İşkence Yasağı
AİHS Madde 3
Sayfa 134 Sayfa 1353. Valiulienė v. Litvanya
26 Mart 2013, Başvuru No: 33234/07
Araş. Gör. Baran Kızılırmak*
AİHM (İkinci Daire): Guido Raimondi (Başkan), Danutė Jočienė, Dragoljub Popović, András Sajó, Işıl Karakaş, Paulo Pinto de Albuquerque, Helen Keller.
[AİHS m. 3, 8]
Karar: Ev içi şiddet, kadına karşı şiddet, aile içi şiddet, devletin pozitif yükümlülüğü, ev içi şiddetin kovuşturulmasında kamu yararı, devletin üçüncü kişilerin fiilinden sorumluluğu, ev içi şiddette cezasızlık.
Yargıç Pinto de Albuquerque’nin mutabık görüşü: Sözleşme’nin toplumsal cinsiyet rollerine uygun yorumu, ev içi şiddette gözden geçirilmiş Osman testi, ev içi şiddette devletin pozitif yükümlülüğü ve kadının savunmasız konumu, ev içi şiddeti re’sen kovuşturmanın önemi, KKAOKS.
İlgili Türk Hukuku: İstanbul Sözleşmesi, 6284 sayılı Kanun, koruyucu ve önleyici tedbirler, Anayasa Mahkemesi’nin yaklaşımı: ev içi şiddeti kişinin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkı ile aile ve özel yaşamına saygı hakkı bağlamında ele alması, mevzuattan ve uygulamadan doğan cezasızlık.
1. Olaylar, Ulusal Yargılama Süreci ve Karar
1.1 Olaylar ve Ulusal Yargılama Süreci
Başvuru, Litvanya Devleti’nin başvurucuyu, birlikte yaşadığı partnerinin uyguladığı (ev içi) şiddete karşı koruyamaması ve ceza soruşturmalarının başvurucudan kaynaklanmayan nedenlerle sonuçsuz kalması sonucunda failin cezasız kalması nedeniyle AİHS’nin 3. maddesinde düzenlenen işkence yasağının ihlâl edildiği iddiasına ilişkindir. Bununla birlikte başvurucu başlangıçta Sözleşme’nin 6. ve 13. maddelerinin ihlâl edildiğini ileri sürmüşse de, AİHM başvurucunun şikâyetlerini 3. ve 8. maddeleri kapsamında değerlendirmiştir. Sayfa 136
Başvurucu, 1976 doğumlu olup, Litvanya vatandaşıdır. 3 Ocak – 4 Şubat 2001 tarihleri arasında birlikte yaşadığı Belçika vatandaşı partneri tarafından (dördü hakkında hekim raporu olmak üzere) beş kez fiziksel şiddete uğradığını ileri sürmüştür (para. 6-9).
14 Şubat 2001 tarihinde başvurucu, söz konusu suçlarla ilgili partneri J.H.L. ve D.D’ye şahsi dava (özel soruşturma) açılması amacıyla ulusal mahkemeye başvurmuştur. 21 Ocak 2002’de ulusal mahkeme, J.H.L.’nin mahkemeye gelmemesi üzerine; dosyanın incelenmesinin gecikmemesi için savcıya, J.H.L. hakkında kamu davası kapsamında soruşturma başlatma emri vermiştir. 1 Şubat 2002’de soruşturmacı polis görevlisi D.D, Litvanya eski ceza yasasının ilgili hükmüne göre, sistematik olarak hafif fiziksel şiddet uygulama suçundan soruşturmaya başlatmıştır. Ancak J.H.L.’nin yine mahkemeye gelmekten kaçınması nedeniyle soruşturmaya birçok defa ara verilmiş; başvurucu her birine itiraz etmiştir (para. 9-16).
Soruşturmada, polislerin başvurucunun evine iki defa gittiği, fakat fiziksel şiddete ilişkin bir şikâyette bulunulmadığı; yalnızca eve girmeye izin vermeme, hakaret gibi fiillerin gerçekleştiği tespit edilmiştir. Bu nedenle 2002 Aralık’ında soruşturmacı, yeterli delilin mevcut olmadığına karar verse de; başvurucunun itirazı üzerine savcı bu kararı bozmuştur. Ancak 21 Ocak 2003’te aynı nedenlerle soruşturmacı, soruşturmaya devam etmeme kararı almış; savcı bu kararı 10 Şubat 2003’te onamıştır (para. 16-19).
Başvurucunun temyiz talebi doğrultusunda, yeterli araştırma yapılmadığı gerekçesiyle 9 Şubat 2004’te soruşturmaya devam edilmesine karar verilmiş; önceki soruşturmacı D.D. tarafsız olmadığı ve soruşturmayı uzattığı gerekçesiyle dosyadan alınmıştır (para. 19-20).
10 Haziran 2005’te savcı, başvurucunun gerçekten fiziksel şiddete uğradığı sonucuna ulaşsa da; ceza yasasının 2003 yılında değişmesi sonucunda hafif fiziksel yaralanmaların artık şahsi dava kapsamında değerlendirilmesi ve olayda soruşturmanın devamında kamu yararı bulunmaması (kamusal önemi haiz olmaması) nedeniyle, soruşturmaya devam etmeme kararı almıştır (para. 21).
Başvurucu bu karara karşı temyiz talebinde bulunarak; dört yıl önce zaten şahsi dava açtığını, ancak yargıcın dosyayı kamu davası kapsamında savcıya ilettiğini belirtmiştir. Bu doğrultuda savcının yeni yasa yürürlüğe girdikten sonra bile dosyaya şahsi dava olarak devam edilmesi gerektiğine dair başvurucuyu bilgilendirmediği gibi, bundan iki yıl sonra soruşturmaya devam etmeme kararı aldığını, soruşturmanın süreç boyunca geciktirildiğini ve J.H.L.’nin bu sayede cezasız kaldığını; ayrıca ilgili suç için zamanaşımının Sayfa 137 da yaklaştığını ifade etmiştir. Fakat başvurucunun temyiz talepleri yeni ceza yasası uyarınca kesin olarak reddedilmiştir (para. 22-26).
Başvurucu bunun üzerine, yeni ceza yasasına göre J.H.L. hakkında şahsi dava açılması için başvuruda bulunmuşsa da, hükme göre dava zamanaşımı bir yıl olduğundan başvurusu 15 Aralık 2005’te reddedilmiştir. Başvurucunun itirazı üzerine 4 Ocak 2006’da Bölge Mahkemesi ilgili hükmü yeniden yorumlayarak, zamanaşımının beş yıl olarak uygulanması gerektiğine karar vermiştir; ancak 4 Şubat 2006’da bu süre de dolduğundan soruşturma açılmamıştır (para. 26-31).
Başvurucu olayların hemen ardından şikâyette bulunduğunu; ancak yetkili mercilerin ihmali nedeniyle soruşturmanın gereksiz yere uzadığı ve hem yeni yasanın yürürlüğe girmesi hem de zamanaşımının dolması sebebiyle J.H.L.’nin eylemlerinin gerektiği gibi soruşturulmadığını belirterek temyiz talebinde bulunmuşsa da, 8 Şubat 2007’de Bölge Mahkemesi zamanaşımı nedeniyle talebi reddetmiştir (para. 31-32).
1.2 Başvuru Tarihi ve AİHM’deki Süreç
Başvurucu Loreta Valiulienė, iç hukuk yollarından sonuç alamaması üzerine, AİHS’nin (Sözleşme) 34. maddesine dayanarak 11 Temmuz 2007’de AİHM’ye bireysel başvuruda bulunmuştur. 7 Mart 2011’de Mahkeme, Sözleşme’nin m. 29(1) hükmüne uygun olarak başvuruyu kabul edilebilirliğine karar vererek Litvanya Devleti hükümetine iletmiştir. 1 Eylül 2011’de hükümet tek taraflı olarak 8. maddenin ihlâl edildiğini kabul etmişse de 5 Haziran 2012’de bu kabul Mahkemece reddedilmiştir (para. 1, 4, 5).
Ayrıca başvurucu, başlangıçta ulusal makamların partnerinin eylemlerini araştırmada yetersiz kaldığından ve sürecin fazla uzadığından bahisle Sözleşme’nin 6. ve 13. maddelerinin ihlâl edildiğini ileri sürmüşse de; Mahkeme başvurucunun şikâyetlerinin hukuki bağlamda 3. ve 8. maddeler altında değerlendirilmesinin uygun olduğuna karar vermiştir (para. 42-43).
1.3 Tarafların İddiaları
Başvurucu, birlikte yaşadığı partneri tarafından uğradığı fiziksel şiddetin AİHM’nin içtihatlarına göre 3. maddenin uygulama alanına girecek düzeyde olduğunu belirterek; yalnızca fiziksel değil; aynı zamanda zihinsel ızdırap, aşağılama ve devamlı korku hali oluşturduğunu da ifade etmiş ve Litvanya Devleti’nin ev içi şiddeti cezalandırma konusundaki AİHS’nin 3. maddesinden doğan pozitif yükümlülüğünü yerine getirmediğini ileri sürmüştür. Bu iddiasında, yetkili mercilerin kendisini etkili olmayan özel hukuk yollarına başvurmaya yönelttiğini; ceza soruşturmasının ise kendisinden Sayfa 138 kaynaklanmayan nedenlerle işletilmediğini ifade etmiş; ayrıca Devletin ev içi şiddet vakıalarını soruşturmaktaki isteksizliğinin failleri cezasız bırakarak bu suça zemin hazırladığını belirtmiştir. Başvurucu alternatif olarak, ceza muhakemesi mekanizmalarının etkisiz olması nedeniyle devletin AİHS’nin 8. maddesinden doğan pozitif yükümlülüğünü yerine getirmediğini ileri sürmüştür (para. 52-53).
Litvanya Devleti savunmasında, başvurucunun şiddete uğradığına ilişkin iddialarının yeterli delille desteklenmediğini, hekim raporlarının uygun şekilde düzenlenmediğini, fiziksel yaralanmalarının önemsiz seviyede olduğunu, polisin eve geldiği zamanlarda dahi fiziksel şiddete ilişkin bir beyanda bulunulmadığını belirtmiştir. Bu nedenle şiddetin Sözleşme’nin 3. maddesinin uygulanması için gereken asgari düzeye ulaşmadığını ileri sürmüştür. (para. 54-61)
Savunmada ayrıca, başvurucunun ceza soruşturması dışındaki tazminat gibi özel hukuk araçlarına yahut “kriz merkezi/ sığınma evi (women’s crisis center)” gibi birimlere başvurabileceği beyan edilmiştir. Litvanya Devleti ev içi şiddetin 3. madde uyarınca devletin pozitif yükümlülüğünü doğurmayacağını belirtmiştir. Ayrıca başvurucunun sırf cinsiyeti, toplumsal statüsü veya yaşı nedeniyle otomatik olarak hassas grupta görülemeyeceği; ekonomik olarak partnerine bağımlı olmadığı, eğitimli ve bağımsız biri olduğu; J.H.L. ile sorunlar yaşadıktan sonra (daha sonradan evlendiği) başka bir adamla ilişkiye başladığı ileri sürülmüştür (para. 58-60).
Devletin 3. ve 8. madde açısından pozitif yükümlülüğüne ilişkin olarak, ceza soruşturmasının gereğinden fazla uzadığını ve olayın yeterince aydınlatılmadığını kabul ederek, davanın zamanaşımına uğramasının üzücü olduğunu belirtmiş ve tek taraflı olarak 8. maddenin ihlâl edildiğini kabul etmiştir. Son olarak Litvanya Devleti, ev içi şiddetin kamusal önemi haiz olması ve mağdurların daha elverişli bir konuma alınmaları konularında geleceğe yönelik niyetini ifade etmiştir (para. 61-62).
1.4 Mahkeme’nin Değerlendirmesi ve Kararı
Mahkeme, kabul edilebilirlik yönünden yaptığı incelemede; başvurucunun beş kez tehdit ve şiddete maruz kalması sonucunda uğradığı psikolojik yıkım, korku ve yardımsız kalma duygusunun boyutu; başvurucunun fiziksel şiddete uğradığının hem hekim raporlarında hem de Litvanya adli mercilerinin esasa ilişkin değerlendirmelerinde onaylanmasını dikkate alarak, 3. maddenin uygulanması için gereken asgari düzeyin sağlandığını tespit etmiştir. Bununla birlikte, muhalefet şerhi yazan Yargıç Danutė Jočienė, çok hafif bedensel yaralanmaların insanlık dışı, aşağılayıcı veya kötü muamele Sayfa 139 kabul edilemeyeceğini; bu nedenle başvurunun 3. madde kapsamında değil, 8. madde kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini belirtmiştir (para. 64-72).
Mahkeme, ev içi şiddet suçlarının kamusal önemi haiz olduğunu belirtmiş; ancak başvurucunun yalnızca kadın olması nedeniyle ev içi şiddet konusunda otomatik olarak savunmasız gruba mensup olduğunu kabul etmemiştir. İç hukuktaki özel hukuk yollarının tüketilmemesine ilişkin yaptığı incelemede, ev içi şiddet vakıalarındaki cezasızlığı sorunun kaynağı olarak değerlendirmiş; bu durumun ancak ceza mahkemelerinde çözülebileceğini belirterek aynı amaca hizmet eden yollardan birinin seçilmesini yeterli gördüğünü hatırlatmıştır. Bu doğrultuda 3. madde ve -aynı olgulara dayandığından- 8. maddeye ilişkin başvurunun kabul edilebilir olduğuna karar vermiştir (para. 69-70).
Esas açısından yaptığı incelemede, 3. maddenin uygulanmasında devletin özel kişilerin fiilinden sorumluluğunun doğması açısından; Sözleşme’nin 1. maddesi uyarınca Taraf Devletler ilgili hak ve özgürlüklerin kullanılmasını sağlamayı taahhüt ettiğinden, ev içi şiddet konusunda etkili ceza hukuku araçlarıyla caydırıcılığı sağlaması; önleme, bastırma ve cezalandırma görevlerini yerine getirmesi gerektiğini tespit etmiştir (para. 74-75).
Mahkeme Litvanya’nın hem eski hem de yeni ceza yasasının hafif fiziksel yaralamaları kovuşturma açısından yeterli etkililiğe sahip olduğunu tespit etmiştir (para. 78).
Mahkeme’ye göre başvurucu uğradığı fiziksel şiddete ilişkin adli mercilere gerekli ve yeterli bilgileri sağlamış; şahsi dava açılması amacıyla olayın hemen ardından ilgili mercilere başvurmuş; ancak soruşturma gereksiz yere uzamış, birkaç kez ara verilmiştir. Buna karşın başvurucu soruşturmanın sürdürülmesi için hukuki yollarla büyük bir kararlılık göstermiştir. Ayrıca, ceza yasasının değişerek ilgili suçun şahsi dava kapsamına girmesinden iki yıl sonra savcının dosyaya devam etmeme kararı alması, başvurucuyu en başa döndürmüş ve neticede suç zamanaşımına uğramıştır (para. 79-85).
