Dosya olarak kaydet: PDF - TIFF - WORD
Referans kopyala
Görüntüleme Ayarları:
cebri icra • kredi sözleşmesi • ihtiyati haciz • yetkili mahkeme • uygulanacak hukuk • yetki sözleşmesi • direnme kararı • yetki itirazı

Davacı (Alacaklı) D... Türkische Bank A. G. (T.A Bankası); Davalı (Borçlu) B... Golf Kulübü Turizm İnşaat Sanayi Ticaret A. Ş. ile düzenledikleri kredi sözleşmesine dayanarak Serik Asliye Hukuk Mahkemesine müracaatla ihtiyati haciz isteminde bulunmuş anılan mahkeme 7.11.1996 gün ve 1996/319 değişik işler sayılı kararı ile ihtiyati hacze karar vermiştir. İhtiyati haciz kararı borçlu şirketin işyerinde fiili haciz ile uygulanmıştır. Daha sonra çıkarılan örnek 49 ödeme emrini alan borçlu takip konusu sözleşmenin 20. maddesinde kararlaştırılan "Yetki Koşuluna" dayanarak Alman Hukukunun uygulanması gerektiğini ve Alman Mahkemelerinin yetkili olduğunu öne sürerek icra dairesinin yetkisine, İcra Tetkik Mercii Hakimliği nezdinde itiraz etmiştir. Mercii hakimliği "Kanunlardaki genel yetki kurallarını yetki anlaşması ile kaldırılamıyacağı, kanunen yetki verilmiş Türk mahkemesine güvensizlik yaratacak böyle bir davanın kabul edilemeyeceği" gerekçeleriyle itirazın kaldırılmasına ve takibin devamına ilişkin 19.2.1997 gün ve 69-4 sayılı kararı vermiştir. Bu kararın temyizen incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay Onikinci Hukuk Dairesi 9.7.1997 gün ve 6906-8220 sayılı ilamı ile; (...Alacaklının takibe dayanak yapmış olduğu 14.10.1992 tarihli kredi sözleşmesinin 20/1 maddesinde "Bu anlaşma ve buradaki tarafların hak ve yükümlülükleri Alman Yasalarına göre yürütülecek ve yorumlanacaktır." Hükmü getirildiği gibi aynı maddenin 2 numaralı bölümünde de uyuşmazlıkların çözümünde de Alman mahkemelerinin yetkili olduğu kabul edilmiştir. 2675 sayılı Yasanın 24. maddesinde ise sözleşmeden doğan ilişkilerin tarafların açık olarak seçtikleri ülkenin kanununa tabi olacağı belirtilmiştir. Alacaklı sözü edilen Yasa ve sözleşme hükümlerine aykırı olarak Türk Hukukuna göre yetkili olan ihtiyati haciz kararını veren Serik İcra Dairesinde icra takibini yapmıştır. Sözü edilen sözleşme hükümleri çerçevesinde çözümlenmesi gerekirken yazılı şekilde Türk Hukukuna göre yetki itirazının değerlendirilmesi isabetsizdir...) gerekçesiyle merci kararını bozmuş dosya yerine geri çevrilmiştir: Yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Temyiz eden: Davalı vekili

Hukuk Genel Kurulu'nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Devletler Hususi Hukuku Kaideleri, yabancılık unsuru taşıyan (Milletlerarası unsur) belirli bir olay ve ilişkilere hangi Devletin maddi hukuk hükümlerinin uygulanacağını gösterir. Bu kaideler bir uyuşmazlığı bizzat çözümlemezler. Sadece, onu çözümleyecek olan yetkili maddi hukuk kurallarını belirtmekle yetinirler. Buradaki hukuk, mahalli hukuk veya yabancı bir hukuk olabilir. Devletler Hususi Hukuk Kaideleri iç hukuk kaideleri olduğundan her devletin kendine özgü bir Devletler Hususi Hukuku vardır. Devletler Hususi Hukuku, Maddi Özel Hukuk gibi, bireyler arasındaki adaleti kurmayı amaçlar.

