17. Januškevičienė v. Litvanya
3 Eylül 2019, Başvuru No: 69717/14
Araş. Gör. Muhammet Kahveci*
AİHM (Dördüncü Daire): Ganna Yudkivska (Başkan), Paulo Pinto de Albuquerque, Faris Vehabović, Egidijus Kūris, Carlo Ranzoni, Georges Ravarani, Péter Paczolay.
[AİHS m. 6(2), 13, 35(1)]
Karar: Adil yargılanma hakkı, masumiyet karinesi, etkili başvuru hakkı, kabul edilebilirlik koşulları, iç hukuk yollarının tüketilmesi.
Yargıç Pinto de Albuquerque’nin muhalefet şerhi (Kūris ve Paczolay’ın Katılımıyla): İç hukuk yollarının tüketilmesi, çare-tüketme ilişkisi, kabul edilebilirlik koşulları, etkili başvuru hakkı, masumiyet karinesi.
İlgili Türk Hukuku: Masumiyet karinesi, davasız yargılama olmaz ilkesi, şüpheden sanık yararlanır ilkesi, etkili başvuru hakkı, iç hukuk yolları, tazminat, bireysel başvuru.
1. Olaylar, Ulusal Yargılama Süreci ve Karar
1.1 Olaylar ve Ulusal Yargılama Süreci
AİHM kararının ve bizim çalışmamızın konusunu oluşturan uyuşmazlık temel olarak ceza muhakemesi hukuku ilkelerine ilişkindir. Başvurucu, kendisinin sanık olmadığı bir davada, mahkeme tarafından sanıklar hakkında verilen hükümde kendisinin de suçlu olarak gösterilmesi sebebiyle AİHS m. 6(2) ile güvence altına alınan masum (suçsuz) sayılma hakkının (masumiyet karinesi) ihlâl edildiğini ileri sürmüştür. Bununla birlikte başvurucu, var olduğunu ileri sürdüğü bu ihlâl karşısında iç hukukta etkili hukuki çarelere (etkili başvuru hakkına) sahip olmadığını da iddia etmiştir. AİHM’ye başvuru yapılmasına neden olan uyuşmazlığın kaynaklandığı olayı ve davayı şu şekilde açıklayabiliriz:
Litvanya Mali Suçlar Soruşturma Servisi, 2005 ile 2007 yılları arasında örgütlü bir grupta işlenen, yüksek değerli malların hileli olarak temellük edildiği iddiaları üzerine soruşturma işlemlerini başlatmıştır. Suçun işlenmesine otuzdan fazla kişinin ve şirketin katıldığından şüphelenilmiştir (para. 6). Sayfa 844
25 Ekim 2007’de başvurucuya Litvanya Ceza Kanunu m. 24(4) ve m. 182(2) uyarınca, örgütlü bir grupta işlenen dolandırıcılık suçundan kurucu sıfatıyla şüpheli olduğuna dair resmî bir tebligat yapılmıştır. Č.M., I.R., D.L., T.F., S.P., O.J., A.J. ve diğer kişilerden oluşan örgütlü bir grubun lideri ve suç faaliyetini gizlemek için tasarlanan birkaç şirketin sorumlusu olarak başvurucunun, bu şirketlerin adı altında düzenlenen faturaları ve diğer muhasebe evraklarını tahrif ettiği ve dolayısıyla D şirketi, A şirketi ve S şirketi de dahil olmak üzere diğer şirketlere büyük miktarda katma değer vergisinin ödenmemesinde yardım ettiğinden şüphelenilmiştir (para. 7).
Soruşturma geniş kapsamlı olduğundan savcı bazı şüphelilerin soruşturmalarını ana soruşturmadan ayırma kararı almıştır. Savcı, soruşturmanın geniş kapsamlı olduğunu ve ondan fazla şirketin faaliyetleriyle ilgili olduğunu ve bu nedenle tamamlanmasının uzun zaman alabileceğini belirtmiştir. Ayrıca soruşturmaların ayrılmasının makul sürede yargılanma hakkının sağlanması için de gerekli olduğu ifade edilmiştir. Savcı, soruşturmaların ayrılmasının bütünlüklerine veya tarafsızlıklarına zarar vermeyeceğini belirtmiştir (para. 9).
25 Mayıs 2009’da D şirketi ve şirketin yöneticisi V.D. hakkındaki soruşturma ana soruşturmadan ayrılmıştır. Daha sonra deliller toplanıp dava açılmıştır. 18 Aralık 2009’da Vilnius Bölge Mahkemesi tarafından D şirketi ve V.D. birden fazla sayıda dolandırıcılık, yüksek değerde mülke el koyma, hileli muhasebe ve evrakların tahrif edilmesinden suçlu bulunmuştur. Fakat örgütlü bir grupta suç işlemekle suçlanmamışlardır. Mahkeme, V.D.’nin D şirketinin diğer şirketlerden hizmet aldığını göstermek için sahte belgeler kullandığını, böylelikle şirketin resmî kârlarını ve şirketten devlet bütçesine giden katma değer vergisi borcunun miktarını düşürdüğünü tespit etmiştir. Kararda, V.D. ve D şirketi hakkındaki her bir suçlama ile ilgili başvurucu ve diğer kişilerden oluşan bir grup suç ortağının genel kastla hareket ettiği belirtilmiştir. Başvurucu, V.D. ve D şirketi hakkındaki davada herhangi usûlî bir statüde (sanık) değildir. Başvurucu, Nisan 2014’te kendisine iddianame tebliği edilene kadar V.D. ve D şirketi hakkında bir şey bilmediğini iddia etmiştir. Temyiz Mahkemesi’nin kararının betimsel bölümünün başlangıcı, sanıklar aleyhindeki suçlamaları iddianamede belirtildiği gibi yinelemiştir. Kararın geri kalanı, başvurandan bahseden herhangi bir ifade içermemektedir (para 9-16).
Savcı, 11 Kasım 2010’da V.S., R.N., V.B., A şirketi ve S şirketine karşı yapılan soruşturmanın, ana soruşturmadan ayrılmasına karar vermiştir. Savcı, soruşturmanın geniş kapsamlı olduğunu ve tamamlanmasının uzun zaman alabileceğini, ancak yukarıda belirtilen şüphelilere karşı kanıtların Sayfa 845 toplandığını ve bu kişiler hakkındaki davanın incelenmeye hazır olduğunu belirtmiştir. Savcı, makul bir süre içinde yargılanma haklarının sağlanmasının önemini yinelemiş ve soruşturmaların ayrılmasının bütünlüklerini veya tarafsızlıklarını etkilemeyeceğini belirtmiştir. Bu soruşturmada da deliller toplanmış ve dava açılmıştır. 4 Haziran 2012’de bu kişiler Kaunas Bölge Mahkemesi tarafından birden fazla sayıda dolandırıcılık, yüksek değerde mülke el koyma, hileli muhasebe ve evrakların tahrif edilmesinden suçlu bulunmuştur. Örgütlü bir grupta suç işlemekle suçlanmamışlardır. Kararda, her bir sanığın tüm suçlar bakımından başvurucu ve diğer kişilerden oluşan bir grup suç ortağı ile birlikte genel kastla hareket ettiği belirtilmiştir. Kararın geri kalanı, başvurucudan bahseden ifadeler içermemektedir. Başvurucu bu davada da herhangi usûlî bir statüde değildir. Başvurucu Nisan 2014’te iddianame kendisine tebliği edilene kadar onlar hakkında bir şey bilmediğini iddia etmiştir (para.17-23).
Savcı, 12 Temmuz 2011’de E.T., E.A., R.N. ve P. şirketi ve S.S. şirketine karşı yürütülen soruşturmayı da ana soruşturmadan ayırma kararı almıştır. 15 Ocak 2014’te Kaunas Bölge Mahkemesi sanıkları birden fazla sayıda dolandırıcılık, yüksek değerde mülke el koyma, hileli muhasebe ve evrakların tahrif edilmesinden suçlu bulmuştur. Örgütlü bir grupta suç işlemekle suçlanmamışlardır. Kararda her bir suçlama için her bir sanığın başvurucu ve diğer kişilerden oluşan bir suç grubuyla birlikte hareket ettiği belirtilmiştir. Başvurucu, ilk derece mahkemesine tanık olarak çağrılmış fakat şüpheli olduğu davayla ilgili olduğu gerekçesiyle tanıklık etmeyi reddetmiştir. 8 Mayıs 2017’de Temyiz Mahkemesi kararı bozmuş ve herhangi bir suç işlendiğine dair yeterli delil bulunamadığından tüm sanıkların beraatine karar vermiştir (para. 24-28).
21 Ocak 2014 tarihinde, başvurucuya temel olarak daha önceki iddiaların benzerlerini içeren şüphelerle ilgili nihai bildirim tebliğ edilmiştir. Başvurucunun aynı gün ifadesi alınmıştır. Başvurucu suçu kabul etmemiş, sorulara cevap vermeyi reddetmiştir (para. 30).
17 Nisan 2014’te savcı, başvurucu, Č.M., I.R., D.L., O.J. ve A.J. hakkında iddianame düzenlemiştir. İddianamede başvurucunun Č.M., I.R., D.L., O.J., A.J. ve başvurucudan oluşan örgütlü bir grubun lideri ve suç faaliyetini gizlemek için kurulan farklı şirketlerden sorumlu kişi olarak bu şirketlerin adı altında düzenlenen muhasebe evraklarını ve faturaları değiştirdiği, böylelikle diğer şirketlere 6.000.000 Litvanya Litaisi’nden fazla katma değer vergisinin ödenmemesinde yardım ettiği ileri sürülmüştür. İddianame, V.D., D şirketi, V.S., R.N. ve diğer kişilere karşı açılan ceza davalarındaki delillerin dahil olduğu, başvurucu aleyhindeki delilleri içermektedir. Başvurucu, Lit- Sayfa 846 vanya Ceza Kanunu m. 24(4), 25(3), 183(2), 216(1) ve 300(3)’de düzenlendiği üzere dolandırıcılık, suç faaliyeti ile elde edilen eşyaların temellük edilmesi ve meşrulaştırılması ve belgelerin tahrif edilmesinin örgütlü bir grupta işlenmesiyle suçlanmıştır. 30 Nisan 2014 tarihinde dava, esasa ilişkin inceleme için Vilnius Bölge Mahkemesi’ne gönderilmiştir (para. 31-32).
5 Ocak 2018’de tüm sanıklar zaman aşımının dolmasından dolayı mahkemeden kovuşturmaya son verilmesini talep etmişlerdir. Yöneltilen suçlamalardan en ağırının dahi zamanaşımı süresi 10 yıl olduğu, sanıklardan herhangi birinin söz konusu süre zarfında yeni suç işlememiş olduğu veya kovuşturma işlemlerinden kaçındıkları hakkında hiçbir bilgi bulunmadığından, Mahkeme 23 Şubat 2018’de başvurucu, Č.M., I.R., D.L., O.J. ve A.J. hakkındaki kovuşturmaları sona erdirmiştir. Bu karar temyiz edilmemiş ve kesinleşmiştir (para. 33-34).
1.2 Başvuru Tarihi ve AİHM’deki Süreç
Başvuru, AİHS m.34 ile tanınan bireysel başvuru hakkı kapsamında Litvanya vatandaşı olan Vida Januškevičienė tarafından 23 Ekim 2014’te Litvanya Cumhuriyeti’ne karşı yapılmıştır. Litvanya Hükümeti 20 Eylül 2017 tarihinde başvurudan haberdar edilmiştir (para. 1-4).
1.3 Tarafların İddiaları
Başvurucunun temel olarak iki hususta şikâyeti bulunmaktadır. Bunlardan ilki masumiyet karinesinin ihlâlidir. Başvurucu, Sözleşme’nin “bir suç ile itham edilen herkes, suçluluğu yasal olarak sabit oluncaya kadar masum sayılır” şeklindeki 6(2)’nci maddesine dayanarak, herhangi bir mahkeme tarafından söz konusu suçlardan suçlu bulunmamış olmasına rağmen, V.D., D şirketi, V.S., R.N., V.B., A ve S şirketlerine karşı yürütülen kovuşturmalarda verilen mahkeme kararlarının açık bir şekilde kendisinin örgütlü bir grubun parçası olarak bazı suçları işlediğini belirtmesinin masumiyet karinesini ihlâl ettiğini ileri sürerek şikâyetçi olmuştur (para. 48).
Başvurucunun ikinci şikâyeti ise ilk şikâyeti ile bağlantılıdır. Başvurucu masumiyet karinesinin ihlâline karşı Sözleşme’nin 13. maddesinde güvence altına alınan etkili başvuru hakkının bulunmadığından bahisle şikâyetçi olmuştur. Başvurucu, üçüncü kişilere karşı açılan davalardaki suçsuz sayılma hakkını ihlâl eden mahkeme kararlarına karşı herhangi bir başvuru imkânı bulunmadığını ileri sürmüştür (para. 64).
Litvanya Hükümeti ise başvurucunun kendisini savunma imkânının bulunduğunu ileri sürmüştür. Başvurucunun, 25 Ekim 2007’de aleyhindeki Sayfa 847 şüpheler ve soruşturma evresinde haklarını savunabileceği hususlarında bilgilendirildiğini belirtmiştir (para. 49).