Mahkeme, Taraf Devletin 3. maddeye uyumunu değerlendirirken ilgili araçların seçimini takdir marjı kapsamında ele alsa da; ceza yaptırımının amaçlarından birinin failin daha fazla zarar vermesinin engellenmesi olduğunu belirterek, olaydaki gibi ceza yargılamasının yetkili mercilerin kusurundan kaynaklanarak zamanaşımı nedeniyle sona ermesini 3. maddenin ihlâli olarak değerlendirmiştir. Bu doğrultuda ayrıca 8. maddenin ihlâlini incelememiş ve Litvanya Devleti’nin 8. maddenin ihlâline ilişkin tek taraflı bildirimini kabul etmemiştir (para. 85-87). Sayfa 140
Sonuç olarak Mahkeme:
a. Oybirliğiyle başvurunun kabul edilebilir olduğuna,
b. Altıya karşı bir oyla Sözleşme’nin 3. maddesinin ihlâl edildiğine,
c. Altıya karşı bir oyla Sözleşme’nin 8. maddesine ilişkin iddiaları incelemeye gerek olmadığına,
d. Oybirliğiyle Litvanya Devleti’nin başvurucuya 5.000 avro ödemesine ve başvurucunun geri kalan tazminat talebinin reddine karar vermiştir (para. 22-23). Sayfa 141
2. Yargıç Pinto de Albuquerque’nin Mutabık Görüşü
Valiulienė başvurusunda AİHM, yakıcı bir sorun olan ev içi şiddet ile tekrar karşı karşıya kalmaktadır. Sözlü suiistimal ve ağır olmayan fiziksel yaralama gibi daha hafif şiddet biçimlerinin yasal boyutu, bu kötü muamele biçiminin soruşturulmasıyla ilgili kamu yararını kabul etmeme ve ceza davasının zamanaşımı nedeniyle nihai olarak reddi, bu kararın çoğunluk tarafından doğru şekilde ele alınmayan temel hukuki sorunları gündeme getirecek biçimde emsal karar sayılması için gerekli tüm koşulları sağlamaktadır. Bütün saygımla belirtmek isterim ki, Mahkeme heyetinin çoğunluğu bazı açılardan çok fazla şey söylediyse de diğer açılardan yetersiz kalmıştır. Bu nedenle kararın etkin kısmına katılacak biçimde oy kullandım; ancak temel hareket noktasına katılamamaktayım.
Bir İnsan Hakkı İhlâli Olarak Ev İçi Şiddet
1979 Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Sözleşme (KKAOKS), kadına yönelik şiddeti değil; hem kamusal hem de özel alanda kadınlara yönelik ayrımcılığı önlemeyi amaçlamıştır.(1) 1984 yılında BM Ekonomik ve Sosyal Komitesi ev içerisinde şiddete ilişkin 1984/14 sayılı kararı almıştır. Bu karara dayanarak, BM Genel Kurulu bir yıl sonra ev içi şiddete ilişkin 40/36 sayılı kararı kabul ederek, devletleri ev içi şiddeti önlemek ve mağdurlarına uygun yardımı sağlamak amacıyla acil olarak özel tedbirleri almaya davet etmiştir. 1990 yılında BM Genel Kurulu, Sayfa 142 kamuoyuna hitap ederek ve ev içi şiddeti gerekirse cezai yaptırımla karşılamaya yönelik 45/114 sayılı kararı almıştır. 1993 yılında BM Genel Kurulu Kadına Karşı Şiddetin Ortadan Kaldırılması Bildirisi’nde(2) kadına yönelik şiddet; ister kamusal ister özel yaşamda olsun bu tür eylemlerle tehdit etme, zorlama veya özgürlükten keyfi olarak yoksun bırakma dahil olmak üzere, kadınlara fiziksel, cinsel veya psikolojik zarar veya acı verme sonucunu doğuran veya bu sonucu doğurması muhtemel olan, cinsiyete dayalı her türlü şiddet eylemi olarak tanımlanmış ve Devletleri kadınlara karşı şiddet eylemlerini -bu eylemler ister Devlet ister özel kişilerce işlenmiş olsun- önleme, araştırma ve cezalandırma konusunda gerekli özeni göstermeleri konusunda yükümlü kılmıştır. İlk defa uluslararası bir belge, kadına yönelik şiddeti bir insan hakkı ihlâli olarak nitelendirmiş ve gerekli özen yükümlülüğünü (due diligence); kadınların fiziksel bütünlük ve psikolojik iyi olma haklarının önlenmesi ve korunması için uygulanması gereken standart olarak resmen benimsemiştir. Aynı yıl Amerikan Devletleri Örgütü Genel Kurulu, Devletlerin cinsiyete dayalı şiddetin ortadan kaldırılmasına ilişkin görevlerini ortaya koyan, Kadınlara Karşı Şiddetin Önlenmesi, Cezalandırılması ve Ortadan Kaldırılmasına Yönelik Amerikalılararası Sözleşmesi’ni (Belém do Pará Sözleşmesi) kabul etmiştir.(3) 1995 yılında Dördüncü Dünya Kadın Konferansı, kadına yönelik şiddetin ortadan kaldırılmasını on iki stratejik hedefinden biri haline getirmiş ve Devletler ile Devlet dışı aktörler tarafından atılması gereken somut eylemler önermiştir. BM İnsan Hakları Komitesi’nin Erkek ve Kadınların Eşit Haklara Sahip Olmasına Dair 28 Sayılı Genel Yorumu, Uluslararası Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi’nin 3. maddesini Devletlerin, hem erkek hem de kadınlara eşit olarak, hem kamu hem de özel sektörde Sözleşme’de öngörülen tüm haklardan yararlanmalarını sağlamak amacıyla proaktif davranışı gerektirmesi şeklinde değerlendirmiş ve Sözleşme’nin 7. ve 24. maddeleriyle uyumunu belirlemek üzere Taraf Devletleri, ulusal Sayfa 143 yasalar ile kadınlara karşı ev içi ve diğer şiddet türleriyle ilgili uygulamalar hakkında bilgi vermeleri gerektiğini belirtmiştir.(4) Aynı yıl, Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılması Komitesi, yayınladığı 25 numaralı Genel Tavsiye Kararı’nda ırk ayrımcılığının cinsiyet temelli boyutlarına değinmiş ve ırk ayrımcılığının belirli türlerinin kadınları erkeklerden daha yoğun biçimde etkilediğini ifade etmiştir. Dünya Sağlık Örgütü 2002 yılında, Şiddet ve Sağlık konulu ilk Dünya Raporu’nda bir insan hakkı ihlâli olarak ev içi şiddete verilen tepkileri, bunun sağlıksal ve ekonomik sonuçlarını tartışmıştır. 2003 yılında; evlilikte eşit olmayan haklar, poligami, olumsuz medya çalışmaları ve kadınlara ikinci sınıf yurttaş muamelesi içeren geleneksel ve dinî uygulamalar gibi kadına karşı şiddetin yeni yapısal ve ekonomik türlerini içeren Afrika İnsan ve Halkların Hakları Þartı’na Ek Afrika Kadın Hakları Protokolü kabul edilmiştir. 2005 yılında Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Komitesi, Erkek ve Kadınların Tüm Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklardan Eşit Biçimde Yararlanmasına İlişkin 16 Sayılı Genel Yorumu’nu yayınlamıştır. Bu metinde cinsiyet temelli ayrımcılığın ekonomik, sosyal ve kültürel haklar dahil olmak üzere hak ve özgürlükleri eşit biçimde kullanmayı engelleyen bir ayrımcılık türü olduğu belirtilmiş; taraf Devletlerin kadın ve erkeklere yönelik şiddeti ortadan kaldırmak üzere gerekli tedbirleri alması gerektiği ifade edilmiş ve çoğunluğu kadın olan ev içi şiddet mağdurlarına fiziksel, zihinsel ve duygusal zararları için güvenli barınma, telafi ve tazminat erişimini sağlamanın yanı sıra, gerekli özeni göstererek; özel kişiler aracılığıyla onlara karşı şiddet eylemlerini önleme, araştırma, arabuluculuk yürütme, cezalandırma ve zararın tazminini sağlama faaliyetlerini yürütmesi gerektiği belirtilmiştir. 20 Ocak 2006 tarihli üçüncü raporunda, kadına karşı şiddet özel raportörü Yakın Ertürk, “Devletleri kadına karşı şiddet konusunda önleme ve tepki gösterme konusunda gerekli özeni göstermeye yükümlü kılan” bir uluslararası teamül hukuk kuralı olduğunu belirtmiştir.(5) 2008 yılında AB Sayfa 144 Bakanlar Konseyi, ““Kadınlara Ve Kızlara Yönelik Şiddet Ve Onlara Yönelik Her Türlü Ayrımcılığa Karşı Mücadele İlkeleri”ni kabul etmiştir. 23 Nisan 2010 tarihli ilk raporunda Kadına Karşı Şiddet Özel Raportörü Rashida Manjoo, mağdurlara uygun tazminat sağlama yükümlülüğünün, kadınların hem ceza hem de medeni hukuk çarelerine erişme haklarının sağlanmasını ve şiddet mağdurları için etkili koruma, destek ve rehabilitasyon hizmetlerinin kurulmasını içerdiğini belirtmiştir.(6) Son olarak 2011 yılında, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, Kadına Yönelik Şiddetin ve Ev İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Sözleşme’yi kabul etmiştir. Bu sözleşme yalnızca iki kavramı ayırmakla kalmamış; aynı zamanda ev içi şiddet mağdurlarının içine şiddet davranışlarına maruz kalan gerçek kişileri de dahil etmiştir.(7) Gerekli özen yükümlülüğü (due diligence) hükmü bir sonuç Sayfa 145 yükümlülüğü değil; bir önlem alma yükümlülüğü olarak tasarlanmıştır.(8)
Uluslararası hukuktaki modern psikoloji tarafından da desteklenen bu gelişmeler doğrultusunda,(9) ev içi şiddetin, özel veya kamusal yaşamda, mevcut ya da eski eş, hane halkından mevcut veya eski üyesi tarafından fiziksel, cinsel veya psikolojik bir zararın uygulanmasıyla veya bunun tehdidi yahut tehdit girişimiyle gerçekleştirilen, özerk bir insan hakkı ihlâli olarak ortaya çıktığı sonucuna ulaşılabilir.(10) Bununla birlikte, ev içi şiddete karşı Sayfa 146 insan hakları yaklaşımı, hepsi de demokratik toplumların tarihinde oldukça yerleşik olan üç kavramsal engelle karşı karşıyadır: mahremiyete saygı, farklı kültürlere karşı hoşgörü ve şüpheli / sanık haklarının korunması. Klasik insan hakları yaklaşımı kamusal alanda gerçekleşen ihlâllere odaklanmaktadır; ancak bu durum ev içi şiddet mağdurlarının açıkça aleyhinedir, zira şiddet sıklıkla ailenin gizli özel alanında veya diğer yakın ilişki biçimlerinde ortaya çıkmaktadır.(11) Dezavantajlılığın kültürel görelilikle tamamlandığı bazı etnik gruplardaki geleneksel uygulamaların, bunlar ayrımcılık ve hatta kötü muamele biçimleri oluşturabilse de, farklı kültürlere saygı adına hoş görülmeleri gerektiği belirtilmektedir.(12) Dahası, mahkemeler ve akademisyenler geleneksel olarak, şüpheli ve sanık haklarının sağlanmasını mağdurların haklarının korunmasına tercih etme eğilimindedirler; zira yaygın görüş ilkine, ikincisine göre öncelik tanınması yönündedir.(13) Bu engeller ancak klasik kamu-özel ayrımını kırarak ve Devletin ev içi şiddete karşı hareket etme konusundaki pozitif yükümlülüğünü kabul ederek aşılabilir. Devletlerin yalnızca, şüpheli ve sanıkları yargılama ve ev içi şiddet mağdurlarına ceza muhakemesinde aktif rol tanıma yükümlülüğü değil; aynı zamanda özel kişilerin suç işlemelerini veya tekerrür etmelerini önlemek ve mağdurlara travma sonrası destek ve barınma sağlanması gibi temel toplumsal tedbirleri de alma yükümlülüğü vardır. Yukarıda belirtilen geniş ve uzun süreli konsensüs göz önüne alındığında, böylesi bir uluslararası pozitif yükümlülüğün, tüm Devletlerde bağlayıcı biçimde geleneksel bir uluslararası hukuk ilkesi olarak kabul edilmesi gerekir. Bu, kadına yönelik şiddet durumunda evleviyetle geçerlidir. Ev içi şiddet temelde kadına yönelik şiddettir.(14) Elde edilen tüm Sayfa 147 veriler göstermektedir ki dünya genelinde ev içi şiddet vakıalarının büyük çoğunluğunu erkek failler tarafından kadınlara karşı uygulanan şiddet oluşturmaktadır; kadınlar tarafından erkeklere yönelik uygulanan şiddet, ev içi şiddet içinde çok küçük bir orana karşılık gelmektedir.(15)
Bu nedenle, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (Sözleşme) tam olarak etki doğurmasına ancak, hükümlerinin kadın ve erkekler arasındaki olgulara dayanan eşitsizlikler ve kadınların yaşamları üzerindeki etkileri hesaba katılarak, toplumsal cinsiyet rollerine duyarlı bir yorum ve uygulama ile ulaşılabilir.(16) Bu bağlamda ev içi şiddet eyleminin, mağdur için tam anlamıyla aşağılayıcı ve küçük düşürücü bir karaktere sahip olduğu açıktır ki, bu da suçlunun tam olarak hedeflediği şeydir. Fiziksel acı, amaçlanan etkilerden Sayfa 148 yalnızca bir tanesidir. Bir tekme, tokat veya tükürme aynı zamanda partnerin onurunu çiğnemeyi amaçlar; aşağılama veya hiçe sayma mesajı içerir.(17) Aşağılamanın tam olarak bu esaslı unsuru Sözleşme’nin 3. maddesinin uygulanmasını gündeme getirir.(18) 8. maddenin ihlâli iddiası, ev içi şiddetin gerçek ve tam anlamının içini doldurmakta yetersiz kalacak ve bu nedenle “şiddetin cinsiyet temelli anlayışı” bağlamında değerlendirilmesinde başarısız olacaktır.(19)
Ev İçi Şiddette Osman Testi Denetimi
Devlet’in olumlu yükümlülüğünün en sorunlu yönlerinden biri, önleme ve koruma görevindeki net kapsamın tanımıdır. Mahkeme bu amaçla Osman testi adlı yöntemi geliştirmiştir. Bu teste göre Mahkeme, yetkililerin normalde belirli bir bireyin veya bireylerin üçüncü bir kişinin suç fiilinden doğan yaşamına yönelik gerçek ve acil risklerin varlığını bilip bilmediğini veya o anda bilmesi gerekip gerekmediğini; ve makul olarak değerlendirildiğinde yetkileri kapsamında o riskleri bertaraf edebileceği halde, gerekli Sayfa 149 tedbirleri almakta başarısız olup olmadığını değerlendirmektedir. Basitçe ifade etmek gerekirse; Devlet, yetkileri dolayısıyla Devlet dışı aktörlerin öngörülebilir ve kaçınılabilir / engellenebilir yanlış davranışlarından sorumludur.(20) Mevcut davadaki tartışmaların özü, bu standardın ev içi şiddetin özel durumuna uygunluğundan kaynaklanmaktadır. Gerçekçi olmak gerekirse, mağdur için “acil risk” durumu, Devlet’in müdahale etmesi için çok geç kalınmış bir aşamadır. Ek olarak, çoğu ev içi şiddet vakasının doğasında olan tekrarlama ve kızışma durumu, riskin yakınlığının aranmasını sunî, hatta zararlı bir hale getirmektedir. Risk yakın olmasa bile, mevcut olduğunda zaten ciddi bir tehlike vardır. Özellikle Litvanya gibi ciddi, uzun süreli ve yaygın bir ev içi şiddet sorunuyla yüzleşmiş bazı toplumlar bağlamında daha titiz bir özen yükümlülüğü standardı gerekmektedir. Bu nedenle, ev içi şiddet vakıalarında ortaya çıkan gerekli özen yükümlülüğü standardı, klasik Osman testinden daha katıdır; çünkü risk henüz yakın olmasa da, mevcut olduğunda kamu makamları için harekete geçme yükümlülüğü doğmuştur.(21) Bir devlet, kadınlar gibi nüfusunun bir kısmının devamlı olarak şiddete maruz kaldığını bilmekte veya bilmesi gerekmekte ve karşı karşıya geldikleri bu mevcut (ancak henüz yakın olmayan) riskin, grubun üyelerine zarar vermesini engelleyememekteyse, sonuçta ortaya çıkan insan hakları ihlâllerinden ihmal nedeniyle sorumlu tutulabilmektedir. Önleme ve korumaya yönelik yapısal tahmini görev, Devlet yetkilileri tarafından halihazırda bilinen yaygın suiistimal ve şiddet bağlamının tersi yönündedir.