Milletlerarası Medeni Usul Hukuku ise; yabancı unsurlu olay ve ilişkilerden kaynaklanan uyuşmazlıklarda, diğer konular yanında, özellikle Türk mahkemelerinin davaya bakmaya yetkisi olup olmadığını belirleyen kaidelerin bütünüdür.

22 Kasım 1982 tarihinde yürürlüğe giren, 20 Mayıs 1982 günlü 2675 sayılı "Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku" hakkındaki kanun; Devletler Hususi Hukukumuzun ana kaynağını oluşturur. Bu kanun "Milletlerarası Özel Hukuk" ile "Milletlerarası Usul Hukuku" olarak iki bölümde düzenlenmiştir.

Milletlerarası bağlantıları bulunan (Yabancı Unsurlu) olay ve ilişkilerden kaynaklanan hukuki uyuşmazlıklarda, mahkemelerin milletlerarası yetkilerini düzenleyen kaideler Usul Hukukunu meydana getirir. 2675 sayılı Yasa, milletlerarası yetkiye ilişkin hükümleri ile (Md.27-33) Türk mahkemelerini Devletler hukuku anlamında haiz oldukları yargı yetkisine hangi ölçüler içinde kullanılacağını belirler. (Md.1)

Türk Anayasasında, bağımsız mahkemelerce kullanılacağı belirtilen (Md.9) yargı yetkisi, ancak Devletle Hukuku tarafından belirli alanlarda sınırlandırılmıştır ve yargı yetkisi dava şartlarından kabul edilmektedir. (Bkz. Baki Kuru Hukuk Muhakemeleri Usulü. sayfa 882.) Milletlerarası yetki denildiğinde, yargı yetkisinin mevcut olması koşulu ile bir davaya hangi Devlet mahkemesinin bakabileceği anlaşılır. Milletlerarası yetki dava şartlarından sayılmamaktadır. Her Devlet mahkemelerinin milletlerarası yetkisini bizzat tayin eder. (Bkz. Ergin Nomer Devletler Hususi Hukuku 7. bası 1993 sayfa 398) Hukukumuzda ülke içi yer itibariyle yetki kaideleri aynı zamanda milletlerarası yetki kuralları olarak uygulanır. (Md.27) O nedenle, HUMK. 9 ila 12 ve 14 ila 16 ve 19 ila 21 maddelerinde yer alan genel ve özel yetki halleri ile, diğer kanunlarda belirtilen özel yetki hükümleri bulunan durumlarda, Türk mahkemeleri milletlerarası yetkiye sahiptir.

Bu bağlamda, hemen belirtelim ki, yetkinin varlığında davanın yanlarının Türk vatandaşı veya yabancı olması kural olarak bir faktör olarak alınmaz.

Önümüzdeki davayla doğrudan bağlantılı olması nedeniyle, Türk mahkemelerinin yetkili olduğu hallerde, tarafların yetki anlaşılması ile yabancı bir ülke mahkemesini yetkili kabul etmelerinin Türk Yetki Hukuku açısından doğurduğu hukuki sonuçlar üzerinde durulması zorunludur.

2675 sayılı "Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Kanunu'nun" Milletlerarası Usul Hukukunu düzenleyen bölümünde yer alan 31. madde; Milletlerarası yetki sözleşmelerinin, hukuki, tanım ve kapmasını açık ve seçik bir biçimde çizmiştir.

31. maddede yeralan kural şöyledir:

" Yer itibariyle yetkinin kamu düzeni veya münhasır yetki esasına göre tayin edilmediği hallerde, taraflar, aralarındaki yabancılık unsuru taşıyan ve borç ilişkilerinden doğan uyuşmazlığın, yabancı bir devlet mahkemesinde görülmesi konusunda anlaşabilirler.

Yabancı mahkemenin kendisini yetkisiz sayması halinde, dava yetkili Türk mahkemesinde görülür."