Hükümet, başvurucuyla ilgili soruşturma tedbirlerinin “yoğun bir şekilde uygulanmasıyla” ve başvurucunun kendisinin Vilnius Bölge Mahkemesi’nden dava dosyasına erişim ve dosyaya yeni delil eklenmesine ilişkin “birçok” talepte bulunmasıyla ispatlandığı üzere, iştirak halindeki şüpheliler hakkında verilen kararların, başvurucu hakkındaki davayı inceleyen mahkeme üzerinde kesin hüküm (res judicata) etkisinin bulunmadığını vurgulamıştır. Hükümet, bu yargılamalarda başvurucunun birlikte şüpheli oluğu kişilere karşı alınan kararlara esas teşkil eden olgulara itiraz edebileceğini(1); fakat başvurucunun itirazda bulunmadığını ve masumiyet karinesinin ihlâl edildiğine dair bir şikâyette de bulunmadığını ileri sürmüştür (para. 49).
Hükümet, başvurucunun birlikte suçlandığı kişilerle birlikte, Vilnius Bölge Mahkemesi’nden zamanaşımının dolmasından dolayı yargılamayı sona erdirmesi talebinde bulunduğunu belirtmiştir. Hükümet, iç hukukun mahkemelerin sanıkların talepleri halinde zamanaşımının dolmasından sonra davayı incelemeye devam etmelerine izin verdiğini ve böyle durumlarda mahkemenin ya beraat kararı verebileceğini ya da beraat kararı verilmesi mümkün değilse yargılamanın sona erdirilmesine karar verebileceğini belirtmiştir(2). Fakat başvurucunun mahkemenin kendisinin davasını incelemeye devam etmesini talep etmemesinin ve birlikte suçlandığı kişilerle birlikte Vilnius Bölge Mahkemesi’nden zamanaşımının dolmasından dolayı yargılamayı sona erdirmesi talebinde bulunmasının, başvurucunun birlikte şüpheli olduğu kişilere karşı açılan davalarda başvurucunun suçluluğuna dair yapılan göndermelerle ilgili mahkemenin tüm şüpheleri ortadan kaldırmasına engel olduğunu ileri sürmüştür (para. 50).
Hükümet başvurucunun, onurunun ve itibarının ihlâlinden doğan zararlar için hukuk davası açabileceğini ileri sürmüş ve yerel mahkemelerden ilgili iki dava örneği sunmuştur. Hükümet ayrıca, aynı yargılamalar çerçevesinde, yüksek mahkemelerin alt mahkemelere masumiyet karinesiyle uyumlu olmayan ifadelerin kararlardan kaldırılmasını emrettiği ya da bu tür Sayfa 848 kararların tekrar incelenmesi için iade edildiği üç karar örneği de sunmuştur (para. 51).
Özetlersek Hükümet, başvurucunun Litvanya mahkemelerine iddia edilen hak ihlâllerini düzeltme fırsatı vermediğini ve dolayısıyla Sözleşme m. 35(1) uyarınca etkili iç hukuk yolları tüketilmediğinden başvurucunun şikâyetinin reddedilmesi gerektiğini savunmuştur.
Başvurucu, birlikte şüpheli oldukları kişilere karşı açılan davalarda yargılamayla ilgili herhangi bir statüsü olmadığından, iddialara karşı kendisini savunmak ve ilgili mahkeme kararlarında kendisiyle ilgili ifadelere itiraz etmek için herhangi bir imkâna sahip olmadığını ileri sürmüştür. Başvurucu, Hükümet tarafından tavsiye edilen hukuki çarelerin sadece kendisine karşı yürütülen yargılama işlemleriyle ilgili olduğunu, fakat bu çarelerin kendisine karşı masumiyet karinesinin ihlâl edildiği üçüncü kişiler hakkında yürütülen muhakeme işlemlerinde alınan kararları etkileyemeyecek olduğunu belirtmiştir (para. 54).
Hükümetin, yasal zamanaşımı süresi dolmasına rağmen başvurucunun mahkemeden kendisiyle ilgili davaya bakmaya devam etmesini talep edebilirdi şeklindeki iddiasına cevaben başvurucu, kendisine karşı yapılan yargılamaların, kişisel özgürlüğünü kısıtlayan çeşitli uygulamalara maruz kaldığı on yıldan fazla bir süre sürdüğünü ve bu nedenle stres ve sıkıntıların sona ermesi için zamanaşımı süresinin dolmasıyla davanın sona ermesini kabul ettiğini ifade etmiştir (para. 55).
1.4 Mahkeme’nin Değerlendirmesi ve Kararı
1.4.1 AİHS m. 6(2)’nin İhlâli İddiası Hakkında
Mahkeme, her şeyden önce, Hükümet’in, başvuranın iç hukuk yollarını tüketmemesine ilişkin itirazını ele almıştır. Mevcut davada Hükümet’in, başvurucunun hukuk davası açabilme ve onur ve saygınlığının ihlâlinden doğan zararlar için tazminat elde edebilme imkânına sahip olduğunu ifade ettiğini hatırlatmıştır. Daha sonra Mahkeme, masumiyet karinesinin ihlâli iddialarına karşı özel hukuk çarelerinin kural olarak etkili olduğunun göz önünde bulundurulabileceğini daha önceki kararlarında kabul ettiğini ve birçok kararda Mahkeme’nin özel hukuk kapsamındaki, masumiyet karinesinin ihlâlinin sona erdirilmesini kabul eden ya da sona erdiren düzenlemeleri Sözleşme’nin amaçları kapsamında etkin bulduğunu ifade etmiştir(3) (para. 56-59). Sayfa 849
Hükümet’in, bazı kişilerin suçlu olarak gösterildiği ifadelerin onur ve saygınlıklarını ihlâl ettiğini iddia ettikleri ve bu kişilerden bazılarının tazminat kazandıklarına dair sunmuş olduğu örneklerdeki özel hukuk çarelerini Mahkeme etkisiz olarak görmemiştir. Ayrıca Mahkeme, mevcut başvuruda başvurucuyu Hükümet tarafından gösterilen tazmin edici hukuki çareden faydalanma yükümlülüğünden kurtaran herhangi bir istisnai durumun fark edilemediğini belirtmiştir. Mahkeme bu konuda, açıkça faydasız olmayan belirli hukuki çarelerin başarı ihtimali konusundaki sırf şüphe bulunmasının tazmin yolunu tüketmemek için geçerli bir sebep olmadığını yinelemiştir (para. 60-61).
Başvurucunun, onur ve saygınlığının ihlâl edilmesinden bahisle tazminat için hukuk davası açmadığı ve suçsuzluğu konusundaki tüm şüphelerin kaldırılması için zamanaşımının dolmasından ve beraat ettikten sonra Vilnius Bölge Mahkemesi’nden kendisine karşı açılan ceza davasının incelenmesine devam edilmesini istemediği için Mahkeme, başvurucunun madde 6(2) kapsamındaki şikâyeti konusunda iç hukuk yollarını tüketmediği sonucuna varmıştır. Bu nedenle, başvurunun Sözleşme’nin 35(1) ve 35(4)’üncü maddeleri uyarınca kabul edilemez olduğunu beyan etmiştir (para. 62-63).
1.4.2 AİHS m.13’ün İhlâli İddiası Hakkında
(i) Kabul edilebilirlik yönünden
Mahkeme, bu şikâyetin Sözleşme m. 35(3)(a) uyarınca açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve diğer herhangi bir gerekçeyle kabul edilemez olmadığı sonucuna varmıştır. Dolayısıyla başvurunun AİHS m. 13 yönünden kabul edilebilir olduğuna karar vermiştir (para. 66).
(ii) Esas yönünden
Mahkeme, Sözleşme’ye Taraf Devletler’in bu hüküm kapsamındaki yükümlülüklerini yerine getirme şekilleri konusunda takdir hakkı olsa da yetkili ulusal otoritenin hem ilgili Sözleşme şikâyetinin özünü ele almasına hem de uygun yardımı sağlamasına izin veren bir iç hukuk yolu bulunması gerektiğini belirtmiştir. 13. madde kapsamındaki yükümlülüğün kapsamının, başvurucunun AİHS kapsamındaki şikâyetinin niteliğine bağlı olarak değiştiği, fakat hukuki çarenin her halükârda kanunda olduğu gibi uygulamada da “etkili” olmak zorunda olduğu; özellikle uygulanması bakımından Devlet makamlarının eylem ya da ihmalleriyle haksız bir şekilde engellenmemesi gerektiği vurgulanmıştır. Belli durumlarda, iç hukuk kapsamında Sayfa 850 düzenlenen hukuki yolların toplamının da 13. maddenin gereklerini karşılayabileceği ifade edilmiştir (para. 68).
Mahkeme, Taraf Devletler’in önerdiği hukuk yollarının pratik etkinliğinin belirli koşullardaki olaylarda ilgili ulusal mahkemelerin uygulamalarından ya da idari makamların kararlarından örneklerle gösterilmesinin davalı hükümetin görevi olduğunu vurgulamıştır. Mevcut davada Mahkeme, Hükümet tarafından öne sürülen iç hukuk yollarını incelemiş ve başvurucunun özel hukuk kapsamında etkili bir hukuki çareye sahip olduğu kararına varmıştır. Buna göre, Mahkeme, Sözleşme’nin 13. maddesinin ihlâl edilmediği sonucuna varmıştır (para. 69).
Bu gerekçelerle Mahkeme:
a. Oy çokluğuyla, AİHS m.6(2) uyarınca yapılan şikâyetin kabul edilemez olduğuna,
b. Oy birliğiyle, AİHS m. 13 uyarınca yapılan şikâyetin kabul edilebilir olduğuna,
c. Üçe karşı dört oyla, AİHS m. 13’ün ihlâl edilmediğine karar vermiştir. Sayfa 851
2. Yargıç Pinto de Albuquerque’nin Muhalefet Şerhi (Kūris ve Paczolay’ın Katılımıyla)
1. Daire başvurucunun madde 6(2) kapsamındaki başvurusunun kabul edilemez olduğunu beyan etmiş ve 13. maddenin ihlâl edilmediği sonucuna varmıştır (hüküm kısmının 1. ve 3. noktaları). Biz aynı fikirde değiliz. Varılan bu sonuçlar, Litvanya Hükümeti’nin görüşlerini yanlış sunmakta ve iç hukuku çarpıtmaktadır. Dahası, bu sonuçların altında yatan gerekçeler Mahkeme’nin içtihadına aykırıdır.
2. Başvurucunun şikâyetlerinin esası, üçüncü kişilerle ilgili ceza davalarında (davaları başvurucununkinden ayrılmadan önce birlikte şüpheli olduğu kişiler) herhangi bir statüsü (tanık olarak dahi) olmadığı halde, bu davalarda kabul edilen kararlarda bir suç işlemiş gibi gösterilmiş olmasıdır. Başvurucunun ceza davası zamanaşımından dolayı devam etmemesine rağmen, bu davalardaki fiili (de facto) suç isnadı, eğer bu karar kesinleşirse sonsuza kadar mevcut kalacaktır.
3. Bu düşünceyle, çoğunluğun gerekçesini eleştiriyor ve madde 6(2) şikâyetinin kabul edilebilir olduğu ve madde 13 bakımından ihlâl bulunduğu şeklinde aksi sonuca götüren alternatif bir yaklaşım öneriyoruz.
I
4. Çoğunluğun, madde 6(2) şikâyeti (kararın 58-63. paragrafları) konusundaki kabul edilebilirlik (kabul edilemezlik) gerekçeleri aşağıdaki şekilde özetlenebilir. Hükümet, başvurucunun hukuk davası açma ve onur ve itibarının zedelenmesinden dolayı tazminat elde etme olanağına sahip olduğunu ileri sürmüştür. İddia edilen masumiyet karinesi ihlâllerine karşı, bir özel hukuk yolunun Sözleşme kapsamında etkili olduğu düşünülebilir. Bazı kararlarda Mahkeme, masumiyet karinesinin ihlâlini kabul etmek ya da ihlâli sona erdirmek için çeşitli diğer usullerle birlikte tazminat elde etme imkânı sunan özel hukuk yollarının etkili olduğu sonucuna varmıştır. Hükümet, kişilerin bir suçun sorumlusu olarak gösterildiği ifadelerin onur ve itibarlarını zedelediğini iddia ettikleri iç hukuk içtihatlarından örnekler sunmuştur. Bunlardan biri maddi tazminat elde etmede başarılı olmuştur. Bu çare, başvurucunun masumiyet karinesi hakkındaki şikâyeti bakımından “görünüşte” etkisiz görünmemektedir. Çoğunluk, başvurucuyu ifade edilen tazminat yolundan yararlanma yükümlülüğünden kurtarabilecek herhangi bir istisnai durum görmemiştir ve “açıkça faydasız” olmayan bir hukuki çarenin başarı olasılığı konusundaki “salt şüphenin” varlığı tazmin yolunun tüketilmemesi için geçerli bir sebep değildir. Buna ek olarak, başvurucu zamanaşımı dolduktan ve beraat ettikten sonra, suçsuzluğu konusundaki tüm Sayfa 852 şüphelerin giderilmesi için mahkemenin kendisine karşı olan ceza davasını incelemeye devam etmesini talep etmemiştir. Böylece, başvurucu madde 6(2) şikâyeti hususunda özel hukuktaki (tazmin edici) ve ceza hukukundaki iç hukuk yollarını tüketmekte başarısız olmuştur.