Ev İçi Şiddetin Kovuşturulmasında Kamu Yararı
Bu dosyada ortaya çıkan ikinci ana problem, eski ve yeni (2003) Ceza Muhakemesi Kanunlarının uygulanabilir kovuşturma rejimlerine göre, davanın zamanaşımına uğradığı gerekçesiyle kesin hükümle reddedilerek; bu kötü muamele türünün kovuşturulmasında “kamu yararının” kabul edilmemiş olmasıdır. Mahkeme, Sözleşme’nin bedensel bütünlüğün dokunulmazlığının ancak her türlü ev içi şiddet vakıasında kamusal yargılamayla (kamu davası) güvence altına alınabileceği yönündeki öneriyi halihazırda Sayfa 150 reddetmiştir; ancak Bulgaristan’daki ev içi şiddete ilişkin sadece “istisnai davalarda” kamusal yargılamaya imkân veren yasa hükmünün yeterli korumayı sağlamadığını ifade etmiştir.(22) Aslında, hem ev içi şiddet hakkındaki yeni Avrupa Konseyi Sözleşmesi’nin 55. maddesi, hem önceki Tavsiye Kararı’nın (2002) 38. ve 39. paragrafları, hem de Sözleşme’nin 2. maddesi uyarınca taraf Devletlerin temel yükümlülüklerine ilişkin KKAOKS Genel Tavsiye Kararı No. 28, para.34; yargılamanın başlatılması veya şikâyetin geri çekilmesi bakımından tamamen mağdurun iradesine bağlı olmayan ve re’sen kovuşturulabilir bir suç tercihi ortaya koymaktadır. Nedeni son derece açıktır: Çoğu davada ev içi şiddet mağdurunu kendi kendine karar vermesi gereken, özel soruşturmada (şahsi dava kapsamında), aile / eş ilişkilerine zarar vermek isteyip istemediği yönündeki dayanılmaz ikileme koymak; mağdurun bağlı pozisyonunu sürdürmek anlamına gelmekte ve bu nedenle bizatihi şiddet oluşturmaktadır; çünkü faile bağımlılığı nedeniyle bu seçimi yapma özgürlüğü mevcut değildir.(23) Bir başka deyişle, bir mağdurun sivil bir savcı gibi hareket etme gerekliliği, aile / eş ilişkilerinin üyeleri arasındaki şiddetin “özel meselei olarak algılanması biçimindeki yanlış kanıyı yansıttığından, yukarıda belirtilen uluslararası koruma yükümlülüğü ile uyumlu değildir.
Sözleşme Standardının Mevcut Başvuruya Uygulanması
Başvurucu ve JHL çift olarak 1996 yılından beri birlikte yaşamıştır. 2001 yılında başvurucu, kendi dairesinde JHL tarafından şiddete uğradığından bahisle şikâyetçi olmuştur. 2005 yılında savcı, başvurucunun 2001 yılı Ocak ve Şubat ayları arasında beş ayrı vakıada -hiçbirinde kalıcı bir yaralanma ya da çalışmaya elverişsizlik mevcut olmasa da- boğazlandığının, vurulduğunun ve tekmelendiğinin sabit olduğunu değerlendirmiştir. Tüm bu vakıalarda başvurucu aynı zamanda sözel şiddete ve tehdide maruz kalmıştır. Hiç şüphesiz, başvurucunun bedensel bütünlüğü ile psikolojik sağlığını ihlâl eden bu olaylar, tek başına Sözleşme’nin 3. maddesinin ihlâlinden söz edilebilmesi için gerekli olan düzeye ulaşmıştır; zira başvurucunun maruz kaldığı şiddet olayları yalnızca özel yaşamın gizliliği hakkını değil, aynı za- Sayfa 151 manda Sözleşme’den doğan kötü muamele görmeme, istismar edilmeme ve küçük düşürülmeme haklarını da ihlâl etmiştir.
Bu eylemler için Devlet’in sorumluluğu sorunu, Litvanya toplumundaki kadınların genel suiistimali arka planı doğrultusunda değerlendirilmelidir.(24) Şiddet resmî sıfatı haiz olmayan bir kişinin eylemi olduğundan ve ulusal kamu otoriteleri başvurucunun karşı karşıya olduğu mevcut risk hakkında bilgi sahibi olduğundan, davalı Devletin başvurucuyu koruma konusunda pozitif yükümlülüğü mevcut idi. Aslında, en azından 7 Ocak, 15 Ocak ve 4 Şubat 2001 tarihlerinde başvurucu, polise eşi tarafından sözlü olarak sataşıldığını ve evine girmesine engel olunduğunu söylemiştir.(25) Hakaret ve tehdit gibi tekrarlanan sözlü sataşmalar, Devlet’in 3. maddeye göre başvurucunun bedensel ve psikolojik bütünlüğünü koruma konusundaki pozitif yükümlülüğünün doğması için yeterlidir. Olaylarla ilgili yalnızca notlar almakla yetinen polis yetkilileri tarafından yeterli tepkinin gösterilmemesi, yapılması gereken birçok şeyi ihmal emekte ve şiddet eylemleriyle ilgili “proaktif bir biçimde delil toplanması için” müdahale edilmesi gerekliliğine uymamaktadır.(26)
Ulusal yargılama işlemlerinin yalnızca gereksiz yere uzatılması değil; daha da kötüsü, ciddi şekilde kusurlu olması nedeniyle de usul kuralları ihlâl edilmiştir. Polis soruşturmasının iki kez yetersiz olduğu belirtilmiş ve yetkili savcının emriyle yeniden başlatılması gerekmiştir. Bu kabul edilemez zaman kaybı, savcının iddia edilen suçlara ilişkin delil eksikliğinden değil; kamu davasının (muhakemenin) yürütülme gerekçesi olmadığı sebebiyle soruşturmayı durdurmaya karar verdiği zaman, iki yıllık yeni bir gecikmeyle Sayfa 152 daha da ağırlaşmıştır. Aslında, muhakeme sürecini durdurma kararı, yeni ceza kanunu 2003 yılında yürürlüğe girdiğinde zaten belli olmasına karşın, 10 Haziran 2005’te alınmıştır. Ulusal mahkemenin, savcının soruşturma işlemlerini durdurma kararını onaylamasının ardından, başvurucu (şahsi dava kapsamında) hemen bir özel soruşturma başlatmışsa da, dava yine uygulanmakta olan zamanaşımının gerçekleşmesi sebebiyle reddedilmiştir.(27) Zamanaşımına uğrama riski bakımından, Haziran 2005’te asgari kamu yararının gerektirdiği husus, savcının muhakeme işlemlerine devam etmesiydi. Savcının soruşturmaya devam etmeme yönündeki yanlış kararı, özel soruşturmadaki süre sınırı bakımından JHL’nin iddia edilen eylemlerinin tümünden sorumlu tutulmasına engel olmuştur.(28)
Sonuç
Zorba ve taşkın partnerinin defalarca saldırılarına uğrayan ve adaletsiz bırakılan Zavallı Loreta(29)! Ev içi şiddete karşı korunma konusundaki yeni yasa onun için çok geç geldi. Şimdi onun insan haklarını savunmanın tam zamanı. Ev içi şiddeti önleme ve ondan korunma konusundaki uluslararası yükümlülük, gözden geçirilmiş Osman testi ve başvurucunun davasının kovuşturulmasındaki kamu yararı ile davalı Devletin yükümlülüklerini yerine getirmekteki başarısızlığını dikkate alarak, 3. maddenin hem esas yönünden hem de usuli yönden ihlâl edildiği sonucuna varmaktayım. Sayfa 153
3. Değerlendirme
3.1 Karar ve Görüşün Önemi
Valiulienė v. Litvanya başvurusu ev içi şiddet konusunda bir hukuki mücadele örneğidir. Başvurucu, partnerinin kendisine uyguladığı şiddetin üzerine, Litvanya yetkili mercileriyle bir hukuki savaş vermiş ve her aşamada tıkanan iç hukuk yollarını kararlılıkla aşmıştır. Ancak ne yazık ki, ne başlangıçta şiddet görmesi engellenebilmiş ne de yetkililerin ağır kusur ve ihmalleri dolayısıyla partneri ceza almıştır.
Bu başvuru ev içi şiddette – ki çoğunlukla kadına yönelik şiddettir(1)- sıklıkla karşılaşılan pek çok olguyu içermesi nedeniyle önemli bir yere sahiptir(2). Soruşturmanın ve soruşturmacıların etkisizliği nedeniyle adli sürecin sürüncemede bırakılması, Litvanya yasalarının ev içi şiddeti önlemekte yetersiz kalmasının yanı sıra; değişen ceza muhakemesi yasası nedeniyle başvurucudan kaynaklanmayan nedenlerle soruşturmanın zamanaşımına uğraması, ev içi şiddet failinin göz göre göre cezasız kalması gibi olguların tümü bu başvuruda incelenmektedir.
Valiulienė başvurusunda; ev içi şiddet kapsamındaki suçların re’sen kovuşturulması ve suçun kovuşturulmasındaki kamu yararı, devletin bilgisi dahilinde gerçekleşen üçüncü kişilerin işlediği suçlardan sorumluluğu ve ev Sayfa 154 içi şiddeti cezalandırmanın yanında kısmen önleme ve bastırmaya da ilişkin pozitif yükümlülüklerinin tartışılması için tüm olgular mevcuttur.
Bu doğrultuda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), ev içi şiddetin hukuki boyutuna ilişkin temel sorunların birçoğunu bu başvuruda ele alma fırsatını elde etmiştir. Ancak Yargıç Pinto de Albuquerque’nin deyimiyle: “Heyetin çoğunluğu, bir kez daha davanın belirli özelliklerine bağlı kalmayı tercih ederek, (…), 3. maddenin ihlâl edildiği iddialarını değerlendirmek üzere ilkeli bir gerekçe ortaya koyma fırsatını kaçırmıştır.” Nitekim Yargıç Pinto de Albuquerque’nin bu karara ilişkin ayrı bir mutabık görüş yazma saiki de budur.
3.2 Karar ve Görüşün Diğer İçtihatlarla İlişkisi
Mahkeme, Valiulienė başvurusunda ev içi şiddet konusunda önceki içtihatlarına büyük oranda bağlı kalmışsa da -aşağıda detaylıca açıklandığı üzere- onlardan kimi noktalarda ayrılmıştır.
Ev içi şiddetin temel sorunları arasında; kamusal alanda gerçekleşmediğinden ispatındaki güçlükler, genellikle iki yakın partner arasında gerçekleştiğinden şiddetin seviyesinin ani biçimde artması ve sonucunda meydana gelen (kadın) cinayetler(i), suçun şikâyete tâbi olması durumunda şiddet gören partnerin kültürel, ailevi, toplumsal vb. nedenlerle bırakıldığı zor durum, yetkili mercilerin yine kültürel yahut özel yaşamın mahremiyeti ve başka nedenlerle önleyici ve adli yetkilerini gerektiği gibi kullanmaması, hukuki yapının gerekli korumayı sağlayamaması sayılabilir. Ev içi şiddetin esas mağduru olan kadınlara yönelik şiddetin ortadan kalkması ancak bu ev içi şiddet olgusunu ortaya çıkaran dinamiklerin doğru tespiti ve onların değiştirilmesiyle mümkündür. Ancak bu uzun bir süreç olduğundan, süreç boyunca kadınların her an şiddet tehdidiyle yaşaması düşünülemez(3). Bu nedenle özel önlemlerin alınması şarttır.
Cezasızlık sorununun cezaların caydırıcılığını azalttığı açıktır. Böyle bir ortamda suçun işlenmesine engel olunacak tedbirler geliştirmek bir yana, adeta suç için uygun zemin hazırlanmaktadır. Kadına yönelik şiddet ve ev içi şiddette ise, bu kapsamdaki suçların kendine özgü koşulları göz önüne alındığında durum oldukça vahim bir hale gelmektedir.
AİHM ev içi şiddete ilişkin incelediği başvurularda, Yargıç Pinto de Albuquerque’nin yukarıda belirttiği 1979 - Kadınlara Karşı Her Türlü Ay- Sayfa 155 rımcılığın Ortadan Kaldırılmasına İlişkin (KKAOKS) Sözleşmesi’nden(4) başlayarak diğer sözleşmeleri, tavsiye kararlarını, bildirileri ve 2011 yılında imzaya açılan ve konuyu düzenleyen en önemli metin sayılabilecek Kadına Karşı Şiddeti ve Ev İçi Şiddeti Önleme ve Bunlarla Mücadeleye Yönelik Sözleşme’yi (İstanbul Sözleşmesi)(5) göz önünde bulundurmaktadır.
Bunlar arasında 1993 - BM Genel Kurulu Kadına Karşı Şiddetin Ortadan Kaldırılması Bildirisi, kamusal veya özel alan fark etmeksizin, hem devlet hem de üçüncü kişilerce gerçekleştirilen kadına yönelik şiddeti bir insan hakkı ihlâli sayması ve devletlerin buna karşı gerekli özen yükümlülüğü (due diligence) kapsamında önleme, araştırma ve cezalandırma konularındaki sorumluluğunu belirten ilk uluslararası belge olması nedeniyle ayrı bir önemi haizdir(6). Nitekim, kadına yönelik şiddet ve ev içi şiddetin kesişiminde yer alan Valiulienė başvurusu da devletin pozitif yükümlülüğünün tespitine ilişkindir. Yine yukarıda belirtilen, Yakın Ertürk’ün “Devletleri kadına karşı şiddet konusunda önleme ve tepki gösterme konusunda gerekli özeni göstermeye yükümlü kılan” bir uluslararası teamül hukuk kuralının mevcut olduğu tespiti de bu açıdan son derece önemlidir.
Bu açıklamalardan sonra, AİHM’nin ev içi şiddet ve kadına yönelik şiddet konusundaki diğer içtihatlarının Valiulienė kararıyla bağlantısına değinmek gerekir. Bu kapsamda pek çok karar olmakla birlikte, burada yalnızca öne çıkanlar incelenecektir.
AİHM’nin en çok atıf yaptığı, konuya ilişkin en önemli kararlarından biri Opuz v. Türkiye(7) ’dir. Bu kararda; başvurucunun kendisine şiddet uygula- Sayfa 156 yan eşine ceza davası açılmasına karşın delil yetersizliğinden devam edilmemesi, başka bir ceza soruşturmasında başvurucunun şikâyetten vazgeçmesi, bir diğer suçtansa kısa süreli hapis cezasının adli para cezasına çevrilmesi gibi durumlar söz konusu olduğundan; süreç boyunca Türk makamları aile içi şiddeti engellemek ve cezalandırmakta etkisiz kalmıştır. Sürecin devamında başvurucunun, annesi ile birlikte kaçmaya çalıştığı sırada annesi öldürülmüş; AİHM ölüm sonucuna ilişkin olarak Türkiye’nin, yaşam hakkını koruyamadığından 2. maddenin ihlâline; başvurucunun maruz kaldığı şiddeti engelleyememesi ve buna ilişkin olarak failin gerektiği şekilde cezalandırılmaması nedeniyle 3. maddenin ihlâline hükmetmiştir. Opuz v. Türkiye kararında Mahkeme, hem mevcut koruma ve önleme mekanizmalarının Devletin yukarıda belirtilen pozitif yükümlülüğü bağlamında yeterli olmadığını; hem de mevcut mekanizmaların dahi gerektiği gibi uygulanmadığını tespit etmiştir.