Madde metninden açıkça anlaşıldığı üzere; 31. madde; Türk Mahkemelerini yer itibariyle yetkili bulunmadığı, dolayısıyla milletlerarası yetkisinin de doğmadığı hallerde, tarafların Türk mahkemelerini yetkilendirebilecekleri ve buna ilişkin yetki anlaşması yapabileceklerini düzenleyen HUMK. md. 22. maddesine karşıt olarak getirilmiştir. Nitekim, 31. madde: Belirli koşulların vücut bulması halinde, en önemlisi, Türk Mahkemelerinin yetkili olduğu durumlarda dahi tarafların yetki anlaşması ile yabancı bir ülke mahkemesinde yetkili kılabileceklerini kuşku ve duraksamaya yer vermeyecek şekilde hükme bağlamış olması bunu göstermektedir.

31. maddenin uygulama alanının ve koşullarının belirlenmesinde yarar vardır.

1- Önceden belirtelim ki, yabancı bir Devlet Mahkemesini yetkilendiren ve anılan maddenin öngördüğü koşullara uyan, geçerli bir yetki sözleşmesinin varlığı halinde, yetkisi kararlaştırılan Yabancı Devlet Mahkemesi "Münhasıran" yetkili bir mahkeme kimliğini kazanmış olur. Bu sonucu, maddenin ikinci cümlesinde yer alan "Yabancı Mahkemenin kendisini yetkisiz sayması halinde, dava yetkili Türk Mahkemesinde görülür" şeklindeki sözler açık ve kesin bir şekilde doğrulamaktadır.

Bu evrede, yasaca Türk Mahkemesine verilmiş olan yetkiler, özellikle (HUMK. md.9/24) deki hükümler uygulanmaz hale gelir. O nedenle, taraflardan biri sözleşmedeki yetki şartına uymayarak Türkiye'de kanun gereği yetkili olan bir mahkemede dava açtığında diğer tarafın yetkisizlik; ve koşulları oluştuğunda "derdestlik" itirazlarında bulunmak hakkı doğar (HUMK. md. 187/2,4).

Anlaşmada, yetkisi kararlaştırılan yabancı mahkeme, kendisini yetkisiz kabul ederse ancak bu takdirde, dava kanun gereği yetkili Türk mahkemesinde açılabilir. Bu konuda; 2675 sayılı kanunun kabulünden sonra öğretideki görüşler birleşmiştir. (Bkz. Ergin Nomer, Devletler Hususi Hukuku, 7. Bası, İstanbul, 1993, Sh. 418 vd; Çelikel, Milletlerarası Özel Hukuk, İstanbul, 1995, Sh. 318; Altuğ, Türk Milletlerarası Usul Hukuku, İstanbul, 1983, Sh.67; Baki Kuru, Hukuk Muhakemeleri Usulü, Sh. 4366, Kuru/Arslan/Yılmaz, Medeni Usul Hukuku, Ankara, 1992 Sh. 158; Tuluay, Milletlerarası Usul Hukuku, ABD. 2/1984 sayfa 262 vd; Baki Kuru, Sözleşme ile Yabancı Mahkemelerin Yetkili Kılınması; MHB. 6/1986 Sayfa: 142-144; Saim Üstündağ Medeni Yargılama Usulü, İstanbul, 1989, Sayfa: 75 vd; Sargın, Milletlerarası Usul Hukukunda Yetki Anlaşmaları, Ankara, 1996, Sh. 194 vd.)

Sonuç olarak yinelemek gerekirse, 2675 sayılı Kanunun 31. maddesinin özüne ve sözüne uygun bir şekilde düzenlenmiş bir yetki anlaşması ile Türk mahkemelerinin milletlerarası yetkisinin kaldırılması mümkündür.

2- Yetki anlaşmaları ile bir devlet mahkemesinin yetkili kılınması. Türk hukuku bakımından bir şekle bağlı değildir. Yalnız Türk hukukunun emredici kaidelerine tabidir (Örneğin; Bkz. Md.19/2).