5. Çoğunluk, yukarıda belirtilen ceza hukuku yolu hakkında kendi adına yalnızca bir cümle dile getirmiştir. Bu ifadeler çok da eleştirel değildir. 45 ve 46’ıncı paragraflarda biz, çoğunluğun aksine, çoğunluğun tepkisini çekmesi gerekirken böyle olmayan bu “ilave” çareye birkaç kelimeden daha fazlasını ayırdık. Yine de madde 6(2) şikâyetinin reddedilmesi için yeterli olan şey başvurucunun özel hukuk yolunu kullanmamasıydı. Bu, madde 6(2) şikâyetinin kabul edilebilirliği konusunda Hükümet’in itirazının kabul edilmesine neden olan, çoğunluğun temel düşüncesidir.
6. Ancak, bu temel düşünce bir kurguya dayanmaktadır. Çoğunluğun, Hükümet’in madde 6(2) şikâyetinin kabul edilebilirliği konusundaki itirazına dayandırdığı tüm argümanlar Hükümet tarafından bu itirazı desteklemek için değil, madde 13 şikâyetine ilişkin görüşleri için ileri sürülmüştür.
Açıkçası, Hükümet madde 6(2) şikâyetiyle ilgili iç hukuk yollarının tüketilmediği itirazında bulunmamıştır. Çoğunluğun görüşünün aksine, bu itiraz orada değildir. Onlar diğer itirazın sınırları arasından dahi değil, itiraz sınırının ötesinden bu anlamı çıkardılar, kendileri bu itirazı ifade ettiler ve bu itirazı Hükümet ileri sürmüş gibi kabul ettiler.
7. Mahkeme, madde 6(2) şikâyetini taraflara iletirken, onlara iki soru sormuştur (20 Eylül 2017 tarihli iletişim mektubuna bakınız). İlki şuydu:
“Başvurucunun dolandırıcılık, mal tahsisi, belgelerin tahrif edilmesi ve ilgili suçlarla iştigâl eden örgütlü bir gruba katıldığı iddiasıyla ilgili olan, diğer kişilere ve şirketlere karşı yürütülen ceza davalarında kabul edilen kararların bir kısmı göz önünde tutulursa, Sözleşme’nin 6(2)’nci maddesiyle güvence altına alınmış olan masumiyet karinesine mevcut başvuruda riayet edilmiş midir (Bkz. Karaman v. Almanya, No. 17103/10, para. 42-43 ve 64-71, 27 Şubat 2014, ve Navalnyy ve Ofitserov v. Rusya, No. 46632/13 ve 28671/14, para. 103-105, 23 Şubat 2016)?”
8. Hükümet kendi savunmalarında başvurucunun var olduğu iddia edilen iç hukuk yollarını tüketmediğinden bahsetmiştir (bkz. aşağıdaki 16. paragraf). Bu ayaküstü ve kafa karıştırıcı bir tarzda yapılmıştır. Yine de bu görüş madde 6(2) şikâyeti için değil, madde 13 kapsamındaki şikâyet için uygundur ve sonraki başlık altında düzenlenmiştir. Dahası, böylece iç hukuk yollarının tüketilmediği konusunda imada bulunduktan sonra, Hükümet -iç hukuk yollarının tüketilmemesi nedeniyle değil (bkz. aşağıdaki 18. pa- Sayfa 853 ragraf)- açıkça dayanaktan yoksun olduğu için madde 13 şikâyetinin kabul edilemez olduğunun kabul edilmesi gerektiği sonucuna varmıştır.
Dikkat çeken şudur: Hükümet’in madde 13 kapsamındaki, iç hukuk yollarının tüketilmediğine ayaküstü değindiği iddiaları çoğunluk tarafından madde 6(2) şikâyetine ilişkin iç hukuk yollarının tüketilmediği şeklide tam teşekküllü “Hükümet’in” itirazına dönüştürülmüştür.
9. Mahkeme’nin yerleşik içtihadı doğrultusunda, iç hukuk yollarının tüketilmediği itirazı Mahkeme’ce kendiliğinden incelenemez (diğer birçok karar arasında, bkz. Khlaifia ve Diğerleri v. İtalya [GC], No. 16483/12, para. 51-54, AİHM 2016, ve Navalnyy v. Rusya [GC], No. 29580/12 ve 4 diğeri, para. 62, 15 Kasım 2018). Mahkeme, iç hukuk yollarının tüketilmediği ve altı ay kuralına uyulmadığı itirazları arasında daima ayrım yapmıştır: İkincisi “Mahkeme’nin yetkisine girerken” ve böylece “Mahkeme’nin re’sen incelemesini engellemezken”, ilki Mahkeme’nin yetkisine girmez ve Mahkeme’ce kendiliğinden (propriu moto) ileri sürülmesi engellenir (olaya göre kıyaslayarak bkz. adı geçen Navalnyy başvurusu ve orada işaret edilen kararlar).
Bu makuldür. Uluslararası bir mahkeme olan Strazbourg Mahkemesi, hukuk sistemine, kendisinden önce bir davada inceleme altında olan hükümlere yabancı olan hâkimlerden oluşmaktadır. Bu nedenle, eğer davalı Hükümet başvurmak için bir iç hukuk hükmünün var olduğuna işaret etmediyse, Mahkeme iç hukuku biliyormuş ve uygulayabilirmiş gibi görünmemelidir. Aksi halde, orada olmayan bir iç hukuk yolu uydurma riski vardır.
10. Litvanya Hükümeti, iç hukuk yollarının tüketilmediği itirazı usulünün satırlar arasında değil açıkça ileri sürülmesi gerektiğinin oldukça bilincindedir. Herhangi bir kabul edilemezlik (sadece iç hukuk yollarının tüketilmemesi değil) zemini ortaya atmaya niyetlendiklerinde, bunu daima açık bir şekilde yapmaktadırlar: Onlar itirazlarını sadece özel bir Sözleşme hükmü kapsamındaki şikâyetin ele alındığı görüşlerinin bir bölümünde açıklamıyorlar, aynı zamanda giriş ve sonuç bölümleriyle birlikte, görüşlerinin her bir bölümünün başlığında bunu belirtiyorlar.
Yukarıdakileri açıklamak için, bazı yeni örneklere başvuruyoruz (sonraki davalardan önceki davalara ilerleyerek).
11. M.A. ve Diğerleri v. Litvanya (No. 59793/17, 11 Aralık 2018) davasında Hükümet, görüşlerini aşağıdaki gibi şekillendirilmiştir: I. Giriş; II. Olaylar; III. Davayla ilgili AB Hukuku; IV. Davayla ilgili iç hukuk; V. Başvurunun kabul edilemezliği hakkında Hükümet’in iddiaları; VI. Sözleşme’nin ihlâl edilmediği hakkında Hükümet’in iddiaları. Hükümet’e 3. ve 13. maddelere ilişkin sorular sorulmuştur. V. bölümde, 3. madde şikâyetiyle Sayfa 854 ilgili açıkça iç hukuk yollarının tüketilmediği itirazında bulunmuşlardır. VI. bölümde, madde 3 ve madde 13 kapsamındaki şikâyetlerin esaslarına, sırasıyla değinmişlerdir.
12. Kožemiakina v. Litvanya (No. 231/15, 2 Ekim 2018) davasında Hükümet’in görüşleri aşağıdaki gibi şekillendirilmiştir: I. Giriş; II. Olaylar; III. İlgili iç hukuk ve uygulama; IV. Hükümet’in “Davanın kabul edilebilirliği hakkında” alt başlıklı ön itirazı; V. “Davanın esasları hakkında” alt başlıklı, Hukuk. IV. bölümde, iç hukuk yollarının tüketilmemesi itirazı açıkça ileri sürülmüştür.
13. D.R. v. Litvanya (No. 691/15, 26 Haziran 2018) davasında Hükümet’in gözlemleri aşağıdaki gibi şekillendirilmiştir: I. Giriş; II. Olaylar; III. İlgili iç hukuk; IV. Mahkeme’nin ilk sorusuna cevaplarıyla birlikte bildirilen Hükümet’in ön itirazı; V. Hukuk. IV. bölümde, iç hukuk yollarının tüketilmediği itirazı açıkça ileri sürülmüştür.
14. Vesaire, böyle devam eder.
Litvanya Hükümeti’nin iç hukuk yollarının tüketilmediğini ileri sürmeye niyetlendiğinde bunu açıkça yaptıklarını gösteren diğer örnekler: Šidlauskas v. Litvanya (No. 51755/10, 11 Temmuz 2017); Mardosai v. Litvanya (No. 42434/15, 11 Temmuz 2017); Šimkus v. Litvanya (No. 41788/11, 13 Haziran 2017); Lisovskij v. Litvanya (No. 36249/14, 2 Mayıs 2017); Paulikas v. Litvanya (No. 57435/09, 24 Ocak 2017); Misiukonis ve Diğerleri v. Litvanya (No. 49426/09, 15 Kasım 2016); Kraulaidis v. Litvanya (No. 76805/11, 8 Kasım 2016).
Eğer birisi zamanda geri gitmeyi isterse, daha fazla benzer hatta aynı örneğe erişilebilir.
15. Buna karşılık, mevcut başvuruda Hükümet’in görüşleri aşağıdaki gibi şekillendirilmiştir: I. Giriş; II. Olaylar; III. İlgili iç hukuk; IV. Sözleşme’de teminat altına alınan hak ve güvencelerin ihlâl edilmediğine dair Hükümet’in savunmaları. Dördüncü bölümün ilk paragrafı şu şekildedir:
“Hükümet başvuruyu temelsiz ve bu nedenle kabul edilemez bulmaktadır. Bu sebeple, Mahkeme tarafından iletilen sorulara cevap verirken, Hükümet madde 6(2)’nin ve Sözleşme’nin gereklerinin ihlâl edilmediğine ikna etmek için inandırıcı deliller sunmaya çalışacaktır.” (para. 33).
Sonraki başlık şu şekildedir: “Sözleşme’nin 6(2)’nci maddesinin ihlâl edilmemesine ilişkin”. Devamında, madde 6(2)’nin ihlâl edildiği iddiasına ilişkin (bkz. yukarıdaki 7. paragraf) Mahkeme’nin taraflara yönelttiği soru tekrar edilmiştir. Daha sonraki paragraflar Mahkeme’nin masumiyet karinesi hakkındaki içtihadından ve adil yargılanma hakkından bahsetmekte ve Sayfa 855 bu içtihatların ışığında başvurucunun davasındaki durumları tartışmaktadır. Ardından şu şekilde sonuçlandırılmıştır:
“… başvuru açıkça dayanaktan yoksundur ve Sözleşme’nin 35(3) ve 35(4)’üncü maddeleri kapsamında kabul edilemez olarak beyan edilmelidir. Mahkeme başka türlü düşündüğü takdirde, Hükümet başvurucunun haklarını koruması için iç hukukta düzenlenen etkili iç hukuk yollarının mevcut olduğunu iddia eder (bkz. aşağıdaki para. 49).” (para. 45).
-Yukarıda anılan örneklerin aksine- yukarıda verilen alıntılarda hukuk yollarının tüketilmemesi sebebiyle bir kabul edilemezlik itirazı açıkça ileri sürülmemiştir.
Aksi halde Hükümet’in görüşlerini okumak/anlamak oldukça yapay olurdu.
16. Mahkeme’nin taraflara ikinci sorusunun –madde 13’ün ihlâl edildiği iddiasına ilişkin olan- yeniden ifade edilmesi sonrasındaki görüşler şu şekildedir:
“Sözleşme’nin 13. maddesinin gerektirdiği şekilde, başvurucu madde 6(2) kapsamındaki başvurusu için etkili bir hukuk yoluna sahip miydi?”
Sonraki paragraflar, Hükümet’in nazarında, başvurucunun kullanabileceği iç hukuktaki çeşitli çareleri sunmaktadır. Özel hukuk çarelerini ileri süren Hükümet şunları belirtmiştir:
“Bu konuda başvurucu iç hukuktaki özel hukuk yollarını tüketmemiştir” (para. 49)
ve
“Başvurucunun, birlikte suçlandığı diğer kişilere karşı olan kararlar bağlamında savunma hakkının ihlâl edildiği konusuyla ilgili masumiyet karinesinin ihlâline ilişkin başvurusu, Sözleşme’nin 35(1)’inci maddesi kapsamında etkili iç hukuk yolları tüketilmediği için reddedilmelidir”. (para. 50)
Başvurucunun davasıyla ilgili zamanaşımı dolduktan sonra yerel mahkemelerden davasını incelemeye devam etmelerini istemesi gerektiği tartışıldıktan sonra, Hükümet şunu belirtmiştir:
“Başvurucunun kendi yargılamasının haksızlığı konusuyla ilgili masumiyet karinesinin ihlâl edildiği iddiasına ilişkin şikâyetleri, Sözleşme’nin 35(1)’inci maddesi uyarınca etkili iç hukuk yolları tüketilmediği için reddedilmelidir”. (para. 55)
İç hukuk yollarının tüketilmediğinin belirtildiği bu görüşlerin 13. madde kapsamında ve bu başlık altında ortaya çıktığını hatırlatalım.