Opuz kararına ilişkin önemli bir diğer husus(8) Mahkeme aile içi şiddet söz konusu olduğunda Valiulienė’de olduğu gibi özel başvurunun aranmasını eleştirmekte ve re’sen harekete geçmenin ve kamusal yargılamanın önemini vurgulamaktadır. Bunun yanında şüpheli ve sanığın haklarının; mağdurun yaşamının, fiziksel ve zihinsel bütünlüğünün yerine geçemeyeceğini belirterek oldukça önemli bir saptama yapmıştır(9). AİHM’nin ev içi, aile içi ve kadına yönelik şiddete ilişkin başvurularda sıklıkla atıf yaptığı Opuz kararında Valiulienė’den farklı olarak, bir ayrımcılık biçimi olan toplumsal cinsiyete dayalı şiddet vurgusu yapılmış, bunun kültürel normlar ve yöresellik bağlamında önemi belirtilerek bütün taraf Devletler açısından öneminin altı çizilmiş, hatta koşulları oluştuğundan 14. maddenin de ihlâline hükmetmiştir(10). Oysa, Valiulienė kararında, Yargıç Pinto de Albuquerque’nin de eleştirdiği şekilde Mahkeme, toplumsal cinsiyete duyarlı bir yorum yapmamış ve Sözleşme’nin tam olarak etki doğurmasına engel olmuştur. Nitekim toplumsal cinsiyet rollerini ve mevcut eşitsizliğe yol açan olguları göz önünde bulun- Sayfa 157 durmayan bir yorum, Yargıç Pinto de Albuquerque’nin deyimiyle “(…), yalnızca kadınları olumsuz etkileyen eşitsizlikleri güçlendirecektir”(11).
Kadına karşı toplumsal cinsiyet temelli şiddetin ve ayrımcılığın vurgulandığı yeni bir karar da Volodina v. Rusya’dır(12). Bu kararda da başvurucunun eski partnerinin devam eden şiddetine yönelik olarak yetkili mercilerin önlemeye, korumaya yahut soruşturmaya yönelik görevlerini yerine getirmemesi incelenmektedir. Valiulienė’ye benzer biçimde yetkili merciler etkisiz kalmış, devam eden eski partner şiddeti ne önlenebilmiş ne de etkili bir soruşturma gerçekleşmiştir. Volodina kararında, Valiulienė’den farklı olarak başvurucu şiddetin toplumsal cinsiyet temeline değinerek bu nedenle ayrımcılığa uğradığını ve 3. maddeyle birlikte 14. maddenin de ihlâl edildiğini ileri sürmüştür (ve Mahkeme ihlâli tespit etmiştir). Mahkeme, ayrımcılık hususunun ispatına yönelik önemli tespitlerde bulunarak, toplumsal cinsiyet temelli ayrımcılığın şiddetin bir türü olarak yaygın biçimde görüldüğü toplumlarda şiddet mağdurunun bu durumu ayrıca ispatlamasındansa, Devletin bu konuda ispat yüküne sahip olduğunu vurgulamıştır(13). Ayrıca, Mahkeme’nin, Rusya’da yalnız bu başvuruyla ilgili olmaksızın, ev içi şiddeti suç haline getirmediği ve uzun yıllardır devam eden, ev içi şiddete zemin hazırlayan ortamı hoş gördüğü, kadınların ayrımcılığa uğramadan eşit biçimde yaşaması için gerekli standardı sağlamaktan kaçındığı vurgusu bu açıdan son derece önemlidir(14).
AİHM’nin konuya ilişkin diğer önemli kararlarından olan Kontrova v. Slovakya(15) da, Opuz’a benzer biçimde ev içi şiddet kapsamındaki suçların şikâyete tâbi olmaksızın re’sen takip edilmesinin önemini vurgulamakta ve devletin bilgi sahibi olduğu ev içi şiddet vakıalarında gerekli tedbirleri almak ve ivedilikle ceza soruşturması başlatmak konusundaki pozitif yükümlülüğünün önemini göstermektedir.(16)
Civek v. Türkiye kararı(17) da eşi tarafından şiddet gören ve ölümle tehdit edilen bir kadının öldürülmesi olayında, yetkililerin durumu bilmesine kar- Sayfa 158 şın yaşam hakkını koruyamamasını konu edinmektedir(18). Bu başvuruda da (6284 sayılı kanunun(19) yürürlüğe girmesinden önce) kanunların öngördüğü birtakım tedbirler alınmış ve iddianame düzenlenmiş olsa da, AİHM ölüm tehditleri ve uygulanan şiddeti göz önünde bulundurarak, gerçek ve yakın bir riskin, (tutuklama gibi) gerekli makul tedbirler alınarak önlenmediğini tespit etmiştir. Yine bu kararda hem soruşturmanın hem de tedbirlerin re’sen gerçekleştirilmesinin önemi vurgulanmaktadır.
Halime Kılıç v. Türkiye kararı(20) da benzer şekilde devletin varlığından haberdar olduğu tehdit ve ev içi şiddet eylemlerinde koruma tedbirlerini ivedilikle uygulamaması, tedbir kararlarına uymayan faile ek tedbirler ve cezanın uygulanmaması ve cezasızlık zemininde failin serbestçe hareket ederek başvuranın kızını öldürmesine ilişkindir.
Bevacqua & S. v. Bulgaristan başvurusunda(21) Mahkeme, başvurucunun eşi tarafından şiddet gördüğü ve sığınma evinde kaldığı olayda Devletin onu korumak için yeterli tedbir alması gerektiğine ve çocuğun velayeti konusunun hızlıca geçici tedbir kararı gerektirdiğine işaret etmiştir. Ayrıca özel yaşam konsepti, kişinin fiziksel ve psikolojik bütünlüğünü de içermekte olduğundan başvuruyu 8. madde kapsamında ele almıştır. Bu kararda AİHM, hükümetin şiddetin özel alanda uygulandığı yönündeki argümanını kabul etmeyerek, Devletin pozitif yükümlülüğünün bunu da kapsadığını vurgulamıştır(22) (23). Sayfa 159 Görüldüğü üzere AİHM kararlarında, ev içi şiddete ilişkin temel bazı hususları dikkate almaktadır. İlk olarak, ev içi şiddetin mağdurunun suçun soruşturulması amacıyla özel başvuruda bulunmaması gerektiği; re’sen soruşturmanın ve kamusal yargılamanın önemi vurgulanmaktadır. Aksi durumda mağdur (genellikle kadın), toplumsal baskı, ailevi, kültürel ve başka nedenlerle şikâyette bulunma konusunda tereddüt yaşayabilmekte ve sonuçta fail cezasız kalabilmekte, şiddet devam edebilmektedir. İkinci olarak devlet, ev içi şiddet konusunda üçüncü kişilerin öngörülebilir ve engellenebilir davranışlarından sorumludur; bu pozitif yükümlülükle ilgilidir. Öngörülebilir olma durumu, ev içi şiddete ilişkin bir şikâyet adli mercilere ulaştığında artık zararlı sonuç ihtimalinin yakınlığını ve bilinirliğini gösterecek ve devletlerin tedbir alma yükümlülüğü şüpheye yer bırakmayacak şekilde doğmuş olacaktır. Özellikle ev içi şiddetin seviyesinin ani biçimde artabilmesi ve kimi zaman ölümle sonuçlanması, tehlikenin bir olasılık olarak mevcut olduğu anda dahi devletin gecikmeksizin tedbir almakla yükümlü olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla şiddet seviyesinin ani biçimde yükseldiği ve hatta ölümlerin gerçekleştiği, kadına yönelik şiddet / ev içi şiddetin yakıcı bir sorun olarak yerleşik olduğu ülkelerde devletin çok daha titiz davranması gerekmektedir. Nitekim bu ülkelerde risk yakın olmasa bile, mevcut olduğunda zaten ciddi bir tehlikenin mevcut olduğunu kabul etmek söz konusu olguyla mücadelede etkili olacaktır. Ne var ki AİHM devletin pozitif yükümlülüğüne ilişkin Osman testini, Valiulienė kararı dahil diğer kararlarında, ev içi şiddetin özünde yer alan sorunları gözeterek gerçekleştirmemektedir(24). Belirtmek gerekir ki, devletin pozitif yükümlülüğü -Yargıç Pinto de Albuquerque’nin de eleştirdiği şekilde- yalnızca faili cezalandırmak ve mağdura sürece katılma hakkı tanımakla yerine getirilmiş olmaz. Suçun işlenmesini önleyecek tedbirler almanın yanı sıra, mağdura ek imkânların da tanınması gerekmektedir. Üçüncü olarak, AİHM pek çok kararında ev içi şiddetin şahsi ilişkilerde veya kapalı çevrelerde gerçekleşmesinden dolayı gün yüzüne çıkmadığını ve delil elde etmenin zorluğunu belirtmektedir(25). Bu nedenle yetkili mercilerin ceza soruşturmasını daha dikkatlice yürütmesi gerekmektedir. Nitekim, şiddet yalnızca fiziksel değil; aynı zamanda psikolojik, ekonomik, sözlü, duygusal ve cinsel olarak da gerçekleşebilmektedir. Sayfa 160 Bunların yanında yukarıda üzerinde durulduğu şekilde, farklı başvurulardaki somut olayın özelliklerine göre çıkarımlarda bulunmaktadır.
Ayrıca, Mahkeme diğer içtihatlarının çoğunda ev içi şiddet mağdurlarının kadın olarak savunmasız (vulnerable) konumunu belirlerken(26) Valiulienė kararında bunu yapmamıştır. Ayrıca yukarıda belirtildiği üzere, Sözleşme’nin toplumsal cinsiyet rollerine duyarlı biçimde yorumuna başvurmamıştır. Yine bu kararda Mahkeme, diğer içtihatlarının aksine, ev içi şiddetin kovuşturulmasında özel başvuru koşulu aranmasını yeterince detaylı biçimde ele almamıştır.
3.3 Karar ve Görüşün Türk Hukuku Bağlamında Değerlendirilmesi ve Önemi
Bu açıklamalardan sonra AİHM’nin bu kararının ve Yargıç Pinto de Albuquerque’nin mutabık görüşünün önemini görmek açısından Türk hukuku bakımından değerlendirmede yarar vardır.
Türkiye ev içi şiddetin ve kadına yönelik şiddetin yakıcı bir sorun olarak devam ettiği bir ülkedir. Hacettepe Üniversitesi tarafından yapılan ve 2014 yılı verilerini içeren kapsamlı bir araştırmaya göre, Türkiye genelinde yaşamı boyunca eşi veya birlikte olduğu başka bir erkek tarafından fiziksel şiddete maruz kalmış kadınların oranı %35,5; duygusal şiddet veya istismara uğrayanların oranı %44; ekonomik şiddet veya istismara uğrayanların oranı %30’dur.(27)
Türkiye’de yakın geçmişte birtakım hukuki ve uygulamaya yönelik çalışmalarda bulunulmuştur. Bunların başında şüphesiz İstanbul Sözleşmesi olarak da bilinen, “Kadına Yönelik Şiddet ve Ev İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Sözleşme” gelmektedir. AİHM’nin Opuz v. Türkiye kararının, İstanbul Sözleşmesi’nin içeriğinin belirlenmesinde etkili olduğu bilinmekte olup bu durum, AİHM’nin önemini bir kez daha göstermektedir. İstanbul Sözleşmesi metninin hazırlığı 2008 yılında başladığında içeriğinin yalnızca kadına karşı şiddeti mi, yoksa aynı zamanda ev içi şiddeti de mi içereceği devletler arasında tartışılmaktaydı. AİHM 2009 yılında Opuz kararını verdiğinde tartışmalar da sona ermiş, İstanbul Sözleşmesi’nin ev içi şiddeti kapsayacağı belirlenmiştir. Bu doğrultuda Türkiye, Sayfa 161 konuya ilişkin kararlılığını göstermek amacıyla o dönem başkanlığını yaptığı Avrupa Konseyinde, İstanbul Sözleşmesi’nin yine kendi dönem başkanlığı sırasında, 11 Mayıs 2011’de İstanbul’da imzaya açılmasında rol oynamış; 14 Mart 2012 tarihinde ise İstanbul Sözleşmesi’ni onaylayan ilk Avrupa ülkesi olmuştur. Sözleşme 1 Ağustos 2014 tarihinde yürürlüğe girmiştir(28). Hazırlanmasında AİHM’nin içtihatları da dikkate alınan Sözleşme, aynı zamanda Mahkeme’nin gelecek içtihatları açısından da önemli bir araç niteliğindedir.
İstanbul Sözleşmesi, konuya son derece önemli çözümler getiren çağdaş bir hukuki metindir. Sözleşme’nin konuyla bağlantılı kimi önemli noktalarına değinmek gerekirse, ilk olarak; giriş metninde “Kadınlar ve erkekler arasında de jure ve de facto eşitliğin gerçekleştirilmesinin kadına karşı şiddetin önlenmesinde temel bir unsur olduğunun bilincinde olarak” ifadesi, esas amacın eşitsizliği gidermek olduğunu göstermektedir. Bu, yukarıda belirtilen AİHS’nin toplumsal cinsiyet rollerine duyarlı yorumuyla da doğrudan ilişkilidir(29). Nitekim Sözleşme’nin 1. maddesinde de amacın yalnızca kadına yönelik şiddeti ve ev içi şiddeti önleme, kovuşturma ve ortadan kaldırmak değil; aynı zamanda kadınlara yönelik ayrımcılığın ortadan kaldırılması ve eşitliğin sağlanması olduğu belirtilmiştir. Sözleşme’nin kadına karşı şiddet ve ev içi şiddet tanımlamaları yukarıda tartışılan pek çok soruna olumlu anlamda katkıda bulunacak niteliktedir. Özellikle kadına karşı şiddetin bir ayrımcılık biçimi ve insan hakları ihlâli sayılmasının yanı sıra kamusal veya özel alanda gerçekleştirilmesinin önemsiz olduğuna vurgu yapması son derece yerindedir. Sözleşme’nin getirdiği en önemli yeniliklerden biri, devletlerin pozitif yükümlülüklerinin somut olarak belirlenmesi olmuştur.
İstanbul Sözleşmesi’nin yürürlüğe girmesinin ardından bugün Türk hukukundaki konuya ilişkin başlıca düzenleme olan 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun, 4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun’u (yürürlük tarihi: 17 Ocak 1998) ilga ederek 20 Mart 2012 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Bunlara ek olarak Türkiye, kadına yönelik şiddetle mücadelede hem hukuki hem de uygulamaya yönelik başka çalışmalarda da bulunmuştur(30). Sayfa 162
6284 sayılı kanun, her ne kadar konuya ilişkin kapsamlı tedbirler öngörse ve kendinden önceki 4320 sayılı kanunun eksiklerini gidermesi amacıyla hazırlanmışsa da; Kanun’a yöneltilebilecek pek çok eleştiri mevcuttur. Bunlar arasında Kanun’un hazırlık sürecinde kadın örgütlerinin önerilerinin yeterince dikkate alınmaması, Valiulienė kararına ilişkin olarak yukarıda belirtildiği şekilde toplumsal cinsiyete değinilmemesi, ev içi şiddetin yalnızca tanımının(31) yapılıp Kanun’da bu kavrama atıf yapılmaması(32) sayılabilir.