3- Türk Mahkemelerinin yer itibariyle yetki kaidelerinin "Kamu Düzeni" veya "Münhasır"; "kesin" yetki esasına dayanılarak tayin edildiği hallerde, taraflar, yabancı bir ülke mahkemesini yetki anlaşması ile yetkili kılamazlar. Bu durumda yetki şartı Türk hukuku bakımından hukuki bir sonuç doğurmaz (MÖUHK. Md. 31).

Yabancı bir devlet mahkemesini yetkili kılan yetki anlaşmalarının geçerliliği, mahkemesi yetkili kılanın devletin hukuk düzenine göre saptanır. O nedenle ancak Türk hukukuna göre de geçerli olan, bir sözleşme (veya yetki şartı) ile yabancı bir devlet mahkemesi yetkili kılınabilir (Bkz. Ergin Nomer, Devletler Hususi Hukuku, İstanbul, 1993. 5h.417).

a- Münhasır (kesin) yetki kaideleri, dava konusunun sadece Türk mahkemelerinde görülmesini sağlamak amacıyla konulan ve bunu temin eden kaidelerdir.

Örneğin; iş davalarında, davalının ikametgah mahkemesi ile işyeri mahkemesini yetkili kabul eden 5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanununun 5. maddesi; "İşçiyi" korumak gayesiyle konulmuştur ve kamu düzeni düşüncesine dayanır. O nedenle bu iki yetkiyi bertaraf eden yetki sözleşmeleri geçerli değildir. Türkiye'deki taşınmazların aynına ilişkin davaların görülmesinde de Türk mahkemelerinin yetkisi "münhasır"dır. (HUMK. Md. 13). Keza cebri icra ile ilgili davalarda, aşağıda değinileceği üzere "münhasır" yetki kurallarına bağlıdır.

b- Yetki anlaşması kamu düzenine açıkça aykırı olmamalı ülkenin kamu düzenini bozmamalıdır. Ahlak ve dürüstlük kurallarına, toplumun, hukukun, temel ilke ve değer yargılarını, adaleti, ahlak anlayışını, Anayasada yer alan temel hakları, ciddi şekilde sarsan ve aykırılık oluşturan olaylar kamu düzenini ihlal eden olgulardır.

4- Yabancı devlet mahkemesine, yetki tanıyan anlaşmaların, Türk hukuku alanında, hukuken değer kazanması için diğer koşullar şöyle sıralanabilir.

a) Taraflar arasında borç ilişkisinden kaynaklanan bir uyuşmazlık bulunmalıdır. Şahıs ve aile hukukuna ilişkin uyuşmazlıklarda bir yetki anlaşması düzenlenemez.

b) Borç ilişkisi, yabancılık unsurunu taşımalıdır. Uyuşmazlığın doğduğu borç ilişkisinde, taraflardan birinin veya her ikisinin yabancı olması veya akdin yapıldığı yerin veya icra yerinin yabancı ülke olması veya akid konusunun yabancı ülkede bulunması veya borç ilişkisinin yabancı ülkede doğması veya borç ilişkisine uygulanacak, hukukun yabancı bir hukuk olması gibi, bir yabancılık unsurunun bulunması gereklidir. Yabancılık unsuru taşımayan bir borç ilişkisi için yabancı ülke mahkemesine yetki veren anlaşma Türk hukuku yönünden geçerli olmaz.

c) 31. madde uyarınca, uyuşmazlığın belirli yabancı bir devlet mahkemesinde görülmesi konusunda taraflar anlaşmış olmalıdır.