17. Görüşlerin son paragraflarında Hükümet, başvurucunun birlikte şüpheli olduğu kişiler hakkındaki ceza davalarında mahkeme tarafından Sayfa 856 masumiyet karinesinin ihlâl edilmediği savunmalarını tekrarlamış ve şunları belirtmiştir:
“İç hukukta başvurucunun yararlanabileceği diğer etkili hukuk yolları da mevcuttu.” (para. 56) ve
“Bir bütün olarak ele alındığında başvurucuya karşı yürütülen kovuşturma adil olarak değerlendirilmelidir.” (para. 56)
18. Hükümet’in görüşlerinin toplu sonucu şu şekildedir:
“Özetleyecek olursak, Hükümet başvurucunun suçsuz sayılma hakkına saygı duyulduğu ve böylelikle mevcut durumun Sözleşme’nin 6(2)’nci maddesinin sağladığı güvenceye aykırı olmadığı noktasında durmaktadır. Yine de başvurucu Sözleşme’nin 6(2)’nci maddesi kapsamındaki şikâyeti konusunda Sözleşme’nin 13. maddesi gereği mevcut etkili iç hukuk yoluna da sahipti. Böylelikle, başvurunun bu kısmı açıkça dayanaktan yoksundur ve bu yüzden Sözleşme’nin 35(3) ve 35(4)’üncü maddeleri kapsamında kabul edilemez olarak ilan edilmelidir.” (para. 57)
19. Hükümet’in mevcut başvurudaki görüşlerinin, yukarıda 11-14. paragraflarda bahsedilen on davada bildirilenlerden yapı ve içerik olarak büyük ölçüde farklılaştığı sonucuna varılmalıdır. Bu kararların içeriğinde kabul edilemezlik itirazından bahsedilmemektedir. Hükümet’in tezini ana hatlarıyla ortaya koyan giriş paragrafı, iç hukuk yollarının tüketilmediği itirazına değinmemektedir. Sonuç paragrafı da buna değinmemektedir. İç hukuk yollarının tüketilmemesinden Hükümet’in madde 6(2) şikâyetini ele aldığı görüşleri kısmında da bahsedilmemektedir. İç hukuk yollarının tüketilmemesine, sonuç kısmında olmasa da yalnızca madde 13 şikâyetini ilgilendiren görüşlerde değinilmiştir. Bahsedilenlerden biri başvurucu için mevcut olduğu iddia edilen özel hukuk çareleriyle ve diğeri hakkında şikâyette bulunduğu değil, “kendi yargılamasıyla ilgili haksızlık” (para. 55) ile ilgilidir.
20. Lüzumsuz olsa da önem verilen söz konusu ifade çoğunluk tarafından mevcut başvuruda önemsendiği için, bu iki ifadeden birincisi daha yakından bakılmaya değerdir (paragraf 53). Bununla birlikte, bu ifadeye kararda atıfta bulunulmamıştır ve ifade kararda yeterince işlenmemiştir. Yukarıda anlatılan bağlamı da göz ardı edilmiştir. Böylece ifade yanlış sunulmuştur. Bu nedenle, ilgili görüşün tamamı alıntılamaya değerdir (görüşün bir kısmı halihazırda yukarıda 19. paragrafta alıntılanmıştı):
“Yukarıdakileri dikkate alarak, Hükümet, başvuranın Litvanya mahkemelerine, kendisine karşı iddia edilen ihlâlleri önleme veya düzeltme fırsatı vermekte başarısız olduğunu belirtmektedir. Bu nedenle, başvurucunun birlikte suçlandığı kişilere karşı açılan davalar bağlamında savunma hakkının ihlâl edildiği meselesiyle bağlantılı olarak masumiyet karinesinin ihlâl edildiği iddiasına ilişkin şikâyetleri, Sözleşme’nin 35(1)’inci maddesi kapsamında etkili iç Sayfa 857 hukuk yolları tüketilmediği için reddedilmelidir ve dolayısıyla, başvurunun bu kısmı Sözleşme’nin 35(4)’üncü maddesi uyarınca kabul edilemez ilan etmelidir.” (para. 50)
Belirtildiği gibi, bu görüşler madde 6(2) kapsamında değil, madde 13 şikâyeti bağlamında ortaya çıkmaktadır. 6(2)’nci maddenin ihlâl edildiği iddiasına ilişkin soruya gelince, şu aşamada bu zaten cevaplanmıştır: Hükümet, başvurucunun madde 6(2) kapsamındaki şikâyetinin, iç hukuk yolları tüketilmediğinden değil, açıkça dayanaktan yoksun olduğu için kabul edilemez olduğunun ilan edilmesi gerektiği sonucuna varmıştır (bkz. paragraf 15).
21. Hükümet’in diğer birçok davada ortaya koyduğu açık itirazların tam aksine, iç hukuk yollarının tüketilmesinde başarısız olunduğu iddiasıyla ilgili geçen ifadeler bu sebeple açık bir itirazla eşit tutulamaz. Dahası, 13. madde şikâyeti ile ilgili argümanlar, madde 6(2) kapsamındaki şikâyetin kabul edilebilirliği hakkındaki argümanlarla bir tutulamaz.
Ayrıca, böyle bir -aslında çifte- eş tutma, mahkemenin kendiliğinden iç hukuk yollarının tüketilmediği itirazını ileri sürmesi, diğer bir deyişle, mahkemenin bunu yapmak için yetkilendirilmediği, Hükümet lehine gerekçe gösterme anlamına gelir.
Yine de bu yapılmıştır.
22. Fakat bundan daha fazlası var. Hükümet’in sadece ayaküstü belirtilen iç hukuk yollarının tüketilmediğine dair madde 13 şikâyetiyle ilgili görüşleri, sanki sihirli bir değnek dalgasıyla, madde 6(2) şikâyetinin amaçları doğrultusunda iç hukuk yollarının tüketilmediği itirazına dönüştürülmüştür. Böylece madde 13 ile madde 35(1)’in çare-tüketme cümlesi arasındaki herhangi bir fark ortadan kaldırılmıştır, çünkü çoğunluğun yaklaşımı kabul edilirse, madde 13 fiilen madde 35(1) tarafından kapsanmaktadır, madde 35(1)’e bir ektir ve bağımsız bir uygulaması yoktur. Eğer madde 35(1)’in amaçları doğrultusunda tüm iç hukuk yolları tüketilmemişse, o zaman bir başvurucu madde 13’ün gerektirdiği üzere “ulusal bir otorite önünde etkili hukuk yoluna” sahip olmadığını nasıl iddia edebilir?!
İçinden çıkılmaz bir durum gibi değil mi? Bu o durum mu?
23. Tam olarak değil.
Madde 13 ve madde 35(1)’in hukuk yollarını tüketme cümlesi ilişkisiz değildir. Başvurucular sadece teorideki ve uygulamadaki mevcut, yani, şikâyetleri açısından tazminat elde etmenin mümkün olduğu ve makul sonuç alma beklentileri sunan iç hukuk yollarını tüketmekle yükümlüdür (bkz. diğer birçok hüküm arasında, Sejdovic v. İtalya [GC], No. 56581/00, para. Sayfa 858 46, AİHM 2006-II.). Bu nedenle, hukuki çareler sadece madde 13 için değil, aynı zamanda madde 35(1) için de sadece göstermelik veya aldatıcı değil, etkili olmalıdır. Bununla birlikte, madde 13 ile madde 35(1)’in hukuki çare-tüketme cümlesi arasındaki bu “köprüye” rağmen, bunların farklılığının belirgin bir noktası vardır.
Madde 13, bir kişinin etkili başvuru hakkını saklı tutar. Bu amaçtır, madde 13’ün varoluş sebebidir (raison d’être). Maddenin işlevi büyük ölçüde amacını karşılar. 13. maddeye, kendilerine Sözleşme’deki haklarının ihlâl edildiği şikâyeti için bir yer sağlayan mevcut etkili iç hukuk yolları bulunmadığını iddia eden kişiler tarafından başvurulmaktadır. 13. maddeye hiçbir zaman davalı hükümetler tarafından başvurulmaz.
Madde 35(1)’in farklı bir amacı vardır. İç hukuk yollarının tüketilmesi gerekliliği dahil, Mahkeme’ye (AİHM) yapılan başvurular için kabul edilebilirlik kriterlerini düzenler. Bu konuda başvuruculara rehberlik de eder. Bununla birlikte, madde 13’ün aksine, madde 35(1)’e başvurucular tarafından hiçbir zaman başvurulmaz; fakat bu kriterlerin bir ya da birden çoğu yerine getirilmediğinde, münhasıran hükümetler tarafından başvurulur.
Bu nedenle, 13. madde Sözleşme’nin başvurucuların haklarını savunmalarına olanak vermek için saklı tuttuğu bir araçtır. Madde 35(1)’in hukuki çare-tüketme cümlesi, Sözleşme’nin hükümetleri ele aldığı, böylece hükümetlerin Devlet’lerine karşı ileri sürülen şikâyetlerin kabul edilemezliğini ileri sürebildikleri bir araçtır. Madde 13’ün amacı ile madde 35(1)’in hukuki çare-tüketme cümlesinin amacı karıştırılmamalıdır. Bu maddelerin amaçları ve aynı zamanda yerine getirdikleri işlevleri farklıdır.
24. Çoğunluk tarafından girişildiği gibi, 13. madde ile 35(1)’inci maddenin hukuki çare-tüketme cümlesi arasındaki farkın ortadan kaldırılması, ikincisinin kullanımında halihazırda diğer bir Sözleşme aracı yani 35(1)’inci maddenin hukuki çare-tüketme cümlesi olmasına rağmen, Sözleşme tarafından başvurucu için saklı tutulan aracın, 13. maddenin, Hükümet için re’sen Mahkeme tarafından üstesinden gelinmesi, ancak 6(2)’nci madde şikâyeti bakımından kullanılmaması anlamına gelmektedir. Çoğunluk, Hükümet’in işini görmüştür.
25. Kısacası, madde 6(2) şikâyetini kabul edilebilir olarak bulmaktan başka yapacak bir şey bulamıyoruz. Sonuç olarak, bu şikâyetin esaslarının ele alınması gerekiyordu.
II
26. Madde 6(2)’nin esasları ele alınmış olsaydı, bu hükmün ihlâlinin tespit edilmesi gerekirdi, çünkü bu görüşe göre telafisi gerekmeyen masumi- Sayfa 859 yet karinesi ile ilgili bilinen tüm genel ilkeler bu yöne işaret etmektedir. Bu davada, bu ilkeler atlanarak, yukarıda gösterildiği gibi, çoğunluğun aslında Hükümet’in görüşleri arasında bulunmayan madde 6(2) şikâyetinin kabul edilebilirliği konusundaki itirazı kabul etmesi, masum filtreleme mekanizması sayesinde mümkün hale gelmiştir.
27. Başvurucu ve kendileri hakkında karşı çıkılan kararlar verilmiş olan kişiler ilk olarak aynı soruşturmaya tabi tutulmuştur. İddiaya göre, çok sayıda suç (dolandırıcılık, belgede sahtecilik vs.) işlemiş bulunan örgütlü bir grupta çeşitli roller oynamışlardır. Diğer kişiler hakkındaki yargılamalarda tespit edilen unsurların ve orada ulaşılan yasal bulguların, başvurucunun o sırada görülmekte olan ayrılmış davasıyla ilgili olduğu konusunda şüphe duymak için sebep yoktur (kıyas yoluyla uygulayarak bkz. Navalnyy ve Ofitserov v. Rusya, yukarıda bahsedilen, para. 103 ve Bauras v. Litvanya, No. 56795/13, para. 53, 31 Ekim 2017). Bu nedenle, diğer kişilere karşı yürütülen davalarda alınan kararların, başvurana karşı yürütülen daha sonraki yargılamaların tarafsızlığına zarar vermeyeceğinden emin olmak için elverişli güvencelerin bulunup bulunmadığı konusunda bir değerlendirme gereklidir (Bauras, adı geçen karar). Diğer kişilere karşı olan yargılamalarda alınan kararlar, başvurucunun davasına bakan mahkeme bakımından yasal olarak bağlayıcı olmasa da başvurucunun suçluluğu hakkında potansiyel bir ön yargıya dair şüphe uyandırmayacak şekilde ifade edilmeleri gerekirdi (aynı karar). Diğer bir ifadeyle, diğer kişilerin davalarına bakan mahkemeler kararlarını, zımnen başvurucunun suçlu olduğuna da karar vermeden, yeterince açık şekilde almalıydılar (aynı karar, para. 67).
28. Hem Vilnius Bölge Mahkemesi hem de Kaunas Bölge Mahkemesi kararlarının betimsel kısmının başlangıcında, başvuranın sanığın suç ortağı olarak ifade edildiği iddianame metnini yeniden tekrarlanmıştır. Mahkemeler, savcı tarafından sunulan iddianameyi sadece tekrarladıklarını ve olayların kanıtı veya başvuranın sorumluluğu konusunda herhangi bir bulgu ortaya koymadıklarını açıkça belirtmemişlerdir. Bir ifadenin masumiyet karinesini ihlâl edip etmediği, söz konusu ifadenin ortaya konulduğu belirli koşullar bağlamında belirlenmelidir (bkz. yukarıda alıntılanan Paulikas v. Litvanya, para. 55 ve burada alıntılanan olaylar). Kararlar bütünlükleri içerisinde okunduğunda, betimsel kısımlarının başlangıcının mahkemenin kanıtlanması için göz önünde bulundurduğu halleri değil, sadece, sanığın suçluluğu konusunda kesin bulgular ileri sürme yetkisine sahip olmayan savcı tarafından ileri sürülen suçlamaları ortaya koyduğu açıktır. Buna göre, kararların iddianameleri tekrarlayan kısmı, başvurucudan bahsetmesine rağmen, suçsuz sayılma hakkını etkilememiştir. Sayfa 860
Ayrıca, Kaunas Bölge Mahkemesi kararının metninin başka herhangi bir yerinde başvurucudan bahsedilmemiştir. Bu nedenle, karar madde 6(2) kapsamında bir sorun teşkil etmemektedir.