6284 sayılı kanunun 1. maddesinde, Kanun’un uygulanması ve gereken hizmetlerin sunulmasında Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelerin ve özellikle İstanbul Sözleşmesi’nin esas alınacağı belirtilmiştir. Yine şiddet mağdurlarına yönelik destek ve hizmetlerin etkili ve süratli bir usulde sağlanması güvence altına alınmıştır. Kanun’da öngörülen tedbirler, koruyucu ve önleyici olarak ikiye ayrılmıştır. Bu ayrımdaki esas, önleyici tedbirlerin şiddet uygulayan kişilere; koruyucu tedbirlerinse kanun kapsamında korunan kişilere sağlanmasıdır. Özellikle Valiulienė’nin kararı bağlamında düşünüldüğünde 6284 sayılı kanunda; korunan kişiye uygun barınma yeri sağlama, yaşamsal tehlike halinde geçici koruma altına alma gibi çok sayıda koruyucu tedbir öngörülmüştür(33). Önleyici tedbir kapsamında ise şiddet uygulayan kişinin şiddet tehdidi, hakaret, aşağılama veya küçük düşürmeyi içeren söz ve davranışlarda bulunmamasına; müşterek konuttan derhal uzaklaştırılmasına ve konutun korunan kişiye tahsis edilmesine; bu kişilerin konut, okul ve iş yerine yaklaşmamasına, şiddete uğramamış olsalar bile yakınlarına, tanıklara ve kişisel ilişki kurma hariç çocuklarına yaklaşmamasına hükmedilebilmektedir. Kanun’daki somut olayın koşullarına göre uygulanabilecek çok sayıdaki tedbirden burada belirtilenler, gecikmesinde sakınca bulunan hallerde, sonradan mülki amir ya da hâkim tarafından onaylanmak Sayfa 163 üzere(34) kolluk amirince de alınabilecektir. Kanun’daki en önemli düzenlemelerden biri şüphesiz, koruyucu tedbire hükmedilmesi için delil veya belge aranmamasıdır. Önleyici tedbirler içinse bu hüküm geçerli değildir; ancak önleyici tedbir kararının gecikmeksizin verilmesi öngörülmüştür. Yine şiddet veya şiddet tehlikesinin mevcudiyetinin herkes tarafından ihbar edilebilmesi ve tedbir kararının en çabuk ve kolay ulaşılabilecek yer hâkimi / mülki amiri ya da kolluk biriminden talep edilebilmesi; ayrıca tedbir kararlarına istem üzerine veya re’sen hükmedilebilmesi son derece yerinde olmuştur. Kanun’da tedbir kararına aykırılık halinde zorlama hapsi uygulanması öngörülmüştür.
Özellikle Valiulienė’nin yaşadıkları bağlamında düşünüldüğünde benzer bir olayda, 6284 sayılı kanunun uygulanması halinde ilk olarak, şiddete uğrayan hatta uğrama tehlikesi bulunan partnerin yahut komşularından birinin ihbarda bulunması mümkündür. Ayrıca şiddete uğrayanın herhangi bir delil göstermesi gerekmeksizin koruma tedbirlerinden biri uygulanabilecektir. Yine, şiddete veya tehdidine yönelik delil gösterilerek, örneğin Valiulienė’deki gibi şiddet uygulandığına dair hekim raporlarının kolluğa bildirilmesinin ardından müşterek konutun derhal şiddete uğrayana tahsis edilerek şiddet uygulayan partnerin konuttan uzaklaştırılmasına karar verilebilecektir. Bunların yanında elbette, işlenen suçla ilgili koruma tedbirlerinin uygulanması mümkündür. Uygulanacak tedbirler dışında, şiddet uygulayan partnerin gereken cezayı almasına yönelik olarak Bakanlığın idari, cezai, hukuki olarak her türlü davaya katılabileceği düzenlenmiştir. Görüldüğü gibi böyle bir durumda yetkili mercilere etkili biçimde ve gecikmeksizin harekete geçme yükümlülüğü getirildiğinden, şiddet tehdidinin gerçeğe dönüşmesi yahut şiddetin tekrarlanması teorik düzeyde mümkün olmamalıdır.
6284 sayılı kanun hükümlerinin etkili biçimde yaşama geçirilmesi Türkiye’de etkili sonuçlar doğurabilecekken, ne yazık ki uygulamada ciddi sorunların olduğu ve özellikle yaygın bir cezasızlık olgusunun mevcudiyeti bilinmektedir(35). KKAOKS, 25 Temmuz 2016’da yayımladığı yedinci nihai gözlem raporunda, 6284 sayılı kanunun kabul edilmesini olumlu olarak değerlendirmekle birlikte, pek çok olumsuz gözlem ve endişeyi de ifade et- Sayfa 164 miştir. Raporda özellikle Türkiye’de kadınlara yönelik sistematik ve yaygın cinsiyet temelli cinsel, psikolojik ve diğer şiddet türlerinin gerçekleştirildiği; çok sayıda kadının mevcut veya eski partnerleri, eşleri yahut aile üyeleri tarafından öldürüldüğü; koruma tedbirlerinin nadiren yerine getirildiği ve yetersiz bir şekilde izlendiği; uygulayıcı makamlara güven eksikliği nedeniyle şiddetin yeterince bildirilmediği; yetersiz yardım sağlandığı ve sığınma evi koşullarındaki kimi zorunlukların mevcudiyeti ifade edilmiştir. Ayrıca faillere duruşma sırasındaki davranışları gibi nedenlerle hafif cezalar verilmesi; lezbiyen, biseksüel ve transeksüel kadınlara yönelik ayrımcılık ve şiddetin devam etmesi ve faillerinin cezasız kalması; kanunun ev içi şiddet faillerinin yargılanması ve cezalandırılmasına yönelik özel bir düzenleme içermemesi gibi nedenlerle Türkiye’ye yönelik başka eleştiriler de getirilmektedir(36).
Türk hukukuna ilişkin inceleme 6284 sayılı kanunla sınırlı değildir. Daha geniş çerçevede, 1982 Anayasası’nın 17. maddesinin birinci fıkrası kişinin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkını; üçüncü fıkrası işkence ve kötü muamele yasağını, 20. maddesi özel ve aile yaşamına saygı gösterilmesini isteme hakkını düzenlemektedir. 41. madde ise ailenin ve çocukların korunmasına yönelik olmak üzere 5. madde ile birlikte devletin pozitif yükümlülüğüne ilişkindir.
AYM bir kararında, devletin pozitif yükümlülüğünü “…müdahalelere karşı etkili mekanizmalar kurmak bu kapsamda gerekli usule ilişkin güvenceleri sunan yargısal prosedürleri sağlamak ve bu suretle yargısal ve idari makamların bireylerin, idare ve özel kişilerle olan uyuşmazlıklarında etkili ve adil bir karar vermesini temin etmek sorumluluğunu da içermektedir” şeklinde belirtmiştir(37). Bununla birlikte AYM bu başvuruyu -kişinin toplumsal statüsünü de dikkate alarak- maddi ve manevi varlığın korunması ve geliştirilmesi hakkı bağlamında değerlendirmiştir. Zira, olayda başvurucu fiziksel şiddet görmemekte; fakat müşterek konuta girmesi engellenmektedir. Bunun da işkence, eziyet ve kötü muamele yasağının söz konusu olması için gereken asgari sınırı sağlamadığını belirtmiştir.
Gerçekten, Anayasa Mahkemesi ev içi / aile içi şiddete ilişkin incelediği başvuruları ağırlıklı olarak kişinin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkı yahut aile ve özel yaşamına saygı hakkı bağlamında ele almaktadır(38). Bununla birlikte, verdiği kimi kararları devletin pozitif yükümlülüğüne Sayfa 165 işaret etmesi bakımından umut verici görünmektedir. Örneğin, aynı kamu kurumunda çalıştığı eski eşi tarafından şiddete maruz kalan başvurucunun 6284 sayılı kanun m. 4/1-a uyarınca iş yeri değiştirme talebinin yerel mahkeme tarafından reddedilmesi üzerine AYM, devletin pozitif yükümlülüğünü gerektiği gibi yerine getirmediğini tespit etmiş ve kişinin maddi ve manevi varlığının korunması hakkının ihlâl edildiğine hükmetmiştir(39) (40). Bununla birlikte AYM bir başka başvuruda, “…aciliyet unsurunun ortadan kalktığı (…) mahkemenin, tek taraflı iddiaya dayanılarak verilen tedbirlerin yerindeliğini, itiraz edenin ileri sürdüğü beyan ve deliller çerçevesinde her iki taraf için öngörülen hak ve menfaat dengesini de gözeterek değerlendirmesi gerekmektedir”(41) tespitinde bulunarak failin gerekçeli karar hakkının korunmasına ilişkin bir karara imza atmıştır. Gerekçeli karar hakkı ve kimsenin haksız yere özgürlüğünden mahrum bırakılmaması şüphesiz son derece önemlidir. Ancak kanımızca bu karar, “hak ve menfaat dengesinin” yerel makamlarca tam olarak nasıl değerlendirileceği hususunu, ev içi şiddette halihazırda dezavantajlı konumdaki kadınlar ve Türkiye’deki cezasızlık olgusu(42) da göz önüne alındığında havada bırakabilecek niteliktedir. Bu menfaat dengesinin somut olaylar nezdinde nasıl kurulacağı asıl önemi haiz meseledir. Burada Yargıç Pinto de Albuquerque’nin, klasik insan hakları yaklaşımındaki şüpheli ve sanık haklarının mağdur haklarına üstün tutma eğiliminin ev içi şiddet ve kadına şiddet konusunda önemli bir sorun olarak ortaya çıktığı ve bunun ancak devletin pozitif yükümlülükleri sayesinde aşılabileceği yönündeki eleştirisini akılda tutmakta yarar vardır. Yine, Opuz v. Türkiye kararında (para. 147) AİHM’nin fail haklarının, mağdurların yaşam hakkı ile fiziksel ve zihinsel bütünlüklerinin yerine geçemeyeceği yönündeki tespiti de unutulmamalıdır(43). Sayfa 166 4. Yazarın Görüşü
Türkiye’de kadına karşı şiddet ve ev içi şiddet konularında mevzuattaki gelişmeleri, uygulamada aynı oranda etkili sonuçların takip edememesindeki esas neden kanımızca cezasızlık olgusunda yatmaktadır(44). Gerek İstanbul Sözleşmesi’nin gerekse 6284 sayılı kanun hükümlerinin gerektiği gibi uygulanması, mevcut şiddeti büyük oranda önleyecektir. Kadınların ev içi şiddet konusundaki dezavantajlı konumunun üzerine bir de devletin pozitif yükümlülüğünü yerine getirmemesi göstermektedir ki; faillerin cezasız kalması / eksik ceza alması sonraki eylemleri de teşvik edicidir. Nitekim pek çok yüksek yargı kararında geçen, kadının kocasını kırk dakika kadar kapıda bekletmesi(45) tartışma sırasında “boşandıktan sonra istediğin gibi at mı koşturacaksın?” diyen kocasına “at da koştururum eşek de” demesi(46) gibi durumlar eşine şiddet uygulayan kocaların haksız tahrik hükümlerinden yararlanmasını sağlamıştır. Yine; beyaz tayt giymek, kırmızı telefon kullanmak, evde sigara içmek, kocasına sormadan terlik satın almak, alışveriş merkezinde yabancı bir erkeğe saati sormak gibi nedenler haksız birer fiil olarak değerlendirilmiş ve insan öldürme (!) suçunda haksız tahrik indirimi uygulanmıştır(47). Eşinden izinsiz terlik almak ve eve gelen eşe yemek hazırlamamak, eşinin rızası dışında evde sigara içmek gibi nedenler de haksız nitelikte olduğu kabul edilerek erkek eş açısından haksız tahrik indirimi oluşturmuştur(48). Sayfa 167
Özellikle toplumdaki hem mevzuattan hem de uygulamadan doğan cezasızlığın ve cezasızlık algısının bu denli yaygın olması ve yetkili mercilerin görevlerini gerektiği gibi yerine getirmemesi, kanımızca halihazırda yerleşik olan ev içi / aile içi şiddet olgusuna sessiz kalınması ve “aile meselesi” olarak görülmesiyle birleşince durum çok daha vahim bir hal almaktadır. Gerçekten, bu çalışmanın hazırlandığı sırada basında konuyla ilgili yer alan haberlerden biri eleştirdiğimiz hususu özetler niteliktedir: “Eskişehir’de, eski eşi tarafından sokak ortasında satırla katledilen […’ın] 23 kez suç duyurusunda bulunmasına karşın saldırgan ile “uzlaşmaya” zorlanması”…(49).
Kadına karşı şiddet özelinde ev içi şiddet konusunda gerçek çözüm kadını koruma(ya almak) değil; sorunun özünde yatan esas dinamikleri doğru tespit ederek kadınlar ve erkekler arasındaki eşitliği sağlamaktır. Bu doğrultuda devletlerin asıl yükümlülüğü koruyucu ve önleyici tedbirler almak kadar, eşitliği her anlamda yaşama geçirmek ve bu olguları ortadan kaldırmaya yönelik çalışmalar yürütmektir. Ancak bu uzun bir süreç olduğundan, süreç boyunca İstanbul Sözleşmesi gibi çağdaş hukuki metinleri gerçek anlamda uygulamak gerekmektedir. Bu bağlamda mevcut hukuki mekanizmaların gerçekten uygulanması ve yalnızca kâğıt üzerinde kalmaması gerekir. Gerek uygulayıcıların bu konuda iyi bir eğitimden geçirilmeleri ve denetlenmeleri(50) gerekse yurttaşların haklarını bilmesi(51) elzemdir. Sayfa 168
Sonuç olarak ifade edilmelidir ki, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin toplumsal cinsiyet rollerine duyarlı yorumu, fiili eşitsizlikleri gidermeye yönelik olduğundan Sözleşme’nin tam olarak etki doğurmasını sağlayacaktır. Devletin pozitif yükümlülüğünün tespitinde Osman Testi, tehlikenin yakınlığına ilişkin açıklamalar doğrultusunda ev içi şiddet söz konusu olduğunda gözden geçirilerek uygulanmalıdır. Ev içi şiddetin re’sen kovuşturulmasının önemi ve şiddet hafif dahi olsa kovuşturulmasındaki kamu yararının önemi açıktır.
Valiulienė v. Litvanya kararı çalışmada açıklanan kimi eleştiri ve katkılar doğrultusunda, ev içi şiddeti önleme ve ortadan kaldırma konusunda devletlerin pozitif yükümlülüğünün görülmesi açısından AİHM’nin konuya ilişkin önemli kararları arasında yer almaktadır. Sayfa 169
KAYNAKÇA
Arslan Öncü, Gülay: “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Sisteminde Kadına Karşı Aile İçi Şiddet Olgusu ve Bununla Mücadele Araçları”, Public and Private International Law Bulletin, C:32, S:2, 2012, s. 1-37.
Atılgan, Eylem Ümit: “Şehrazat, Homo Sacer ve İstanbul Sözleşmesi”, 24 Kasım 2019, (Çevrimiçi) https://viraverita.org/yazilar/sehrazat-homo-sacer-ve-istanbul-sozlesmesi.
CEDAW, Türkiye Yedinci Nihai Gözlem Raporu, (4-22 Temmuz 2016, 64. oturum) para. 32, (Çevrimiçi) https://tbinternet.ohchr.org/_layouts/15/treatybodyexternal/Download.aspx?symbolno=CEDAW%2fC%2fTUR%2fCO%2f7&Lang=en.
Council of Europe Convention on Preventing and Combating Violence Against Women and Domestic Violence, 12 Nisan 2011, (Çevrimiçi) https://rm.coe.int/168046031c.
