dinlenmesi gerekirdi. Bu nedenle, burada kesin hüküm ve kesin yargı durumu yoktur.

Öte yandan, 506 sayılı Kanunun madde 23/VII bentde, hayatın olağan akışına paralel olarak. Kız çocuklarının evlendiğinde gelirin kesileceği, boşanırsa tekrar bağlanacağı öngörülmüştür. Yasa koyucu, bu işlerin özelliği itibariyle gelir almanın devamlı olamayacağını, birkesinlik arzetmediğini öngörmüştür. Kız çocuk evlenipte geliri kesilince, kesilme tarihi ile P.M.F.'deki yasama yaşı arasındaki dönemde Kurum hiçbir gelir ödemeyeceğinden dolayı, ödenecek bir gelir mevcut değildir ve madde 26 çevresinde bu gelirin peşin sermaye değeri ve bunun tahsili de söz konusu olamaz. Sonradan ortaya çıkan evlenme ve aylık kesme olguları karşısında, tahsil edilecek bir hak ve matrah yoktur. Ödemediği gelirler için, Kurum hak sahibinin halefi olamaz. Evlenme olgusu karşısında, kız çocuğunun Kurumdan gelir bağlanmasını isteme hakkı bulunmadığına göre, Kurum'un hak sahibinin hakkı olmayan böyle bir konuda, ona halef olması da düşünülemez. O halde, söz konusu dönem için, Kurumun rücu tazminatına hüküm almış ve tahsil etmiş olması, tam bir haksız iktisaptır. Hukukun hikmeti vücudu, haksız iktisaba yol açmak değildir, işte, kesin hüküm kapsamına yukarıdaki nedenlerle girmeyen işbu istirdat davası, iktisabın haksızlığını ve geri almanın gerekliliğini belirleyecektir. Kaldı ki, ödemediğini bildirdiği halde, haksız iktisap konusu meblağı, geri vermemek için, davalı Kurum'un kesin hüküm savunması ileri sürmesinin, afaki iyi niyet kurallarıyla da bağdaşmayacağı düşünülmelidir. Bütün bu nedenlerle, işbu geri alma davasının dinlenilmesi ve kabulü gerekir. Sayın çoğunluğun, kesin yargı nedeniyle davanın dinlenemeyeceğine ilişkin görüş ve kabulüne yukarıdaki nedenlerle karşıyız.

Teoman OZANOĞLU Orhan YALÇINKAYA

10. Hukuk Dairesi Üyesi 10. Hukuk Dairesi Üyesi