29. Aynı şey Vilnius Bölge Mahkemesi’nin kararı hakkında söylenemez. Mahkeme delilleri değerlendirdiği kısımda, sanık V.D.’nin başvurucu dahil birçok kişiden sahte faturalar ve diğer muhasebe belgeleri edindiği, bu sahte faturaların itham edilen şirket D’nin muhasebe hesaplarına dahil edildiği ve şirketin hesabından alınan paranın bir bölümünün sahte belgeleri temin etmek için başvurucu dahil diğer kişilere ödendiği sonucuna varmıştır. Mahkeme, söz konusu suçlar bakımından başvuranın suçluluğunu saptamadığını hiçbir yerde belirtmediği gibi, başvuranın ayrı bir kovuşturmaya tabi olduğuna da işaret etmemiştir (kıyaslayınız ve karşılaştırınız, her ikisi için de yukarıda geçen, Karaman, para. 69 ve Bauras, para. 54). Bu karar, daha sonra temyiz aşamasında kısmen değiştirilse de bu değişiklik başvurucudan söz edilen kısımları etkilememiştir (kıyaslayınız ve karşılaştırınız, Bauras, adı geçen karar).
30. Hükümet, Vilnius Bölge Mahkemesi tarafından karara bağlanan davada sanık aleyhine ileri sürülen iddialar ile başvurucunun örgütlü bir suç grubunun parçası olarak işlediği iddia edilen fiilleri arasında “güçlü fiili bir bağlantı” olduğunu; bu yüzden başvurucunun bu gruba katılımından bahsedilmesinin suçun unsurlarının kanıtlanması ve sanığın rolünün ve dolayısıyla “kaçınılmazlığın” belirlenmesi için gerekli olduğunu; mahkemenin yalnızca sanığın suçluluğunu incelediğini ve başvurucunun suçların işlenmesindeki iddia edilen rolüne gerekenden fazla gönderme yapmaktan açıkça kaçınıldığını; başvuranın söz konusu gruptaki rolü hakkındaki şüpheli olan düşünce hakkında belirleme ve cezai sorumluluğu konusunda çıkarımlar yapılmadığını; dolayısıyla başvurana yapılan göndermelerin “gerçeklerin tarafsız bir tasviri” ile sınırlandırıldığını iddia etmiştir.
31. Yukarıda zikredilen “gerçeklerin tasvirinin” “tarafsızlığı” iddiasına katılmak imkânsızdır. Mahkeme vardığı sonuçları ve başvurucunun suçların işlenmesine iştiraki hakkındaki görüşünü önyargıdan başka hiçbir şey görünemeyen koşullarda ifade etmiştir (kıyas yoluyla uygulayarak bkz., Navalnyy ve Ofitserov, yukarıda zikredilen, para. 106; karşılaştırınız ve kıyaslayınız Yushchenko ve Diğerleri v. Ukrayna, No. 73990/01 ve 3 diğeri, para. 91, 15 Temmuz 2010). Kararın özel olarak başvurucunun iddia edilen kurucu rolüne işaret etmemesi önemli değildir, çünkü yine de başvurucunun suçların işlenmesinde belirli bir rol oynamış olduğu tespit edilmiş, hatta detaylar verilmiştir (bkz. özellikle yukarıdaki 29. paragraftaki vurgular). Sayfa 861
32. Karar verici tarafından kullanılan dil, kararın ve gerekçesinin madde 6(2) ile uyumluluğunun değerlendirilmesinde kritik öneme sahiptir (bkz., Allen v. Birleşik Krallık [GC], No. 25424/09, para. 126, AİHM 2013, ve burada belirtilen davalar). Bu bağlamda, Vilnius Bölge Mahkemesi’nin şüphe uyandıran kararından sadece birkaç ay önce, ceza hukuku konularında en yüksek ulusal yargı mercii olan Litvanya Temyiz Mahkemesi tarafından temyiz incelemesinde alınan karara dikkat edilmelidir. Temyiz Mahkemesi, bir kararın suç teşkil eden fiiller bakımından üçüncü kişilerin suçluluğunu ortaya koyan herhangi bir ifade içeremeyeceğine (mevcut başvuru ile ilgili olmayan bir istisna ile birlikte) karar vermiştir (paragraf 47). Vilnius Bölge Mahkemesi’nin kararı, Litvanya Yüksek Mahkemesi’nin açık kararlılığına taban tabana zıttır.
33. Mevcut kararla, bu kararlılık baltalanmıştır. Mahkeme’nin emsal niteliğinde olan bu kararı, üçüncü kişiler hakkındaki davaları inceleyen yerel ceza mahkemelerine (ne yazık ki sadece Litvanya’dakilere değil), kararlarında, yargılamalarda taraf olmayan bir kişi tarafından işlenmiş olduğu iddia edilen suçlara, bu kişi hakkında herhangi ayrı bir takibat başlatılıp başlatılmadığına (sırasıyla, hangi kurumun yeterli olgusal temele sahip olabileceği ya da olamayabileceği) veya kişiye karşı başlatılan takibatın sona ermiş olup olmadığına bakılmaksızın değinmek için açık çek sunulmuştur. Çoğunluğun değerli onayıyla, hakkında asla cezai takibat başlatılmayacak olan kişiler hakkında bile artık herhangi bir zorunlu uyarı olmaksızın böyle ifadelere izin verilmiştir. Litvanya Temyiz Mahkemesi, yerel mahkemelere hem sorumluluklarını hem de kişilerin suçsuz sayılma hakkını genişletmeyi amaçlayan bir tabu ile dayatmada bulunurken, şimdi Strazburg Mahkemesi her yere (urbi et orbi) standartların düşürüldüğü mesajını vermektedir. Mahkemenin lütfuyla, sadece mevcut başvurudaki başvurucu değil, herhangi bir yargısal statülerinin olmadığı üçüncü kişiler hakkındaki davalarda kabul edilen mahkeme kararlarında bahsi geçebilecek tüm bireyler, suç işlemiş gibidir ve şimdi Devlet’le davalı olarak aylar ve yıllar harcamanın hayranlık uyandıran bakış açısıyla ödüllendirilmektedirler (Litvanya Anayasası’nın 109(4)’üncü maddesine göre, mahkemelerin “Litvanya Cumhuriyeti adına” kararları aldıkları not edilebilir - bu nedenle söz konusu ifade Devlet’in bir eylemidir). Mevcut önleyici hukuk yolunu etkisiz hale getiren çoğunluk nedeniyle, böyle kişiler için belirli ex post iç hukuk yolları olduğunu keşfettiler. Bu da bizi madde 13 şikâyetine getiriyor. Sayfa 862
III
34. Daire’nin madde 6(2) şikâyetine dair gerekçesi kabul edilebilirlik sorunu ile sınırlı olmak üzere çok kısadır ve yukarıda gösterildiği gibi, hatalıdır. Temel özelliği, başvurucunun suçsuz sayılma hakkının etkilendiği üçüncü kişilere karşı yürütülen yargılamalardaki mahkeme kararlarına karşı herhangi bir kanun yoluna başvurma imkânının olmadığı 13. madde şikâyetiyle ilgili gerekçe (mahkemenin kendisi tarafından yeniden sınıflandırıldığı gibi) daha da kısadır. Mahkeme yalnız tek bir argümana indirgemektedir: “Mahkeme, Hükümet tarafından öne sürülen iç hukuk yollarını halihazırda incelemiş ve başvurucunun özel hukuk kapsamında etkili hukuki çarelere sahip olduğu sonucuna varmıştır”, dolayısıyla 13. maddenin ihlâli söz konusu değildir (paragraf 69).
Bu kadar.
Böylece, başvurucu için mevcut olduğu iddia edilen iç hukuk yolları meselesine başvurucunun madde 6(2) kapsamındaki şikâyetinin kabul edilebilirlik incelemesini ele alan kararın bir kısmında karar verilmiştir.
35. Fakat, bu konuya 13. madde açısından, Hükümet tarafından öne sürülen bu tür çarelerin Mahkeme’nin şimdiye kadarki içtihatlarında nasıl değerlendirildiğine, gereken özeni göstererek bakalım. Bunlar hem özel hukuk hem de ceza hukuku çarelerini kapsamaktadır.
36. Özel hukuk çareleriyle başlayalım. Hükümet, başvurucunun onur ve itibarının ihlâl edilmesinden doğan zararları için bir hukuk davası açabileceğini ileri sürmektedir. Litvanya hukuku altında, böyle bir hukuk yolu başvurucuya maddi tazminat hakkı tanımaktadır; fakat başvurucuya üçüncü kişiler hakkında kabul edilen kararlardaki karşı çıkılan ifadelerin geri çekilmesi ya da bu kararları herhangi bir şekilde değiştirmek için hak tanımamaktadır.
37. Çoğunluk, bazı davalarda Mahkeme’nin masumiyet karinesinin ihlâl edildiği iddialarına karşı özel hukuk çarelerini kural olarak etkili hukuk yolu olmada hariç tutmadığı gerçeğine büyük ehemmiyet vermiştir (paragraf 59). Bu, birçoğu aynı fiili durumdan ve başvurucuların haklarındaki davalar devam ederken Devlet görevlileri tarafından suçlu olduklarını beyan eden basın açıklamaları hakkındaki şikâyetlerinden kaynaklanan, Bulgaristan’a karşı bir dizi davada böyleydi (Gutsanovi v. Bulgaristan, No. 34529/10, para. 177-79, AİHM 2013; Toni Kostadinov v. Bulgaristan, No. 37124/10, para. 108, 27 Ocak 2015; Slavov ve Diğerleri v. Bulgaristan, No. 58500/10, para. 105-06, 10 Kasım 2015; Alexey Petrov v. Bulgaristan, No. 30336/10, para. 63, 31 Mart 2016; Stoyanov ve Diğerleri v. Bulgaristan, No. 55388/10, para. 97, 31 Mart 2016; Petrov ve Ivanova v. Bulgaristan, No. 45773/10, para. 40, 31 Sayfa 863 Mart 2016; ve Lolov ve Diğerleri v. Bulgaristan, No. 6123/11, para. 45-51, 21 Şubat 2019). Çoğunluk, özellikle Gutsanovi’ye işaret etmektedir.
Kararda bahsedilmeyen şey şudur: Tüm bu davalarda Mahkeme, Hükümet’in iç hukuk yollarının tüketilmediği itirazını, bu yolların uygulamada var olduğunun kanıtlanmadığı gerekçesiyle reddetmiştir.
38. Benzer şekilde, diğer devletlere karşı birçok davada Mahkeme, karşı çıkılan basın açıklamasını yapan bir Hükümet yetkilisi hakkında karalamadan dolayı bir şikâyette bulunulduğunda kural olarak böyle bir hukuki çareyi dışlamamış, fakat Hükümet’in itirazlarını reddetmiştir; çünkü başvurucunun durumundaki hukuki çarenin etkililiği, ulusal hukuk içtihatlarından yeterli örnekler sağlanarak ispatlanmamıştır (Muradverdiyev v. Azerbaycan, No. 16966/06, para. 98, 9 Kasım 2010; Huseyn ve Diğerleri v. Azerbaycan, No. 35485/05 ve diğer üçü, para. 221, 26 Temmuz 2011; ve Van Deilena v. Letonya (kab.), No. 50950/06, para. 73, 15 Mayıs 2012).
39. Çoğunluk ayrıca, Mahkeme’nin bu davalarda masumiyet karinesinin kabul edilmesi veya masumiyet karinesinin ihlâline bir son verilmesi için gerekli diğer çeşitli işlemlerle birlikte maddi tazminat elde etme imkânı sunan, Sözleşme kapsamında etkili olacak özel hukuk çareleri bulduğuna dikkat çekerek, Babjak ve Diğerleri v. Slovakya (dec., No. 73693/01, 30 Mart 2004), Marchiani v. Fransa (dec., No. 30392/03, 27 Mayıs 2008); ve Ringwald v. Hırvatistan ([Komisyon], dec., No. 14590/15 ve 25405/15, para. 54-56, 22 Ocak 2019) kararlarına da işaret etmektedir (paragraf 59).
Tam isabet?
40. Hiç de değil. Tam aksine.
Bu davalarda, Mahkeme’nin etkili olarak kabul ettiği özel hukuk çareleri, maddi tazminatın yanı sıra, ayrıca bir şekilde karşı çıkılan ifadelerin geri alınması olasılığını sağlayan, “çeşitli diğer usuller” şeklinde destekleniyordu. Böyle kritik bir destek mevcut başvuruda kaçırılıyor.
41. Daha ayrıntılı olarak:
Yukarıda zikredilen Babjak ve Diğerleri başvurusunda, başvurucu, polis tarafından verilen genç yaşından dolayı kendisi hakkında cezai takibat başlatmama kararının bir suç işlediğini belirtmesinden şikâyetçi olmuştur. Mahkeme, karşı çıkılan karardan sonra, polisin başvurucunun eylemlerinin bir suç oluşturduğunun ispatlanmış olmadığını belirten yeni bir karar aldığını tespit etmiştir. İkinci karar, ilkini etkili bir şeklide geçersiz hale getirmiştir. Böyle durumlarda, Mahkeme başvurucunun Medeni Kanun kapsamında maddi tazminat talep etme imkânının etkili bir hukuki çare olduğunu değerlendirmiştir. Şikâyet bu sebeple etkili iç hukuk yolları tüketilmediğinden Sayfa 864 reddedilmiştir. Öyle ki, polis tarafından verilen fakat sonraki kararın önceden kabul edileni geçersiz kılmadığı benzer bir kararla ilgili daha sonraki Mikolajová v. Slovakya (No. 4479/03, para. 31-32, 18 Ocak 2011) davasını incelerken, Mahkeme bunu Babjak davasından açıkça ayırmış ve Hükümet’in başvurucunun maddi tazminat talebinde bulunmadığı itirazını reddetmiştir.