Ertürk, Yakın: Sınır Tanımayan Şiddet – Paradigma, Politika ve Pratikteki Yönleriyle Kadına Şiddet Olgusu, Metis Yayınları, 2015.
Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü, Türkiye’de Kadına Yönelik Aile İçi Şiddet Araştırması, 2015, (Çevrimiçi) www.hips.hacettepe.edu.tr/KKSA-TRAnaRaporKitap26Mart.pdf.
Kaldi-Koulikidou, Theodora; Plevraki, Stylani: “Domestic Violence Against Women in Greece”, Family Violence from a Global Perspective – A Strengths-Based Approach, Ed. Sylvia M. Asay, John deFrain, Marcee Metzger, Bob Moyer, Sage Publications, 2014, ss. 94-107.
Karınca, Eray: Sorularla Kadına Yönelik Aile İçi Şiddet, TBB Yayınları: 179, Sorularla Hukuk Dizisi:7, 2010.
Kırbaş Canikoğlu, Seher: “Kadınlara Yönelik Şiddetin ve Ev İçi Şiddetin Önlenmesine Dair Ulusal ve Uluslararası Mevzuat (İstanbul Sözleşmesi ve 6284 Sayılı Kanun)”, Ankara Barosu Dergisi, S:3, 2015, ss. 355-378.
Kuyucu, Nisan: AİHM İçtihadında Ayrımcılık Yasağı Çerçevesinde Kadına Yönelik Şiddet, Seçkin Yayıncılık, 2014. Sayfa 170
Mor Çatı, 6284 Sayılı Kanun Uygulamaları Raporu, (Çevrimiçi) https://www.morcati.org.tr/attachments/article/255/6284_Kanun_Uygulamalari_Raporu.pdf.
Mor Çatı Yayınları, Adaletin Cinsiyeti: Erkek Şiddeti ile Mücadelede Hukuki Deneyimler, 2014.
Stanko, Elizabeth A.: “Fear of Crime and the Myth of the Safe Home – A Feminist Critique of Criminology”, Feminist Perspectives on Wife Abuse, Ed. Kersti Yllö, Michele Bograd, Sage Publications, 1990, ss. 75-90.
Yalçın Sancar, Türkan: Türk Ceza Hukukunda Kadın, Seçkin Yayıncılık, 2013.
World Health Organization, Women and Health - Today’s Evidence Tomorrow’s Agenda, 2009, s. 55-56, (Çevrimiçi) https://apps.who.int/iris/bitstream/handle/10665/44168/9789241563857_eng.pdf;jsessionid=7118F90525C23B09BE910C00E4D0D854?sequence=1 .
http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/1705850/uzlastirma-dayatmasi-adalet-bakanligindan-gitmis.html .
https://www.dw.com/tr/aihm-kadına-yönelik-şiddet-ayrımcılık/a-50234383.
www.kazanci.com.
Dipnotlar
- *
Araştırma Görevlisi, Kadir Has Üniversitesi Ceza ve Ceza Muhakemesi Hukuku Anabilim Dalı; Doktora Öğrencisi, Galatasaray Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Kamu Hukuku Programı
- (1)
KKAOKS Komitesi kadına yönelik şiddeti ancak 1989 yılında dahil etmiştir. 12 numaralı Genel Tavsiye Kararı, taraf Devletlerin kadınları ev içerisinde, iş yerinde ve sosyal hayatın diğer herhangi bir alanında şiddete karşı korumasını ve Komite’ye verdikleri düzenli raporlarda bununla ilgili çeşitli konularda bilgi vermesini öngörmekteydi. Üç yıl sonra 19 numaralı Genel Tavsiye Kararı, cinsiyet temelli şiddetin cinsiyet eşitliğini ihlâl ettiğini ve “Sözleşme’nin tam olarak uygulanmasının kadına karşı her türlü şiddetin ortadan kaldırılması için Devletlerin pozitif tedbirler alması gerektirdiğini” belirtmiştir. A.T. v. Macaristan kararında (No. 2/2003, 26 Ocak 2005), KKAOKS Komitesi ilgilinin; eski kocası tarafından dövüldükten sonra, çocuklarıyla birlikte yaşadığı dairesinden ne medeni muhakeme ne de ceza muhakemesi araçlarıyla geçici yahut kalıcı olarak men edilmesini sağlayamaması durumunu gözeterek, 1979 Sözleşmesi’nin 5 (a) ve 16. maddelerindeki haklarının ihlâl edildiğini saptamıştır. Komite bu kararını Devlet’in cinsiyetler arası etkili eşitliği sağlama yönündeki pozitif yükümlülüğüne dayandırmıştır. Bu yorum, Goecke v. Avusturya, No. 5/2005, 6 Ağustos 2007; Fatma Yıldırım v. Avusturya, No. 6/2005, 1 Ekim 2007; V.K. v. Bulgaristan, No. 20/2008, 17 Ağustos 2011; Cecilia Kell v. Kanada, No. 19/2008, 26 Nisan 2012; ve Isatou Jallow v. Bulgaristan, No. 32/2011, 28 Ağustos 2012 kararlarında da benimsenmiştir. Ev içi şiddet konusu, KKAOKS’nin birçok Nihai Gözlemi’nde de ele alınmıştır (örneğin, Yeni Zelanda, 2012, 22-24, Meksika, 2012, 11-12, Mauritius, 2011, para. 23 ve Avustralya, 2010, paragraflar 28-29).
- (2)
Genel Kurul Kararı, 48/104, A/48/49.
- (3)
Maria da Penha Maia Fernandes v. Brezilya kararında, (Dosya 12.051, Rapor no: 54/01, 16 Nisan 2001) Amerikalılararası İnsan Hakları Komisyonu, Brezilya Devleti’nin bir ev içi şiddet şikâyetinde önleme ve soruşturma için gereken özeni göstermekte başarısız olduğunu tespit etmiş; bu başarısızlık, Amerikan Sözleşmesi ve Belém do Pará Sözleşmesi uyarınca Devlet’in sorumluluğunu işaret etmiştir. Daha yakın tarihte, Jessica Lenahan (Gonzales) ve Diğerleri v. A.B.D. kararında, Dosya 12.626, Rapor no: 80/11, 21 Temmuz 2011, Komisyon A.B.D.’yi bireyleri ev içi şiddete karşı korumaya yönelik uluslararası yükümlülüklerini sistematik olarak ihlâl etmekten sorumlu tutmuştur. Amerikalılararası İnsan Hakları Mahkemesi ayrıca Gonzales vd. (“Pamuk Tarlası”) v. Meksika kararında, 16 Kasım 2009, Meksikalı yetkililerin Ciudad Juarez’de yaklaşık 600 kadının tecavüz edilip öldürülmesini önleme ve araştırma konusunda başarısız olduğunu belirtmiştir.
- (4)
Bu doğrultuda Komite’ye göre ev içi şiddet, 7. madde uyarınca kötü muameleye tabi tutulmama hakkının ihlâlini oluşturabilmektedir. Ev içi şiddet, sayılan pek çok nihai gözlemde belirtildiği üzere, Komite’nin başlıca endişe kaynaklarından olmuştur: Rusya Federasyonu, 2010, para. 10; Moldova, 2009, para. 16; Danimarka, 2008, para. 8; Mauritius, 2005, para. 10; Özbekistan, 2005, para. 23; İzlanda, 2005, para. 12; Benin, 2005, para. 9; Arnavutluk, 2004, para. 10; Polonya, 2004, para. 11; Fas, 2004, para. 28 ve Yemen, 2002, para. 6.
- (5)
Kadına karşı şiddetin ortadan kaldırılmasında gerekli özen yükümlülüğü standardı aygıtı, kadına karşı şiddet Özel Raportörü’nün raporu, E / CN.4 / 2006/61, para. 29, KKAOKS Genel Tavsiye Kararı No. 19, para. 9; Kadına yönelik şiddetin ortadan kaldırılmasına ilişkin Bildiri, madde 4 (c); 1995 Pekin Eylem Platformu, paragraf 125 (b); ve Amerikalılararası Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesi, Cezalandırılması ve Ortadan Kaldırılması Sözleşmesi, madde 7 (b) atfıyla. Özel Raportöre göre, gerekli özen yükümlülüğü, Devletlerin, kadına yönelik şiddet eylemlerinin önlenmesi, soruşturulması, cezalandırılması ve gerekli telafinin sağlanmasında diğer şiddet biçimlerinde olduğu gibi aynı kararlılığı göstermelerini gerektirir (paragraf 35).
- (6)
Şiddete Maruz Kalmış Kadınlara Yönelik Tazminatlar, Kadına Karşı Şiddet Özel Raportör Raporu, A / HRC / 14/22 (2010). Bu durum uluslararası kamuoyunun genel konsensüsüne uygun olup, Sözleşme’nin 2. maddesi uyarınca Taraf Devletlerin temel yükümlülükleriyle ilgili bu sayılanlar ile uyumludur: KKAOKS Genel Tavsiye Kararı No. 28, para. 34; KKAOKS Genel Tavsiye Kararı No.19, yukarıda belirtilen, para.23 (t), (iii); Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine İlişkin Bildiri, madde 4 (g); 1995 Pekin Eylem Platformu, para. 125 (a); Kadına Karşı Şiddet Özel Raportörü’nün Raporu, Yakın Ertürk, para. 83; Amerikalılararası Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesi, Cezalandırılması ve Ortadan Kaldırılması Sözleşmesi, madde 7 (f) ve (g); Afrika İnsan ve Halkların Hakları Þartı’na Ek Afrika Kadın Hakları Protokolü, madde 4 (2) (f); AB Kadınlara ve Kızlara Yönelik Şiddet ve Onlara Yönelik Her Türlü Ayrımcılığa Karşı Mücadele İlkeleri, madde 20 ve 23; WAVE, “Başınızın üstünde bir çatıdan fazlası: Avrupalı kadınların sığınaklarında kalite standartları araştırması, 2002; HRC Rusya Federasyonu hk. Nihai Gözlem, 2009, para. 10, Moldova hk. 2009, para. 16 ve Hırvatistan Hk. 2009, para. 8, ve ve A.T. v. Macaristan ile Goecke v. Avusturya başvurularında mağdurlara sığınacak yer bulunmadığına dair eleştiriler.
- (7)
ETS. No. 210. Bu yeni uluslararası hukuk belgesi, şu ana kadar yalnızca -Muhatap Devlet dışındaki- üç devlet tarafından onaylanmış olsa da taraf Devletlerin AİHS kapsamındaki yükümlülüklerini yorumlamada son derece önemlidir (Bu yorumlama yönteminin gerekçesi için şu diğer görüşlerime bakınız: De Souza Ribeiro v. Fransa (BD), dipnot 10; ve Tautkus v. Litvanya, dipnot 16). Bu belge, Avrupa Konseyi Kadına Karşı Şiddetle Mücadele Çalışma Grubu’nun -diğerleri arasında- aile içi şiddet konusunda (Son Faaliyet Raporu, 2008) hukuken bağlayıcı bir sözleşme yapma yönündeki çağrısı ve Bakanlar Komitesi tarafından aile içerisinde şiddet konulu R (85) 4 numaralı tavsiye kararı, ev içerisinde şiddete yönelik toplumsal tedbirler konulu R (90) 2 numaralı tavsiye kararı ve 30 Nisan 2002 Tarihli ve Rec (2002)5 sayılı kadınların şiddete karşı korunması hk. tavsiye kararı gibi birkaç tavsiye kararının yayınlanması doğrultusunda kabul edildiğinden, bu belgenin önemi apaçık ortadadır. Son olarak bu yeni belge, Mahkeme’nin kadınları ev içi şiddete karşı korumak için uygulanabilir ve yargısal olarak denetlenebilir olan pozitif yükümlülüğünü tesis etmiş olan şu başvurulardaki içtihatlarını da dikkate almıştır: Kontrova v. Slovakya, No. 7510/04, 24 Eylül 2007; Bevacqua ve S v. Bulgaristan, No. 71127/01, 12 Eylül 2008; Branko Tomasic vd. v. Hırvatistan, No. 46598/08, 14 Ekim 2010; Opuz v. Türkiye, No. 33401/02, 9 Eylül 2009; E.S. vd. v. Slovakya, No. 8227/04, 15 Aralık 2009; A. v. Hırvatistan, No. 55164/08, 14 Ekim 2010; ve Hajduova v. Slovakya, No. 2660/03, 30 Kasım 2010.
- (8)
Kadına Karşı Şiddeti Önleme ve Bununla Mücadele Sözleşmesi, m. 5 (2) ve Açıklayıcı Rapor, para. 59.
- (9)
Ev içi şiddetin etkileri ve nedenlerine ilişkin, mevcut önleme, sosyal yardım ve telafi programlarına ilişkin örnek olarak bkz.: Judd, Ev içi şiddet kaynak kitabı, Detroit, Omnigraphics, 2012; Kadınlara yönelik mevcut partner / eş ve cinsel şiddeti önlemek: harekete geçmek ve kanıt üretmek. Cenevre, Dünya Sağlık Örgütü, 2010; Walker, Örselenmiş kadın sendromu, New York, Springer, 2009; Gelişmekte olan ülkelerdeki yakın eş şiddetinin maliyetlerini ve etkilerini tahmin etmek: metodolojik bir kaynak kılavuzu, Washington, Uluslararası Kadın Araştırma Merkezi, 2009; McCue, Ev İçi Şiddet: Referans El Kitabı, Santa Barbara, ABC-CLIO, 2008; Shipway, Ev içi şiddet: sağlık çalışanları için bir el kitabı, Londra, Routledge, 2004; Kadına yönelik şiddet: şiddetin kadın sağlığı üzerindeki etkisi, Ottawa, Kanada Sağlık, 2002; Tjaden ve Thoennes, Eşler arası şiddetin kapsamı, niteliği ve sonuçları: Kadınlara yönelik ulusal şiddet olaylarından elde edilen bulgular, ABD Adalet Bakanlığı, 2000; Jacobson ve Gottman, Erkekler Kadınlara Şiddet Uygularken, Kötü Niyetli İlişkilere Son Verecek Yeni Görüşler, New York, Simon & Schuster, 1998; ve Jasinski ve Williams (ed.), Partner Şiddeti: 20 Yıllık Araştırma Konusunda Kapsamlı Bir Değerlendirme, Thousand Oaks, CA, Sage, 1998. Mahkeme modern psikoloji bulgularını, örneğin M.C. v. Bulgaristan, No. 39272/98, para. 164, 4 Aralık 2003 kararında kullanmıştır. Ben bu yaklaşımı Konstantin Markin [BD], kararı dipnot 21’deki muhalefet şerhimde de benimsemiştim.
- (10)
Bu nedenle ev içi şiddet (domestic violence) kavramı, yakın partner / eş şiddeti (intimate partner violence) kavramından daha geniştir; çünkü çocuk veya yaşlı istismarını yahut herhangi bir hane halkı tarafından gerçekleştirilen istismarı da kapsamaktadır. Bu aynı zamanda, hemcins partnerlik de dahil olmak üzere resmî veya gayrı resmî partnerlik ile partnerliğin sona ermesinden sonra meydana gelen şiddeti kapsamaktadır (Bkz.: Kalucza v. Macaristan, No. 57693/10, para. 67, 24 Nisan 2012). Şiddet bir süreklilik teşkil edebileceği gibi bir defalık olarak da gerçekleşebilir. Kadına yönelik şiddet, ev içi şiddet bağlamında ve dışında açıkça görülebilmektedir. Mevcut dosya, bu iki şiddet biçiminin, diğer bir deyişle kadına yönelik ev içi şiddetin kesişiminde yer almaktadır.