Az yukarıda açıklanan kurallar Hukuk Genel Kurulu görüşmelerinde oybirliğiyle benimsenirken bir yandan da ilerdeki uygulamalara ışık tutması, konunun berraklığa kavuşturulması amacıyla Hukuk Genel Kurulunun 26.03.1975-E.60/K.394 ve 15.06.1988-E.11/K.246-476 gün ve sayılı kararları ele alınmış ve tartışılmıştır. Özellikle, anılan Hukuk Genel Kurulu Kararlarına gerekçe yapılan "HUMK.nun 22. maddesindeki düzenleme karşısında, kanunlardaki genel yetki kurallarının tarafların anlaşmalarıyla ortadan kaldırılamayacağı, aksinin kabulü halinde, iç hukuka göre kanunen yetki verilmiş olan belirli bir Türk mahkemesine karşı güvensizlik yaratacağından, kamu düzenine ters düşeceği ve geçersiz olacağı, o nedenle, davacının Türkiye'deki kanunen yetkili mahkemede de dava açmak hakkına daima sahip olduğu, yetki sözleşmeleri ile yetkili olan mahkemelerin yetkilerinin ortadan kaldırılamayacağı..." şeklindeki görüşten dönülmesi uygun bulunmuştur.

Gerçekte de; H.G.K. nun anılan 1982 tarihli kararı, 2675 sayılı Yasanın 31. maddesinin yürürlükte olmadığı zaman içinde verilmiş, 26.03.1975 günlü kararı kendisine gerekçe aldığı; en önemlisi, sadece Türkiye içerisindeki yabancılık unsuru taşımayan uyuşmazlıklar için uygulanabilen HUMK. Md.22. maddedeki esaslardan sonuca kavuştuğu anlaşılmaktadır. Oysa, tamamen farklı ve yeni bir hukuki statü getiren, 2675 sayılı Yasanın 31. maddesinin son cümlesiyle Yasa koyucunun bu kabulü üstün görmediği çok açıktır. Dahası, 31. madde ile güdülen amaçlardan biri de, milletlerarası ekonomik ilişkilerde yetki anlaşmalarının büyük önemi haiz olmasıdır.

Bugün bilgi çağı döneminde devletlerin birbirleriyle olan zorunlu sosyal ve sanayi ihtiyaçları karşısında ekonomik ilişkilerinin, kolay iletişim ve sürat araçları eliyle yoğunluk kazandığı, o nedenle ülke sınırlarını aşan sözleşmeler düzenlemek zorunda oldukları yadsınamaz. Dünya devletlerine ve dünya ekonomisine entegre olan Türkiye'nin bu gerçekten uzak durması düşünülemez. Esasen zamanımızın sosyal ve ekonomik koşullarının getirdiği zorunluluklar karşısında, her devlet devletler hukukuna dahil olduğunu gözden kaçırmamalı ve her türlü hukuki egoizmden uzak durmaya gayret sarfetmelidir. O nedenle bu tip ticari ilişkilere dayanan sözleşmelerde kararlaştırılan yetki şartı sözleşmenin vazgeçilmez bir unsuru haline gelmiştir. Kaldı ki, tarafların gidebilecekleri yetkili devlet mahkemesini hemen akdin başında bilmelerinde ve kendilerine uygulanacak hukuk kaidelerini önceden tespit ve tayin etmek de birçok yararları göz ardı edilemez.

Şimdi tüm açıklanan yasal kuralların ışığında uyuşmazlığın çözümüne sıra gelmiştir.

Taraflar arasında düzenlenen 14.10.1992 günlü

Kredi Sözleşmesinin "uygulanacak hukuk ve yargı çevresi" başlıklı 20. maddesindeki kararlaştırma aynen şu hükümleri ihtiva etmektedir.

1- Bu anlaşma ve buradaki tarafların hak ve yükümlülükleri Alman Yasalarına göre yürütülecek ve yorumlanacaktır.

2- Taraflar, bu anlaşma dışında ya da bu anlaşma ile ilgili olarak doğabilecek anlaşmazlıkların çözümünde Alman mahkemelerinin yetkili olduğunu ve bu anlaşma dışında ya da bu anlaşmayla ilgili herhangi bir dava, mahkeme başvurusu ya da adli takibatın bu mahkemelerde yürütüleceğini gayri kabili rücu olarak kabul ederler.