-Yukarıda zikredilen Marchiani başvurusunda başvurucu, savcılar ve hâkimler tarafından yapılan basın açıklamaları hakkında şikâyette bulunmuştur. Fransa Medeni Kanunu, hükümlü olmayan bir kişi bir soruşturma ya da ilk tahkikatın öznesi olduğunda ve olayların alenen suçlusu olarak gösterildiğinde, hâkimin masumiyet karinesinin ihlâlinin sona erdirilmesini amaçlayan haberlerin ilgili yayımda ve sorumluların hesabına olarak yapılmasına hükmedebilmesini temin etmekteydi. Mahkeme, bu hükmün başvurucunun savcılar ve hâkimler tarafından yapılan basın açıklamalarıyla ilgili şikâyetleri açısından etkili bir hukuk yolu olduğuna karar vermiştir ve iç hukuk yolları tüketilmediği için başvuruyu reddetmiştir. Mahkeme bu yaklaşımı Colonna v. Fransa ([Komite], No. 4213/13, 15 Kasım 2016) davasında yinelemiştir.
-Yukarıda bahsedilen Ringwald başvurusunda, başvurucu polis tarafından yapılan basın açıklamaları hakkında şikâyette bulunmuştur. Hırvatistan Temyiz Mahkemesi, bir bütün olarak ele alındığında yargılamasını haksız yapmasalar da karşı çıkılan ifadelerin başvurucunun masum sayılma hakkını ihlâl ettiğini kabul etmiştir. Hırvatistan hukuku uyarınca, Temyiz Mahkemesi tarafından sunulan bu bulgular başvurucuya ayrı özel hukuk davalarında gerçekçi bir maddi tazminat elde etme imkânı vermiştir. Mahkeme, ulusal makamların ilk başvurucunun suçsuz sayılma hakkının ihlâl edildiğini açıkça kabul ettiğine ve ona makul bir tazminat elde etme imkânı verdiğine, fakat başvurucunun Devlet’e karşı bir hukuk davasında tazminat talep etmediğine karar vermiştir. Yine de kural olarak,
“Zararlar için tek başına özel hukuk kurumu, suçsuz sayılma hakkının ihlâline tam olarak çare bulamamıştır.”
Yukarıda bahsedilen “çeşitli diğer usullerden” birinin ilişkisi nedeniyle, bu belirli kararlarda belirleyici değildi, şöyle ki:
“Temyiz Mahkemesi’nin başvurucunun suçsuz sayılma hakkının ihlâl edildiğini kabulü ile kombinasyon halindeki bu tür usuller etkililiğin gereklerini karşılamıştır” (para. 56).
Bu nedenle Mahkeme, başvurucunun artık Sözleşme’nin ihlâlinin bir mağduru olduğunu iddia edemeyeceği sonucuna ulaşmış ve başvurunun kabul edilemez olduğunu ilan etmiştir. Sayfa 865
Çoğunluğun Babjak ve Diğerleri, Marchiani ve Ringwald kararlarına güvenleri nedeniyle etkili iç hukuk yollarının mevcudiyeti bulgularının aksini söylüyorlar.
42. Dahası, başvurucunun devlet görevlileri tarafından yapılan basın açıklamaları hakkında şikâyetçi olduğu Konstas v. Yunanistan (No. 53466/07, 24 Mayıs 2011) davasında, Mahkeme, Hükümet tarafından önerilen sadece tazmin edici özel hukuk yollarını açık bir şekilde reddetmiştir. Mahkeme, Hükümet’in itirazını reddederken şu karara varmıştır:
“Hükümet’in bahsettiği çare, hakaret için tazminat talep etme imkânı sağlayan Medeni Kanun’un 57. maddesine dayanmaktadır. Mahkeme, masumiyet karinesinin her şeyden önce bir usûlî güvence olduğunu ve Sözleşme’nin 6. maddesi gereği adil bir ceza yargılamasının unsurlarından biri olduğunu yinelemiştir…Mevcut davada Hükümet, başvurucunun usûlî bakış açısından mahkemeyi masumiyet karinesinin ihlâlini tespit etmekle ilgilenmeye davet etmesine izin veren herhangi bir hukuki çareden bahsetmemiştir. Öyle ki, Medeni Kanun’un 57. maddesine dayanan tazminat talebi sadece iddia edilen ihlâlle ilişkili ve kısmen yeterli olabilir; bu masumiyet karinesinin iddia edilen ihlâline tam olarak çözüm getirememiştir.” (para. 29)
Mahkeme bu yaklaşımı tekrarlamıştır ve yukarıda belirtilen Paulikas v. Litvanya davasında aynı duruşu sergilemiştir.
Konstas başvurusu ışığında, çoğunluğun Hükümet tarafından öne sürülen “görünüşünde” etkisiz olmayan tazmin yolunu işaret ederken demek istediği üzücü şekilde belirginleşmektedir (yukarıdaki paragraf 4’e bakınız). Bu ancak “görünüşte”, diğer bir deyişle yüzeysel şekilde etkili olarak görülebildi ve bu sadece Mahkeme’nin içtihatları göz ardı edilirse mümkün olabilirdi.
Baskın şekilde mevcut başvuruda verilen karardan aksi yönü belirten ne Konstas ne de Paulikas başvurusuna kararda atıfta bulunulmuştur.
43. Hükümet, Mahkeme’ye ilişkili olduğunu düşündüğü iki iç hukuk içtihadı örneği sunmuştur (paragraf 51). İlk davada, müşteki işten çıkarılmasıyla ilgili belgelerde işvereni (polis teşkilatı) tarafından yapılan ifadeler hakkında şikâyette bulunmuş ve maddi tazminat ile ödüllendirilmiştir. İkincisinde, müşteki hakkındaki ceza davası yeniden açıldığı için başvurusunu reddeden bir mahkeme tarafından kullanılan ifadeler hakkında şikâyette bulunmuştur; fakat tazminat talebi reddedilmiştir. Bu örnekler, üçüncü kişiler hakkındaki yargılamalarda mahkemeler tarafından başvurucuyla ilgili yapılan açıklamaların olduğu mevcut başvurudaki incelenen duruma -ya da daha doğrusu aslında incelenmeyen- yeterince yakın değildir. Dahası, sadece iki örnek temin edilmiştir ve bunlardan sadece bir tanesinde hukuki çare ba- Sayfa 866 şarılıydı ki bunun uygulamada etkili olduğunun ispatı açıkça yeterli değildir. Yine de bu, mevcut başvuruda çoğunluk için yeterli görülmüştür.
44. Daha da önemlisi, Hükümet tarafından öne sürülen hukuki çare olarak sırf tazminat kalmaktadır. Hükümet, kişilerin üçüncü kişiler hakkındaki yargılamalarda mahkemeler tarafından masumiyet karinesinin ihlâl edildiği hakkında şikâyette bulunduğu ve ihlâlin kabul edilmesini veya rahatsız edici ifadelerin geri çekilmesini sağladığı Mahkeme’nin bahsi geçen içtihadının gerektirdiği şekilde, herhangi bir iç hukuk içtihadı sunmamıştır.
Dolayısıyla, Hükümet tarafından öne sürülen özel hukuk çarelerini etkisiz olduğu için reddetmek, Mahkeme’nin içtihatlarıyla uyumlu olurdu.
45. Şimdi, ceza hukuku çarelerine bakalım.
Hükümet, başvurucunun kendisi hakkındaki ceza yargılamalarında, diğer kişilerle iştiraki hakkında alınan kararların altında yatan gerçeklere karşı çıkabileceğini ve suçsuz sayılma hakkının ihlâl edildiğinden şikâyetçi olabileceğini ve kendisi hakkındaki yargılamaların zaman aşımı süresinin dolmasından sonra bile, mahkemeden davasına bakılmaya devam edilmesini talep edebileceğini ileri sürmüştür. Dolayısıyla iddia edildiğine göre, başvurucu davasının beraatıyla sonuçlanmasını elde etme imkânına sahipti ve böylece birlikte şüpheli olduğu kişiler hakkındaki kararlarda yapılan suçluluğuyla ilgili göndermeler hususundaki tüm şüpheleri kaldırabilirdi (paragraf 49 ve 50). Başvurucunun, zaman aşımı süresi dolduktan sonra mahkemeden hakkındaki davaya bakılmaya devam edilmesini talep etmesi yönünde iddia edilen “ilave” imkâna ait argümana, çoğunluğun madde 6(2) şikâyetinin (bkz. yukarıda, paragraf 4) reddinin altında yatan, bu ret için yeterli olanın başvurucunun özel hukuk yolunu kullanmadığı yönündeki gerekçesinde değinilmiştir. Sözü geçen “ilave” ceza hukuku çaresine gelince, elbette başvurucu davasında yargılamanın devamını talep edebilirdi, çünkü iç hukuk böyle bir seçeneğe izin vermiştir. Fakat, bu makul bir seçenek miydi?! Retorik bir soru. Hükümet’in bu argümanı basitçe ciddi değildir. Hatta çoğunluk bunu ciddi bir şekilde incelememiştir: Onlar sadece ayaküstü bu sözde hukuki çarenin bahsini dile getirmişlerdir. Diğer yandan, eleştirmeden bahsederek, çoğunluk bunu bir şekilde meşrulaştırmıştır.
46. Neyin meşrulaştırıldığına bir bakalım.
Hukukun, kişinin daha iyi yargılanması için bireysel eylemlerde bulunmasını gerektirmemeyi kapsayıcı, adil ve makul olması beklenir. Şimdi, hukuk şunu gerektirebilir: Mevcut davada yorumlandığı ve uygulandığı gibi Sözleşme hukuku. Aristo’nun akratik eyleminin iki türünün, güçsüzlük (astheneia) ve aceleciliğin (propeteia) yanı sıra (Nicomachean Ethics, VII.1-10), Sayfa 867 çoğunluk bir üçüncüyü takdim etmektedir: Kanuni zorlama. Gerçekten de hareket felsefesine, uygulamalı muhakeme teorisine ve -sonuncu fakat son derece önemli olarak- hukuki akla çarpıcı bir katkı. Kanun aklında, hukuk her zaman akılcılık ve kişinin hür iradesi ile ilgili bir şeye sahiptir, karışmama adaleti. Şimdiye kadar, göründüğü üzere.
47. Yukarıdaki bir tekliftir. Çok daha fazla endişe duyduğumuz şey, Hükümet tarafından öne sürülenlere benzer, daha az mantıksız ceza hukuku çarelerinin şimdiye kadar Mahkeme içtihatlarında nasıl takdir edildiğidir.
48. Olgusal olarak benzer bir kararda, yukarıda bahsedilen, birlikte suçlandığı kişiye karşı alınan kararda başvurucu hakkında yapılan beyanlarla ilgili Karaman başvurusunda, başvurucu kendisine karşı ceza davası devam ettiği sırada Mahkeme’ye madde 6(2)’nin ihlâl edildiğini iddia eden bir başvuruda bulunmuştur. Alman Hükümeti, başvurucunun iç hukuk yollarını tüketmekte başarısız olduğunu savunmuştur: Onlara göre, başvurucu kendisi hakkındaki ceza davasının sonucunu bekleyebilirdi ve sonra bu yargılamalardaki temyiz aşamalarında suçsuz sayılma hakkının ihlâl edildiği yönünde şikâyette bulunabilirdi. Mahkeme bu itirazı aşağıdaki gerekçelerle reddetmiştir:
“Masumiyet karinesinin, sanığın suçluluğunun resmî bir bulgusunun yokluğunda dahi ihlâl edilmiş olabileceği göz önünde bulundurulduğunda, Hükümet’in başvurucunun suçsuz sayılma hakkının ihlâl edildiğini ileri sürmeden önce, kendisine karşı devam eden ceza yargılamasının sonucunu beklemesi gerektiği iddiasını Mahkeme reddetmektedir. Mahkeme, bu itirazın başvurucunun ceza muhakemesinin kendisi bağlamında madde 6(1,3)’te yer verilen usûlî garantilerin ihlâlinden şikâyetçi olduğu yerlerde ve bir bütün olarak ele alındığında ceza muhakemesinin adilliğini değerlendirmek Mahkeme’nin görevi olduğunda geçerli olabileceği … bir başvurucunun kendisine karşı devam eden yargılama sonuçlanmadan önce suçsuz sayılma hakkının ihlâl edildiği iddiasında bulunmasına engel olunamayacağı sonucuna ulaşmıştır.” (para. 51)
Yukarıda bahsedilen Konstas ve Paulikas başvurularında olduğu gibi, -iletişim mektubunda açıkça atıfta bulunulan bu karar olmasına rağmen- Karaman davasına da kararda atıfta bulunulmamıştır (bkz. yukarıda paragraf 7).