- (11)
Örnek olarak bkz.: yukarıda belirtilen Yakın Ertürk Raporu, para. 59.
- (12)
Yine, yukarıda belirtilen Yakın Ertürk Raporu, para. 66 ve Avrupa Konseyi Kadına Karşı Şiddeti Önleme ve Bununla Mücadele Sözleşmesi Açıklayıcı Raporu, para. 216.
- (13)
Karşıt durum için bkz.: yukarıda belirtilen Opuz, para. 147: “faillerin hakları, mağdurların yaşam hakkı ile bedensel ve zihinsel bütünlüklerinin yerine geçemez”. Bu açıklama ayrıca yukarıda belirtilen Fatma Yıldırım’da da bulunabilir, para. 12.1.5.
- (14)
Kadına yönelik şiddet Özel Raportörü’nün belirttiği gibi; “Tüm kadınlar şiddete maruz kalma riski altında olsalar da, hepsi şiddet eylemlerine karşı eşit derecede savunmasız değildir.” (Rashida Manjoo’nun Kadınlara Yönelik Çoklu ve Kesişen Ayrımcılık ve Şiddet Türleri Raporu, A / HRC / 17/26 (2011) Hamile, engelli, küçük yaşta, yaşlı, yerinden edilmiş, göçmen, mülteci veya okuma yazma bilmeyen kadınlar özellikle savunmasız iken (bkz.: Kadına Karşı Şiddeti Önleme ve Bununla Mücadele Sözleşmesi Açıklayıcı Raporu paragraf 87’deki sınırlı sayma olmayan liste), diğer kadınlar da zorbalık yapan veya şiddet dürtüsüne sahip bir partnerle birlikte olduklarında savunmasız olabilirler. Ayrıca AİHM, ev içi şiddet hakkındaki ilk kararlarından beri, genel anlamda “ev içi şiddet mağdurlarının savunmasızlığının” altını çizmiştir. (Bkz.: Yukarıda belirtilen Bevacqua ve S., para. 65 ve Opuz, para. 132). Bu nedenle, kararın 69. paragrafında belirtilen gerekçelendirmeyi kabul edemiyorum.
- (15)
KKAOKS’nin 19 numaralı Tavsiye Kararı’ndan beri, yakın ilişki içerisindeki kişiler arası şiddetin kadınları çok daha olumsuz etkilediği, onları proaktif devlet korumasına ihtiyaç duyan bir gruba ayırdığı kabul edilmektedir. Aynı sonuca, örneğin BM Genel Sekreteri’nin Kadınlara Yönelik Her Şiddet Biçimi Üzerine Derinlemesine Çalışması (2006) ve UNICEF’in Kadınlara ve Kızlara Yönelik Aile İçi Şiddet Raporu’nda (Innocenti Digest, cilt 6, 2000) da ulaşılmıştır.
- (16)
1989 yılında BM Kadına Karşı Aile İçi Şiddet Raporu’nda belirtildiği ve 1995 Pekin Eylem Planı paragraf 118’de tekrarlandığı üzere, kadına yönelik şiddet, erkekler ve kadınlar arasındaki tarihsel olarak eşit olmayan güç ilişkilerinin bir tezahürüdür. Bu eşitsizlik, daha önce de belirtildiği gibi, kadınların toplumdaki rolü hakkındaki eski moda önyargı ile beslenmektedir. (Örneğin, KKAOKS Genel Tavsiye Kararı No. 19, para. 11 ve Amerikalılararası İnsan Hakları Komisyonu, Amerika’da Kadın Şiddet Mağdurları için Adalete Erişim, OEA / Ser.l / V / II, Doc. 68, 20 Ocak 2007, para. 147) Bu gerçek olgusal eşitsizliklere karşı koymak amaçlandığından, söz konusu toplumsal cinsiyet rollerine duyarlı yorum, kadınları kendilerini koruyamayan ve kamusal korumaya ihtiyaç duyan klişeleşmiş bir grup olarak onlara üstünlük kurma iddiasıyla suçlanamaz. Bu açıklananlar doğrultusunda söz konusu ayrımcı hukuki muamele, şu kararlarda belirtilen “objektif gerekçeye” sahiptir: Belçika Dilbilim davası, (“belirli yasal eşitsizlikler sadece fiili eşitsizlikleri gidermeye yöneliktir”; aynı yöndeki görüş için bkz.: Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi Kadına Karşı Şiddeti ve Aile İçi Şiddeti Önleme ve Bunlarla Mücadeleye Yönelik Sözleşme m. 4 (4), Ayrımcılık Yapılmaması Hk. HRC Genel Yorum No. 18, para. 10 ve CESR Yorum No. 16, para. 7 ve 8). Tersine, Sözleşme’nin toplumsal cinsiyet rollerini göz ardı edecek şekilde yorumlanması, yalnızca kadınları olumsuz etkileyen eşitsizlikleri güçlendirecektir.
- (17)
9 numaralı dipnottaki birtakım araştırmalar tarafından teyit edildiği üzere.
- (18)
Heyetin çoğunluğu, bir kez daha davanın belirli özelliklerine bağlı kalmayı tercih ederek, davalı Devlet tarafından 8. maddenin değil, 3. maddenin ihlâl edildiği iddialarını değerlendirmek üzere ilkeli bir gerekçe ortaya koyma fırsatını kaçırmıştır. Oysa bu gerekçelendirme, mevcut ayrıksı içtihatlar bakımından çok daha gerekliydi. Bevacqua, Sandra Jankovic ve A. v. Hırvatistan başvurusunda Mahkeme, Hadjuova’da olduğu gibi (tehdit), 8. maddenin (fiziksel yaralanma) ihlâl edildiğini tespit etmiştir; ancak Opuz kararında başvurucunun annesinin m. 2’deki haklarının (öldürme), başvurucunun m.3’teki haklarının (fiziksel yaralanmalar) ve m. 2 ve 3 bağlamında m. 14’teki haklarının ihlâl edildiğine; Kontrova kararında ise m. 2 ve 13’ün (öldürme) ihlâl edildiğine karar vermiştir. E.S. vd. v. Slovakya kararında, hem 3. hem de 8. maddenin (fiziksel şiddet) ihlâl edildiğine karar vermiştir! Son olarak, Kalucza kararı, karşılıklı bedensel yaralanmalar ve sözlü suiistimal söz konusu olduğundan, 8. maddenin ihlâli açısından özel bir karar gibi görünmektedir. Sözleşme’nin bu farklı yorumları, açıkça tazminat ve diğer amaçlar ile bağlantılıdır. Ayrıca, davalı Devletin 8. maddenin ihlâl edildiğini kabul eden tek taraflı bildirisini reddetmiş olan Mahkeme, 3. maddenin ihlâl edildiğine dair esaslı bir gerekçeyi ortaya koyma konusunda ek bir göreve sahip idi.
- (19)
Bu ifade, Avrupa Konseyi Kadına Karşı Şiddeti ve Aile İçi Şiddeti Önleme ve Bunlarla Mücadeleye Yönelik Sözleşme m. 18 (3)’te kullanılmıştır. Mahkeme’nin, failin ayrımcı niyetle hareket edip etmediğine bakmaksızın, ev içi şiddet mağdurlarını ve kadın şiddet mağdurlarını koruduğunu belirtmek önemlidir. Bu sebepten ötürü, kadın mağdurların başvurularında normalde ayrıca 14. maddenin ihlâli tespit edilmemektedir. Bununla birlikte, ev içi şiddetin ve kadına yönelik şiddetin, mağdurla ilgili belirli bir ayrımcı niyetle, örneğin ırkını veya etnik kökenini hedef alarak, işlendiği durumlar da olabilir. Bu durumlarda, hem 3. hem de 14. maddelerin ihlâli söz konusu olacaktır.
- (20)
Osman v. Birleşik Krallık, 28 Ekim 1998, para. 116, 1998-VIII Raporları. Mahkeme bu standardı ev içi şiddet davalarında uygulamıştır (Örnek olarak bkz. yukarıda belirtilen Opuz, para. 130 ve yukarıda belirtilen Hajduova, para. 50). Aynı kriterler Atlantik’in diğer tarafında, Amerikalılararası Mahkemesi tarafından kabul edilmiştir. (Bkz. yukarıda belirtilen Pamuk Tarlası başvurusu, paragraf 282 ve Pueblo Bello Katliamı Başvurusu, 31 Ocak 2006, paragraf 152).
- (21)
Ulusal makamların, yukarıda Hajduova’da para. 50’de belirtilen, “ev içi şiddet mağdurlarının özel savunmasız konumu” göz önüne alındığında “daha da ihtiyatlı davranması” gerektiği iddiası, bu daha katı standarda karşılık gelmektedir.
- (22)
Yukarıda belirtilen Bevacqua, para. 82 ve Sandra Jankovic v. Hırvatistan, No. 38478/05, para. 50, 5 Mart 2009. Aynı şekilde ABAD, Magette Gueye ve Valentin Salmeron Sanchez (C-483/09 ve C-1/10) hakkındaki kararında; aile içerisinde şiddet uygulayan kişilere mahkeme emriyle zorunlu olarak asgari bir süre verilen uzaklaştırma emrinin, mağdurlar tarafından karşı çıkılsa bile yargılama işlemlerinde mağdurların pozisyonuna ilişkin 2001/220/JHA sayılı Çerçeve Kararı’nı ihlâl etmediğine karar vermiştir.
- (23)
Mahkeme, mağdurun şikâyetini geri çektiği bir davada bile kovuşturmanın kamu yararına olduğunu kabul etmiştir (Opuz, yukarıda belirtilen, para. 139).
- (24)
Litvanya Cumhuriyeti İstatistik Dairesi’nin verilerine göre, 2007 yılında 408 kadın ve 69 erkek; 2008 yılında 359 kadın ve 60 erkek eşlerinden ya da birlikte yaşadığı kişilerden şiddet görmüştür. Bu veriler kadınların erkeklere göre altı kat daha fazla ev içi şiddete maruz kaldıklarını göstermektedir (Güney Baltık Bölgesi’nde Aile İçi Şiddet, Kaliningrad, Litvanya, Polonya ve İsveç, Güney Baltık - Şiddetsizlik Bölgesi proje raporu, Eylül 2010, s. 20). İstatistiklerin delil değeri hakkında, bkz. Hoogendijk v. Hollanda (kab.), No. 58461/00, 6 Ocak 2005 ve Zarb Adami v. Malta, No. 17209/02, para. 77-78, AİHS 2006-I. Ayrıca bkz.: kadına yönelik şiddetin - özellikle de ev içi şiddetin – yaygınlığı ve yetersiz sayıdaki kriz / sığınma merkezi nedeniyle kaygılarını belirten KKAOKS’nin 2008 Litvanya Hakkında Nihai Gözlem Raporu.
- (25)
9 Mart 2001 tarihinde polise bir başka şikâyet daha sunulmuştur. Heyetin çoğunluğu, 66. paragrafta bu şikâyetin dikkate alınamayacağını ifade etmiştir; ancak bir sonraki paragrafta başvurucunun bedensel bütünlüğüne yönelik tehditlere maruz kaldığına dair “güvenilir iddialar” ileri sürdüğünü kabul etmeye devam etmektedir.
- (26)
Avrupa Konseyi Kadına Karşı Şiddeti Önleme ve Bununla Mücadele Sözleşmesi Açıklayıcı Raporu, para. 280’e atıf yaparak.
- (27)
Ulusal mahkemenin 15 Aralık 2005 tarihli kararı yanlıştı. Bölge mahkemesi tarafından iptal edilmesine karşın, bu hata yargılamada ek gecikmeye neden olmuş ve sonuç olarak süre sınırına takılmıştır.
- (28)
Heyetin çoğunluğu 83. paragrafta, başvurucunun şikâyetinin savcı tarafından takip edilmesi gerektiğinin değerlendirilmesinden kaçınmıştır. Oysa; 15 Aralık 2011 tarihli ev içi şiddeti kamusal yargılamaya tabi suçlardan kabul eden yeni ev içi şiddet yasasının, savcının 2005 yılındaki kararından etkilenen suçların kamusal önem taşıdığını kabul etmeye yaradığına ilişkin Hükümet’in argümanını kabul etmişlerdir. Bir diğer deyişle, çoğunluk, ev içi şiddete karşı yeni yasayı geriye dönük olarak davalının aleyhine uygulamaya hazırdır; fakat davanın hatalı bir şekilde kapatılmasının C. Savcısı’nın suçu olduğu sonucuna varmak istememektedir.
- (29)
Devletin ev içi şiddet konusunda yükümlülüklerini yerine getirmediği DeShaney v. Winnebago Cty. (DSS, 489 A.B.D. 189 (1989)) ‘un korkunç davasında, “sorumsuz, zorba, korkak ve taşkın babasının tekrar eden saldırılarının mağduru Zavallı Joshua” için ünlü muhalefet şerhinde sesini yükselten Yargıç Blackmun’dan bir kez daha ilham almaktayım.
- (1)
World Health Organization (Dünya Sağlık Örgütü - DSÖ) tarafından 2003 yılından önce 11 farklı ülkede gerçekleştirilen bir çalışmaya göre, (ülkeye göre değişmekle birlikte) kadınların %15 ila %71’i yaşamları boyunca en az bir kere kocaları tarafından fiziksel veya cinsel şiddete maruz kalmışlardır. Bu şiddet biçimlerini bir önceki yıl yaşadığını söyleyen kadınların oranı ise %4 ila %54’tür. Ayrıca kadınlar, şiddete en çok yakın erkek partnerleri tarafından maruz kalmaktadır. World Health Organization, Women and Health - Today’s Evidence Tomorrow’s Agenda, 2009, s. 55-56, (Çevrimiçi) https://apps.who.int/iris/bitstream/handle/10665/44168/9789241563857_eng.pdf;jsessionid=7118F90525C23B09BE910C00E4D0D854?sequence=1, 18 Şubat 2020.
- (2)
Bu başvuru her ne kadar Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) işkence yasağını öngören 3. maddesinin ihlâli iddialarına ilişkin olsa da, esas kapsamın ev içi şiddet olduğu akılda tutulmalıdır. Bu sayede Mahkeme’nin tespitleri ve konunun özüne ilişkin çıkarımları bir bütün olarak anlam ifade edecektir. Nitekim AİHM’nin ev içi şiddeti önleme konusunda devletlerin pozitif yükümlülüğü ekseninde incelediği ve Sözleşme’nin diğer (yaşam hakkını düzenleyen 2., özel ve aile yaşamına saygı hakkını düzenleyen 8. ve [bazen] ayrımcılık yasağını öngören 14.) maddelerinin ihlâline ilişkin çok sayıda içtihadı olup; bunların da göz önünde bulundurulması konuya yaklaşımının anlaşılmasında bütünlük sağlayacaktır. Diğer bir deyişle, her ne kadar başvurudaki işkence yasağına ilişkin incelemeler önem arz etse de, asıl olan ev içi şiddet ve bunu önleme, bastırma ve cezalandırma konusunda devletlerin pozitif yükümlülüğüdür.
- (3)
Seher Kırbaş Canikoğlu, “Kadınlara Yönelik Şiddetin ve Ev İçi Şiddetin Önlenmesine Dair Ulusal ve Uluslararası Mevzuat (İstanbul Sözleşmesi ve 6284 Sayılı Kanun)”, Ankara Barosu Dergisi, 2015, S:3, s. 359.
- (4)
Convention on the Elimination of All Forms of Discrimination Against Women, United Nations, General Assembly resolution 34/180 of 18 December 1979, Yürürlük: 03.09.1981. Türkiye bu sözleşmeye taraftır. (Çevrimiçi) https://www.ohchr.org/Documents/ProfessionalInterest/cedaw.pdf, 18 Şubat 2020.