Yabancılık unsuru ile borç ilişkisini içeren ve yabancı bir devlet mahkemesine yetki tanıyan bu anlaşma "Kamu Düzenine" veya "Münhasır" yetki esasına dayanmadığı takdirde, Türk hukuku bakımından geçerli olacağı çok açıktır. Daha somut bir ifadeyle; doğrudan genel mahkemede açılacak bir dava aşamasında; kabul edilip, itibar edileceğinden ayrı davacı alacaklının İİK.68. maddesinde belirtilen belgelerden olan davalı ile düzenledikleri kredi sözleşmesine dayanarak Serik İcra Dairesinde takibe giriştiğinde borca itiraz üzerine itirazın iptali yönünden genel hükümlere göre genel mahkemede dava hakkını kullandığında davalının yetki anlaşmasını öne sürerek yetki itirazında bulunduğunda mahkemece, 2675 sayılı Yasanın 31. maddesi uyarınca yetki şartının hukuken geçerli kabul edilmesi ve yetki itirazı nedeniyle dava dilekçesinin reddine karar verilmesi gerekir.

Ne var ki, bu dava; anlatılan türde bir dava olmayıp tamamen farklı hukuki prosedür ve hüviyete sahiptir. Dava hukuksal nitelikde cebri icra hukukundan kaynaklanmaktadır. Diğer bir anlatımla, yetki itirazı, asliye hukuk mahkemesince verilen ihtiyati haciz kararının, Serik İcra Müdürlüğü nezdinde uygulanması safhasına aittir. O nedenle, bu hukuki olgu sınırı içinde kalınarak uyuşmazlığın değerlendirilmesi hukuksal bir gerektir. İhtiyati haciz kararının infazının, hukuki sonuç ve hükümlerinin bir cebri icra olduğunda, duraksama olmamalıdır. Cebri icra her devletin kendi ülke ve sınırları içerisinde haiz olduğu mutlak güç ve yetkilerindendir. Yine cebri icra devletin egemenlik ve hükümranlık haklarının kullanılmasının doğrudan bir sonucudur. O nedenle devletin nüfuz ve iktidarını simgeleyen bir hakimiyet tasarrufudur, denilebilir. "Türk milleti egemenliğini Anayasanın koyduğu esaslara göre yetkili organlar eliyle kullanır. Egemenliğin kullanılması, hiçbir suretle, hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz, hiçbir kimse ve organ kaynağını Anayasadan almayan bir devlet yetkisi kullanamaz." (Anayasa Md.6),

Şu durum karşısında; Türk mahkemesinde alınan ihtiyati haciz kararının cebri icra yoluyla uygulanmasına dair yetki devletin kendi ülkesi üzerinde hakimiyet tasarruflarında bulunabilme iktidarının bir görünümü olduğundan, münhasır (kesin) yetkilerindendir. Hal böyle olunca; davanın sadece belirtilen hukuki nitelik ve kapsamı içinde ve "kamu düzeni"; "münhasır yetki" esaslarının etkisi altında değerlendirildiğinde; Türk mahkemesinin ülke içi yetkisinin ve ona bağlı olarak milletlerarası yetkisinin varlığının kabulü kaçınılmazdır (2675 sayılı kanunun 31. maddesi).

Açıklanan nedenlerle hukuki nitelendirmede, yasanın yorum ve uygulanmasında hataya düşülerek verilen Yerel Mahkeme kararı isabetsiz olup bozulması gerekirse de hüküm sonucu itibariyle usul ve yasaya uygun görüldüğünden gerekçesi değiştirilerek onanmalıdır (HUMK.nun Md. 438 son).

S o n u ç : Davalı vekilinin temyiz itirazlarının reddiyle direnme kararının yukarıda açıklanan nedenlerle (ONANMASINA) ve gerek temyiz ilam harcı peşin alınmış olduğundan başkaca harç alınmasına mahal olmadığına, 06.05.1998 günü oybirliğiyle karar verildi.