49. Başvurucuların kendileri hakkındaki ceza davaları hâlâ devam ederken Mahkeme’ye başvuruda bulundukları birçok davada, Mahkeme masumiyet karinesinin ihlâl edildiği iddiasına karşı bir hukuki çarenin başvurucu için hemen yararlanılabilir olması gerektiğini ve hukuki çarenin başvurucu hakkındaki ceza davasının kesin sonucuna bağlı olmaması gerektiğini ifade etmiştir. Sayfa 868
Özellikle, yukarıda belirtilen, başvurucuların belirli Devlet görevlileri tarafından yapılan basın açıklamaları hakkında şikâyette bulundukları Gutsanovi v. Bulgaristan davasında, Mahkeme madde 6(2)’nin asıl mahiyetini göz önünde tutarak, devam eden ceza yargılaması boyunca ileri sürülen masumiyet karinesinin ihlâlini onarmak için etkili iç hukuk yollarının davacı için derhal açık olması gerektiğine ve yargılamasının sonucuna tabi olmaması gerektiğine karar vermiştir.
Dahası, Mahkemenin kendi ifadelerinde:
“tersini kabul etmek, masumiyet karinesine tam saygı ilkesinin tahrip edilmesiyle aynı anlama gelecektir” (para. 176).
Bu nedenle, Mahkeme Bulgar Hükümeti’nin iç hukuk yollarının tüketilmediği konusundaki itirazını reddetmiştir. Mahkeme, Bulgaristan aleyhindeki bir dizi davadaki yaklaşımını (bkz. yukarıda vurgulanan Toni Kostadinov v. Bulgaristan, para. 108; yukarıda vurgulanan Alexey Petrov v. Bulgaristan, para. 63; yukarıda vurgulanan Stoyanov ve Diğerleri v. Bulgaristan, para. 97; Popovi v. Bulgaristan, No. 39651/11, para. 81, 9 Haziran 2016; Maslarova v. Bulgaristan, No. 26966/10, para. 37, 29 Ocak 2019); ve yukarıda vurgulanan Lolov ve Diğerleri v. Bulgaristan, para. 45-46), diğer devletlere karşı davalardaki bazı kararlarla birlikte (örnek olarak, bkz., Neagoe v. Romanya, No. 23319/08, para. 26, 21 Temmuz 2015) yinelemiştir.
Yukarıdaki 37. paragrafta gösterildiği gibi, Gutsanovi başvurusu mevcut kararda yanlış sunulmuştur ki bu arada, 176. paragrafa değil, bu dönüm noktası kararın 178. paragrafına atıf yapılmıştır. Yukarıda bahsedilen diğer kararlardan bahsedilmemiştir.
50. Doğrusunu isterseniz, başvurucuların kendileri hakkındaki ceza yargılamalarının temyiz başvurusunda madde 6(2) şikâyetini dile getirmedikleri bazı davalarda, Mahkeme bu şikâyetlerin kabul edilemez olduğunu beyan etmiştir (bkz. Gökçe ve Demirel v. Türkiye, No. 51839/99, para. 64-65, 22 Haziran 2006; ve Linkevičienė ve Diğerleri v. Litvanya (kab.), No. 33556/07 ve Diğerleri, para. 95-100, 20 Haziran 2017). Fakat daha önce bahsedilen kararlar, bunları üçüncü kişiler hakkındaki yargılamalarda mahkemeler tarafından rahatsız edici ifadelerin kullanıldığı mevcut başvurudan ayıran, çeşitli kamu görevlileri tarafından yapılan basın açıklamaları hakkındaki şikâyetlerle ilgilidir.
51. Fakat diğer davalarda Mahkeme, bu yargılamaların tarafı olmayan bir kişi tarafından yapılan açıklamalar hakkında bir mahkemeye şikâyette bulunmanın, Mahkeme’nin rahatsız edici ifadeleri değiştirme yetkisi olmayacağından, etkili bir hukuk yolu olmadığı sonucuna varmıştır. Örneğin, Sayfa 869 yukarıda bahsedilen, başvurucunun Romanya Cumhurbaşkanı tarafından yapılan basın açıklamaları hakkında şikâyette bulunduğu Neagoe başvurusunda, Mahkeme, Hükümet tarafından öne sürülen, başvurucunun Cumhurbaşkanı tarafından masumiyet karinesinin ihlâl edildiği iddiasını temyiz mahkemesinden önce esas davada ileri sürmesi gerektiği yönündeki hukuki çare konusunda, böyle bir şikâyetin mahkeme tarafından incelenmesinin sadece şekilsel olabileceğine ve esasına ilişkin olamayacağına karar vermiştir.
52. Mevcut davaya en çok benzeyen dava, başvurucunun kendi ceza davasında mahkemenin diğer kişiler hakkındaki değişik ceza davalarındaki delillere başvurmasından şikâyetçi olduğu Lebedev v. Rusya (No. 2) (dec., No. 13772/05, 27 Mayıs 2010) davasıdır. Mahkeme, değişik yargılamalarda kabul edilen bir mahkeme kararı hakkındaki bir şikâyeti temyizde ileri sürmenin etkili bir hukuki çare olabileceğini düşünmemiştir. Mahkeme şu kararı vermiştir:
“Shakhnovskiy kararındaki bulgular vasıtasıyla başvurucunun suçsuz sayılma hakkının ihlâl edildiği iddiasına gelirsek Mahkeme, 16 Mayıs 2005’teki karara karşı yapılan temyiz başvurusunun etkili bir hukuki çare olduğunu da düşünmemektedir. Bu temyiz başvurusunun, başvurucunun sanık olduğu yargılamaların ileri sürülen kusurlarına çare olması gerekirdi. Mahkeme’nin görüşüne göre bu hukuki çare Shakhnovskiy kararının bulgularını çürütmekte ya da diğer taraftan bu karardan kaynaklanan suçsuz sayılma hakkının ihlâli iddiasını tazmin etmekte yetersizdi. Mahkeme, söz konusu şartlar altında Rus hukukunda “etkili” olabilecek herhangi bir hukuki çareden haberdar değildir (karşı bir örnek olarak bkz. Marchiani v. Fransa davasında Fransa hukukunun bir analizi” (para. 254).
Neredeyse ilgili tüm diğer davalar gibi Lebedev (No. 2) başvurusundan da mevcut kararda bahsedilmemiştir.
53. Mevcut davada Hükümet tarafından önerilen ceza hukuku yollarının, Karaman, Gutsanovi ve bunlara dayanan sonraki davalara nazaran, başvurucuya suçsuz sayılma hakkının ihlâli iddiasına karşı derhal hukuki çare olarak sağlanmayacağı açıktır. Ayrıca, Lebedev (No. 2) başvurusunda olduğu gibi, başvurucu sonuç olarak hakkındaki ceza davasında madde 6(2) şikâyetini ileri sürmeyi başarsa bile, mahkemeler başvurucunun birlikte şüpheli olduğu kişiler hakkında kabul edilen kararlardaki bulguları çürütemez veya diğer taraftan iddia edilen ihlâli tazmin edemezdi.
54. Son olarak, Hükümet Mahkeme’ye, yüksek mahkemelerin alt mahkemeler tarafından benzer davalarda verilen kararlardan belirli ifadeleri etkin bir şekilde çıkardığı üç örnek dava sunmuştur (mahkemeler, alt mahkemelerin kararlarından masumiyet karinesine uygun olmayan ifadelerin Sayfa 870 kaldırılması kararı vermişler ya da bu tür kararları tekrar incelenmesi için alt mahkemeye iade etmişlerdir). Bununla birlikte, başvurucu birlikte şüpheli olduğu kişiler hakkındaki davalarda herhangi bir statüye sahip değildi ve kendisinden bahsedilen kararlara karşı temyize başvuramamıştır, bu nedenle verilen örnekler mevcut başvuru ile alakalı değildir.
55. Özetlersek, Mahkeme’nin etkili hukuk yollarıyla ilgili içtihatlarının masumiyet karinesinin amaçlarının gerektirdiği şekilde derinlemesine incelenmesi, Hükümet tarafından öne sürülen hukuki çarelerin hiçbirinin etkili olduğunun düşünülemeyeceğini kanıtlamaktadır.
Dolayısıyla, 13. madde ihlâl edilmiştir.
IV
56. İlk bakışta tartışmalı görünmeyen bu karar, şimdi Büyük Daire tarafından incelenmeye değerdir. Bu sadece ve özellikle şikâyetlerin kabul edilebilirliği usûlî meselesine ilişkin Mahkeme’nin uzun süredir izlemeye devam ettiği yolunun çoğunluk tarafından girişildiği gibi değişmesi nedeniyle böyle değildir; bu başlı başına rahatsız edicidir. Sonuç olarak, bu karar Hükümet’in işini yapan Mahkeme’nin ayrık bir örneği olarak kalabilir. Diğer yandan, mevcut karar, mümkün olan birçok kararın erken bir aşamada bastırılması için, Mahkeme’nin şikâyetlerin kabul edilemezliğinin koşullarını genişletici bir şekilde anlama uygulamasında ortaya çıkan eğilimin bir belirtisi olabilir(1).
57. Her ne olursa olsun, bu karar, her şeyden önce söz konusu asıl meselenin -şimdiye kadar Mahkeme’nin içtihatlarında az çok yeterince Sayfa 871 korunan, insan haklarının temel taşlarından biri olan masumiyet karinesinin- önemi sebebiyle, Büyük Daire’nin ilgisini hak etmektedir. Mevcut karar, bu içtihatlar karşısında son derece kötü şekilde durmaktadır. Bu kararda, rahatsız edici şekilde bu davanın sonucunda seçilene taban tabana zıt yöne işaret eden Mahkeme’nin yerleşmiş içtihadı bütünüyle göz ardı edilmiştir.
58. Bununla birlikte, bu içtihat hiçbir yerde ortadan kalkmış değildir. Bu görüşte hatırlatılmıştır. Fakat bu, Büyük Daire tarafından tekrar tekrar yeniden onaylanmalı ve hatırlatılmalıdır. Biz bunun bir gün yeniden onaylanacağına inanmak istiyoruz.
59. Mahkeme’nin, masumiyet karinesinin sadece “bazı” Devlet görevlileri tarafından değil, aynı zamanda mağdurların usûlî bir statüye sahip olmadıkları davaları inceleyen mahkemeler tarafından ihlâl edildiği iddia edilen durumları doğrudan ele alan içtihatları oldukça seyrektir. Bu, bu davanın Büyük Daire tarafından incelenmesi için ilave bir sebeptir.
60. Mevcut dava, bunu sözde inceleyen Daire tarafından Büyük Daire’ye bırakılmamıştır. Bu nedenle, en azından bu seferlik, masumiyet karinesine duyulan saygı ilkesinin değerini onarmak için başvurucunun davanın Büyük Daire’ye gönderilmesini talep etmesi, en uygun -aslında, tek mümkün olan- yol olacaktır. Mevcut davada bu ilkenin ele alınma şekli -bir başka ifadeyle, yukarıda belirtilen Gutsanovi başvurusunda Mahkeme’nin, “bu ilkeyi açıkça yok etmekle eşdeğer” olduğuna bağlı kaldığı ve aforoz ettiği “masumiyet karinesine saygı ilkesinin aksini kabul etme” inatçı ruhu (bkz. yukarıdaki paragraf 49)-şüphesiz Sözleşme’nin 43(2)’nci maddesinin ilgili cümlesinin içerdiği “Sözleşme’nin veya Protokollerinin yorumuna ya da uygulanmasına ilişkin ciddi sorun” kavramı kapsamındadır. Sayfa 872
3. Değerlendirme
3.1. Karar ve Görüşün Önemi
Karar, temel olarak masumiyet karinesi ve etkili iç hukuk yolları ile ilgilidir. Karara konu olayın mahkeme içtihatlarında sık görülen türden olmaması sebebiyle bu durum başlı başına ilgi çekici olmakla birlikte, kararı daha da ilgi çekici hale getiren şey aşağıda değineceğimiz üzere, mahkemenin kabul edilebilirlik değerlendirmesinde izlediği tutumdur.
Yukarıda da açıklandığı üzere, başvurunun temelinde masumiyet karinesinin ihlâli iddiası yatmaktadır. Masumiyet karinesinin birçok şekilde ihlâl edilmesi mümkündür. AİHM içtihatlarında masumiyet karinesinin ihlâline dair birçok başvuru bulunmaktadır. Masumiyet karinesi ön yargı içeren beyanlarla, basın yoluyla, kamu görevlilerinin (örneğin kolluğun) beyanlarıyla, mahkemenin işlemlerinde şüpheli/sanık hakkında kullanılan ifadelerle veya yargılama sonrası meydana gelen bazı uygulamalarla ihlâl edilebilir(1). Masumiyet karinesinin, kişilerin sanık olmadıkları davaları inceleyen mahkemeler tarafından ihlâl edildiği AİHM içtihadı ise oldukça seyrektir(2). Bu dava da bunlardan birisi olması sebebiyle önem arz etmektedir. Januškevičienė başvurusu, birden fazla kişi tarafından işlendiği düşünülen suçlarda şüpheliler hakkında ayrı ceza davaları açılması ya da davaların sonradan ayrılması durumunda, yargılamayı yürüten mahkeme tarafından verilen hükümde, davada sanık olmayan ve suç ortağı olduğu düşünülen diğer kişi ya da kişilerin de suçlu olduklarına dair ifadelere yer verilmesi veya iştiraklerine atıfta bulunulması durumunda masumiyet karinesinin ihlâl edilip edilmediğinin değerlendirilmesi açısından önemli bir örnektir.