- (5)
Council of Europe Convention on preventing and combating violence against women and domestic violence, 12 Nisan 2011, (Çevrimiçi) https://rm.coe.int/168046031c, 18 Şubat 2020. Sözleşme’nin İngilizce orijinal ismi, “Convention on Preventing and Combating Violence against Women and Domestic Violence” olup, Türkçe çevirisi yukarıdaki gibidir. Ancak resmî Türkçe çevirisinde “Ev İçi Şiddet” yerine “Aile İçi Şiddet” kavramı kullanılmış olup, “Kadına Yönelik Þiddet ve Aile İçi Þiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Sözleşme” şeklinde geçmektedir. Kanımızca bilinçli olarak yaratılan bu farklılık Sözleşme’nin ruhuna aykırıdır.
- (6)
Uygulamada devletlerin şiddet ortaya çıktıktan sonra harekete geçtiği; önleme yükümlülüğü kapsamında yeterince iş yapılmadığı eleştirisi için bkz.: Yakın Ertürk, Sınır Tanımayan Şiddet – Paradigma, Politika ve Pratikteki Yönleriyle Kadına Şiddet Olgusu, Metis Yayınları, 2015, s.92.
- (7)
Opuz v. Türkiye, No. 33401/02, 9 Eylül 2009.
- (8)
Olayın gerçekleştiği tarihte Türkiye’de 4320 Sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun (yürürlük: 17.01.1998 – 20.03.2012) henüz yürürlüğe girmemiştir.
- (9)
Opuz v. Türkiye, para. 137.
- (10)
14. Madde, Sözleşme’de tanınan hak ve özgürlüklerden yararlanırken ayrımcılığa uğradığı iddiasında yol gösterir. Bu bakımdan, mutlaka Sözleşme’de yer alan bir hakkın ihlâl edilmesi gerektiği anlamı çıkarılamaz. Nisan Kuyucu, AİHM İçtihadında Ayrımcılık Yasağı Çerçevesinde Kadına Yönelik Şiddet, Seçkin Yayıncılık, 2014, s.38. On dördüncü maddenin kapsamına ilişkin bkz.: Kuyucu, a.g.m., s. 30 vd. AİHM, ayrımcılık yasağını önceleri şekli anlamda eşitlik anlayışına bağlı kalarak uygulasa da, yakın tarihli kararlarında pozitif ayrımcılığın da dahil olduğu maddi anlamda eşitlik anlayışını benimsemeye başlamıştır. Kuyucu, a.g.m., s.36.
- (11)
Toplumsal cinsiyet temelli şiddetin, gücün erkeğin lehine asimetrik dağılımına neden olmanın yanı sıra onun sürdürülmesinde rol oynadığı hk.: Kuyucu, a.g.e., s. 79vd.
- (12)
Volodina v. Rusya, No. 41261/17, 9 Temmuz 2019.
- (13)
Volodina v. Rusya, para. 114.
- (14)
Volodina v. Rusya, para. 132.
- (15)
Kontrova v. Slovakya, No. 7510/04, 31 Mayıs 2007.
- (16)
Kontrova v. Slovakya, para. 48 vd.
- (17)
Civek v. Türkiye, No. 53354/11, 23 Şubat 2016.
- (18)
Kolluğun bilgi sahibi olduğu olayda etkisiz kalmasına ilişkin benzer yönde: Eremia vd. v. Moldova, No. 3564/11, 28 Mayıs 2013.
- (19)
6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun, 08.03.2012, R.G.: 20.03.2012, 28239. Çalışmada, toplumda da yaygın kullanılan adıyla “6284 sayılı kanun” olarak belirtilecektir.
- (20)
Halime Kılıç v. Türkiye, No. 63034/11, 28 Haziran 2016.
- (21)
Bevacqua & S. v. Bulgaristan, No. 71127/01, 12 Haziran 2008.
- (22)
Gülay Arslan Öncü, “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Sisteminde Kadına Karşı Aile İçi Şiddet Olgusu ve Bununla Mücadele Araçları”, Public and Private International Law Bulletin, C:32, S:2, 2012, s. 17.
- (23)
Kamusal alan – özel alan ayrımına ilişkin Yalçın Sancar da devletin kamusal alanda gerçekleşen şiddetle ilgilendiği ve özel alanda gerçekleşen şiddete “karışmadığı”, bu şiddetin kamusal boyutunun görülmediği eleştirisini getirmektedir. Türkan Yalçın Sancar, Türk Ceza Hukukunda Kadın, Seçkin Yayıncılık, 2013, s. 47.
Evin güvenli bir yer olduğu miti, gerek politikacılar gerekse akademisyenler tarafından kadına şiddetin göz ardı edilmesinde rol oynamaktadır. Elizabeth A. Stanko, “Fear of Crime and the Myth of the Safe Home – A Feminist Critique of Criminology”, Feminist Perspectives on Wife Abuse, Ed. Kersti Yllö, Michele Bograd, Sage Publications, 1990, s. 76 vd. - (24)
Osman testi, yukarıda Yargıç Pinto de Albuquerque’nin de tartıştığı üzere, AİHM’nin ‘klasik özen yükümlülüğü standardının’ Osman v. Birleşik Krallık kararı (Bkz. Yuk: Ev İçi Şiddette Osman Testi Denetimi) sonrası geliştirdiği ve bu karardan itibaren devletlerin, devlet dışı aktörlerin fiillerinden sorumluluğuna ilişkin kullandığı ölçüt olmuştur. Ertürk, Sınır Tanımayan Şiddet, s. 94.
- (25)
Opuz v. Türkiye, para. 132; Civek v. Türkiye, para. 50.
- (26)
Opuz v. Türkiye, para. 27; Bevacqua & S. v. Bulgaristan, para. 64-65; Hajduova v. Slovakya, No. 2660/03, 30 Kasım 2010, para. 41, 46, 50.
- (27)
İstatistikler en az bir kere evlenmiş kadınlar arasından alınmıştır. Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü, Türkiye’de Kadına Yönelik Aile İçi Şiddet Araştırması, (Çevrimiçi) www.hips.hacettepe.edu.tr/KKSA-TRAnaRaporKitap26Mart.pdf , 2015, s. 418-419, 18 Şubat 2020.
- (28)
“AİHM: Kadına yönelik şiddet ayrımcılık”, (Çevrimiçi) https://www.dw.com/tr/aihm-kadına-yönelik-şiddet-ayrımcılık/a-50234383, 18 Şubat 2020.
- (29)
İstanbul Sözleşmesi toplumsal cinsiyet tanımına yer veren ilk uluslararası düzenlemedir. Kırbaş Canikoğlu, a.g.e., s. 368.
- (30)
Civek v. Türkiye başvurusunda olayın ardından gerçekleştirilen diğer çalışmalar Hükümet tarafından şu şekilde belirtilmiştir: “2012 yılında kadına yönelik şiddetle mücadele için bir eylem planı uygulanmış ve bu eylem planının izlenmesi ile ilgili değerlendirme toplantıları düzenli olarak gerçekleştirilmiştir. 5 Ocak 2013 Tarihinde, şiddet mağduru kadınlar için barınma merkezleri ve konuk evleri oluşturulmuştur. 18 Ocak 2013 Tarihinde Kadına Yönelik Şiddetle Mücadelede Önleme ve Gözetim Merkezleri kurulmuştur. 25 Kasım 2014 Tarihinde kadına yönelik şiddetin nedenlerini araştırmak ve alınacak önlemleri belirlemek üzere bir meclis araştırma komisyonu kurulmuştur. Kadına yönelik şiddetin önlenmesine yönelik çalışmalar çerçevesinde, farklı idari birimlerde çalışan 157.000 kamu çalışanı özel eğitim almıştır.” Civek v. Türkiye, para. 44.
- (31)
Kanun m. 2/1-b’de ev içi şiddet “aynı haneyi paylaşmasa da aile veya hanede ya da aile mensubu sayılan diğer kişiler arasında meydana gelen her türlü fiziksel, cinsel, psikolojik ve ekonomik şiddet” olarak tanımlanmıştır.
- (32)
Kırbaş Canikoğlu, a.g.e., s.370-371.
- (33)
Yukarıda ifade edildiği üzere ev içi şiddette şiddet düzeyinin ani artışı olgusu, yaşamsal tehlikenin varlığını yalnız istisnai durumlarla sınırlamamak gerektiğini ortaya koymaktadır. Yargıç Pinto de Albuquerque’nin belirttiği üzere “risk yakın olmasa bile, mevcut olduğunda zaten ciddi bir tehlike vardır.”
- (34)
Kanun’da koruyucu tedbirlere, uygulanacak tedbirin türüne göre kural olarak mülki amir veya hâkim tarafından hükmedilmesi; önleyici tedbirlere ise kural olarak hâkim tarafından hükmedilmesi öngörülmüştür.
- (35)
15 Nisan 2013 – 15 Nisan 2014 Tarihleri arasında 6284 sayılı kanunun uygulanışına ilişkin izleme raporu için bkz.: Mor Çatı, 6284 Sayılı Kanun Uygulamaları Raporu, (Çevrimiçi) https://www.morcati.org.tr/attachments/article/255/6284_Kanun_Uygulamalari_Raporu.pdf, 18 Şubat 2020.
- (36)
KKAOKS, Türkiye Yedinci Nihai Gözlem Raporu, (4-22 Temmuz 2016, 64. oturum) para. 32, (Çevrimiçi), https://tbinternet.ohchr.org/_layouts/15/treatybodyexternal/Download.aspx?symbolno=CEDAW%2fC%2fTUR%2fCO%2f7&Lang=en, 18 Şubat 2020.
- (37)
AYM (Birinci Bölüm), Semra Özel Üner, B. No. 2014/12009, 26.10.2016, para. 34, 36.
- (38)
AYM (Birinci Bölüm), Ö.T., B. No. 2015/16029, 19.02.2019; AYM (Birinci Bölüm), M.L. ve Diğerleri., B. No. 2014/7469, 22.11.2017; AYM (İkinci Bölüm), A.Ö.Z., B. No. 2014/546, 19.12.2017.
- (39)
AYM (İkinci Bölüm), K.Ş., B. No. 2016/14613, 17.07.2019.
- (40)
AYM, yakın zamanda eşe veya kardeşe karşı işlenen kasten yaralama suçunun şikâyet aranmaksızın takip edilmesinin Anayasa’nın 2., 10., 13., 35., 36. ve 41. maddelerine aykırı olmadığına karar vermiştir. AYM, Norm Denetimi Basın Duyuruları, 11.09.2020, (Çevrimiçi) https://www.anayasa.gov.tr/tr/haberler/norm-denetimi-basin-duyurulari/ese-veya-kardese-karsi-islenen-kasten-yaralama-sucunun-sikâyet-aranmaksizin-takip-edilmesinin-anayasa-ya-aykiri-olmadigi/ 14 Ekim 2020.
- (41)
AYM (Birinci Bölüm), Salih Söylemezoğlu, B. No. 2013/3758, 06.01.2016.
- (42)
“…aile içi şiddete gösterilen tahammül, kadınların güçlenmesinin ve insan haklarından yararlanmasının önünde bir engel oluşturmaktadır.” Eray Karınca, Sorularla Kadına Yönelik Aile İçi Şiddet, TBB Yayınları: 179, Sorularla Hukuk Dizisi:7, 2010, s.16.
- (43)
Aynı yönde KKAOKS Fatma Yıldırım v. Avusturya, No. 6/2005, 1 Ekim 2007, para. 12.1.4, 5.
- (44)
Cezasızlığın bir boyutu da resmî mercilere bildirilmeyen şiddet olaylarıdır. Erkeğin kadın partnerine şiddet uygulamasının yaygın biçimde kanıksanması ve kadın erkek eşitliğinin günlük yaşam pratiklerinde hayata geçirilmemesi de bu konuda siyah sayılara yol açmaktadır. Örneğin, Yunanistan’da gerçekleştirilen bir çalışmada, Yunanistan’da kadınların, ortalama otuz beş defa partner şiddetine uğradıktan sonra polise durumu bildirdikleri belirtilmektedir. Bunun nedenleri arasında “maruz kaldığının aslında şiddet olmadığı, partnerinin değişeceği inancı gibi” nedenler sayılmakta ve kadınlar itaatkâr olmaya zorlanmaktadır. Theodora Kaldi-Koulikidou, Stylani Plevraki, “Domestic Violence Against Women in Greece”, Family Violence from a Global Perspective – A Strengths-Based Approach, Ed. Sylvia M. Asay, vd., Sage Publications, 2014, s. 98-101.
- (45)
Yargıtay 3.CD., E. 2012/28544, K. 2013/33263, 01/10/2003.
- (46)
Yargıtay 1.CD., E. 2014/1917, K. 2015/834, 19/02/2015.
- (47)
Örnekler için: Eylem Ümit Atılgan, “Şehrazat, Homo Sacer ve İstanbul Sözleşmesi”, 24 Kasım 2019, (Çevrimiçi) https://viraverita.org/yazilar/sehrazat-homo-sacer-ve-istanbul-sozlesmesi, 18 Şubat 2020.
- (48)
Bunlar ve benzeri pek çok yüksek yargı kararı için bkz.: Yalçın Sancar, a.g.e., s.220 vd. İlk derece mahkemelerinin kendisine ikram edilen meyve suyunu içmeyi reddeden kadının öldürülmesi (!) gibi olaylarda haksız tahrik indirimi uyguladığı kararları için: Yalçın Sancar, a.g.e., s.224 vd.
- (49)
Öldürülen kadının sonradan ortaya çıkan mektubunda “Cumhuriyet Başsavcılığı’ndan rica ediyorum bir kadın olarak ben öldükten sonra mı bana yardımcı olacaksınız” ifadesi yer almaktadır. (Çevrimiçi) http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/1705850/uzlastirma-dayatmasi-adalet-bakanligindan-gitmis.html, 18 Şubat 2020.
Türk hukukunda kanımızca Anayasa’nın 90. maddesinin dikkate alınmaması ve Sözleşme hükümlerinin yeterince bilinmemesinden dolayı sıklıkla yanlış uygulanan bir husus şudur: İstanbul Sözleşmesi’nin 48. maddesi, her türlü şiddet olayında uzlaştırma gibi zorunlu anlaşmazlık çözüm yollarına başvurulmasının yasaklanmasını öngörmektedir. Gerçekten burada olduğu gibi pek çok durumda bu yola başvurulması yararlı veya etkisiz değil, aksine zararlı sonuçlar doğurmaktadır. - (50)
Zira uygulamada özellikle kolluğun şiddete uğrayan kadınların çoğunlukla ilk başvurduğu merci olmasına karşın, sıklıkla hareketsiz kaldığı, kimi zaman mağdurları şiddet ortamına terk ettiği; görevlerini gerektiği gibi yapmaları içinse kadınların bazen yıllarca mücadele etmek zorunda kaldığı belirtilmektedir. Mor Çatı Yayınları, Adaletin Cinsiyeti: Erkek Şiddeti ile Mücadelede Hukuki Deneyimler, 2014, s.50 vd.
- (51)
Uygulamadaki en büyük sorunlardan biri de şiddet gören kadınların hukuki bilgiye erişimindeki güçlüklerdir. Mor Çatı Yayınları, a.g.e., s. 40 vd.
Kanımızca, özen yükümlülüğü standardı geniş kapsamıyla hukuki bilgiye erişmenin yanı sıra, bunun pratiğini de kapsamaktadır. Diğer bir deyişle, devletin partner şiddeti gören kişinin haklarını bilmesini ve kullanmasını sağlayamadığı durumlarda özen yükümlülüğü ihlâl edilmiş sayılmalıdır.