Başvurucu, kendisinin dahil olmadığı bir yargılamada, sanıklar hakkında verilen hükümde kendisinin de suçlu olduğuna dair ifadelere yer verilmesi sebebiyle AİHS m.6(2) ile güvence altına alınan masumiyet karinesinin ihlâl edildiğini ve bu ihlâl karşısında AİHS m.13 uyarınca bulunması gereken etkili hukuk yollarının bulunmadığını ileri sürerek AİHM’ye başvurmuştur. Başvurunun incelenmesinde Mahkeme öncelikle Hükümet tarafından ileri sürülen iç hukuk yollarının tüketilmediği itirazını ele almıştır. Mahkeme, m.6(2) bağlamında yapılan şikâyeti iç hukuk yolları tüketilmediği gerekçesiyle kabul edilemez bulmuştur. Dolayısıyla Mahkeme m.6(2) bağlamında Sayfa 873 yapılan şikâyet bakımından yani masumiyet karinesinin ihlâl edilip edilmediği konusunda esastan bir inceleme yapamamıştır. Mahkeme AİHS m.13 ile ilgili şikâyetin ise kabul edilebilir olduğu; fakat başvurucunun özel hukuk kapsamında etkili bir hukuki çareye sahip olması sebebiyle ihlâl bulunmadığı sonucuna varmıştır.
Bu noktada Yargıç Pinto de Albuquerque’nin muhalefet şerhinde de belirttiği gibi, Mahkeme’nin Hükümet’in görüşlerini ve sunulan örnekleri değerlendirme şekli tartışmalıdır. Yargıç Pinto de Albuquerque’ye göre Mahkeme, Hükümet’in m.13 bağlamında yapılan şikâyete karşı ileri sürdüğü başvurucunun iç hukuk yollarını tüketmediği itirazını m.6(2) bağlamında yapılan şikâyet bakımından ileri sürülmüş gibi ele almış ve sonuç olarak m.6(2) uyarınca yapılan şikâyeti kabul edilemez bulmuştur(3). Yargıç Pinto de Albuquerque, Hükümet tarafından m.6(2) ile ilgili iç hukuk yollarının tüketilmediği yönünde bir itirazda bulunulmadığını vurgulamıştır. Yargıç Pinto de Albuquerque bu noktada, Hükümet tarafından m.13 kapsamında yapılan şikâyet bakımından ileri sürülen itirazların m.6(2) bağlamında yapılan şikâyetin kabul edilemez olduğuna hükmedilmesinde gerekçe olarak gösterilmesini Mahkeme’nin Hükümet’in işini görmesi, Hükümet lehine gerekçe göstermesi ve tam teşekküllü Hükümet itirazına dönüştürme olarak ifade etmiştir(4).
Bilindiği üzere, AİHS m.35 AİHM’ye yapılan başvuruların kabul edilebilirlik koşullarını düzenlemektedir. Bu koşullardan biri iç hukuk yollarının tüketilmiş olmasıdır. AİHM’ye iç hukuk yolları tüketildikten sonra başvurulabilir. İç hukuk yollarının tüketilmiş olması koşulunun AİHM tarafından re’sen incelenebilip incelenemeyeceği sorusu bu noktada önem taşımaktadır. İç hukuk yollarını tüketme koşulu mutlak bir koşul olmadığı gibi Mahkeme tarafından re’sen uygulanabilen bir koşul da değildir(5). Mahkeme içtihadına bakıldığında da iç hukuk yollarının tüketilmediği itirazının davalı Hükümet tarafından ileri sürülmediği durumlarda Mahkeme tarafından re’sen incelenemeyeceğinin kabulü gerekir(6). İncelemekte olduğumuz Sayfa 874 başvuruda Mahkeme, kararını özellikle iç hukuk yollarının tüketilmemesi üzerine temellendirmiştir. Fakat burada iç hukuk yollarının tüketilmediği itirazının ileri sürülmüş olup olmadığı sorunu ortaya çıkmaktadır. Yargıç Pinto de Albuquerque, Hükümet’in m.6(2) bağlamında yapılan şikâyet karşısında iç hukuk yollarının tüketilmediğine dair bir itiraz ileri sürmediğini savunmaktadır. Hükümetin iç hukuk yollarının tüketilmediği konusundaki itirazı m.13 kapsamında ortaya çıkmıştır. Yargıç Pinto de Albuquerque, geçmiş başvurulardaki örneklerden yola çıkarak Litvanya Hükümeti’nin iç hukuk yollarının tüketilmediği itirazının açıkça ileri sürülmesi gerektiğinin oldukça bilincinde olduğunu ve bu itirazı yaparken bunu açıkça ve sistematik şekilde yaptığını ifade etmektedir. Bu konuda daha önceki davalardan örnek itiraz sistematikleri de sunmaktadır. Mevcut davada ise Litvanya Hükümeti iç hukuk yollarının tüketilmediği şeklinde değil, Sözleşme maddelerinin ihlâl edilmediği şeklinde savunmada bulunmuştur. Hükümet, m.6(2) bağlamında yapılan şikâyetin iç hukuk yolları tüketilmediği için değil açıkça dayanaktan yoksun olduğu için kabul edilemez bulunması gerektiği itirazında bulunmuştur(7).
Hükümet savunmalarında iç hukuk yollarının tüketilmesinde başarısız olunduğu şeklindeki ifadelerin iç hukuk yollarının tüketilmediği şeklinde bir itiraz olarak kabul edilip edilemeyeceği de önemlidir. Yargıç Pinto de Albuquerque, yukarıda ifade ettiğimiz gibi Litvanya Hükümeti’nin önceki birçok davada bu itirazını açıkça ortaya koyduğunu, dolayısıyla iç hukuk yollarının tüketilmesinde başarısız olunduğu yönündeki ifadelerin açık bir itirazla eşit tutulamayacağını ileri sürmüştür(8).
Masumiyet karinesinin ihlâli karşısında etkili olarak kabul edilebilecek hukuki çare ya da çarelerin ne olabileceği de önemli bir sorundur. Çünkü mevcut başvuru bakımından düşünürsek, yerel mahkeme tarafından verilen hükümde, görülmekte olan ceza davasında herhangi bir statüsü bulunmayan başvurucu hakkında da suç işlediği yönünde ifadelere yer verilerek, masumiyet karinesinin ihlâl edildiği ileri sürülmüştür. Yargıç Pinto de Albuquerque’nin de ifade ettiği gibi, başvurucu bakımından açılan ceza davası zamanaşımı nedeniyle düşse de ayrılan diğer davalardaki fiili suçlamalar Sayfa 875 nedeniyle, kararın kesinleşmesi halinde suçlamalar sürekli olarak orada kalacaktır(9). Dolayısıyla masumiyet karinesinin bu şekilde ihlâl edilmesi halinde ne tür hukuki çarelerin etkili olduğu söylenebilir? Masumiyet karinesinin ihlâl edildiği önceki davalarda etkili iç hukuk yolu olarak kabul edilen çareler burada da etkili sayılabilecek midir? Yukarıda da belirttiğimiz gibi masumiyet karinesinin ihlâli çeşitli şekillerde gerçekleşebilir. Ayrıca masumiyet karinesinin ihlâlinin farklı neticeleri de olabilir. İhlâlin gerçekleşme şekline ve hakkı ihlâl edilen kişinin uğradığı zarara göre ihlâl karşısında ne tür bir çarenin etkili olabileceği değerlendirilebilir. Örneğin, ihlâlin kişinin onur ve şerefine zarar vermesi durumunda uygun bir tazminat etkili hukuki çare olarak görülebilirken; ihlâlin kamu makamlarının kararlarından kaynaklanması halinde ihlâlin etkisinin gelecekte de sürmesi muhtemel olduğundan tazminat tek başına etkili bir hukuki çare olarak kabul edilmeyebilir. Bu durumda tazminatın yanı sıra ihlâlin sona erdirilmesini sağlayan bir hukuki çarenin de bulunması halinde AİHS m.13’ün gerekleri karşılanmış olur. Sonuç olarak, m.6(2)’nin ihlâlinde ne tür bir hukuki çarenin etkili olduğu ihlâlin türüne, kaynağına ve etkilerine göre tespit edilmelidir.
Mahkeme’nin, tüketilmediği için m.6(2)’nin kabul edilemez olduğuna karar verdiği iç hukuk yolları özel hukuka ve ceza hukukuna ilişkin iki yoldur. Özel hukuka ilişkin hukuki yol tazminat yoludur. Litvanya hukuku uyarınca kendisi hakkındaki masumiyet karinesi ihlâl edilen kişi tazminat davası açarak bir tazminat elde etme imkânına sahiptir. Fakat bu yol, ihlâli sona erdirme ya da ortadan kaldırma gücüne sahip değildir. Yani ileri sürülen özel hukuk çaresi masumiyet karinesini ihlâl eden mahkeme kararındaki ifadelerin düzeltilmesi sonucunu sağlayamamaktadır. Ceza hukukuna ilişkin olan ise başvurucunun kendi ceza davasında zaman aşımı dolduktan sonra mahkemeden davayı görmeye devam etmesini talep edebilmesidir. Mahkeme, başvurucunun kendisi hakkındaki ceza davasında zamanaşımı süresinin dolması nedeniyle davanın düşmesini talep etmesini; mahkemenin davaya bakmaya devam etmesini talep etmeyerek mahkemeye suç isnadını ortadan kaldırma imkânı vermemiş olmamasını ceza hukuku yolunun tüketilmemesi olarak kabul etmiştir. Burada zamanaşımının dolması sonrası kural olarak davanın düşmesi kabul edilmiş; bununla birlikte sanığa davanın görülmeye devam edilebilmesi için bu yönde talepte bulunma imkânını veren bir hak tanınmıştır. AİHM, sanığın bu hakkını kullansaydı dava sonunda suçsuzluğunun ortaya çıkacak olduğunu, bu hakkını kullanmamasının iç hukuk yollarının tüketilmemesi anlamına geldiğini kabul etmiştir. Kişinin kendisi Sayfa 876 hakkındaki ceza yargılaması kendisinden kaynaklanmayan bir sebeple sona ermişken kişiden yargılamanın devamını talep etmesini beklemek ve kendi ceza yargılaması üzerinden diğer yargılamalardaki hukuka aykırılıkların giderilmesini bir hukuki çare olarak kabul etmek kanımızca isabetli olmamıştır. Kişi hakkındaki yargılama bir etkili başvuru yolu olarak değerlendirilemez. Söz konusu ihlâl karşısında başvurulabilecek ayrı bir hukuki çarenin bulunması gerekir.
Masumiyet karinesinin ihlâli durumlarında var olduğu öne sürülen etkili iç hukuk yollarının uygulamada gerçekten var olup olmadığı ve etkili olup olmadığı ortaya konulmalıdır. Yargıç Pinto de Albuquerque’nin de vurguladığı gibi özel hukuk çaresi olarak tazminatın yanı sıra masumiyet karinesini ihlâl eden söz konusu ifadelerin kaldırılmasının ya düzeltilmesinin talep edilebilmesinin de mümkün olması gerekir(10). Aksi takdirde mevcut başvuruda olduğu gibi masumiyet karinesini ihlâl eden ifadeler hükümde kalmaya devam edecektir. Bu da ihlâli sürekli hale getirecektir. Tek başına tazminat imkânı ihlâli ortadan kaldırma gücüne sahip değildir.
Yargıç Pinto de Albuquerque’nin de vurguladığı gibi, Mahkeme’nin emsal niteliğindeki bu kararıyla yerel mahkemelerin, yargılamalarda taraf olmayan bir kişi tarafından işlenmiş olduğu iddia edilen suçlara değinebilmelerinin ve davanın süjesi olmayan kişiler hakkında da suç isnat edici ifadelerde bulunabilmelerinin yolunun açılması riski ortaya çıkabilir(11).
3.2 Karar ve Görüşün Diğer İçtihatlarla İlişkisi
Bu konuda benzer bir örnek olan Karaman v. Almanya davasında, başvuran hakkındaki soruşturma diğer şüphelilerin soruşturmasından ayrılmış, diğer kişiler nitelikli dolandırıcılıktan mahkûm olurken, hükümde başvurucunun suçun işlenmesinde ne şekilde rol aldığına ve suçun işlenmesine katılımına dair ifadelere yer verilmiştir. AİHM, birlikte yargılanamayan, birden fazla kişiyi ilgilendiren karmaşık ceza davalarında, yargılamayı yapan mahkemenin daha sonra ayrıca yargılanabilecek kişilere gönderme yapmasını, mevcut başvuruda yargılanan sanığın suçluluğunun değerlendirilmesi için zaruri olabileceğini kabul etmiştir. AİHM, ceza mahkemelerinin sanığın hukuki sorumluluğunu tam ve açık olarak belirlemek için ilgili olayın unsurlarını saptamakla yükümlü olduğunu, bu durumun üçüncü kişilerin katılımıyla ilgili durumlarda da uygulanacağını belirtmiştir. Fakat AİHM, Sayfa 877 böyle olguların ortaya konulması zaruri ise, hükmü veren mahkemenin sanığın suçluluğunun belirlenmesi için gerekli olandan daha fazla bilgi vermekten kaçınması gerektiğini vurgulamıştır(12). Bir diğer örnekte, karinenin muhakeme makamları tarafından ihlâl edilmesi söz konusudur. Fransız polisinden yüksek rütbeli bazı kişilerin bir basın toplantısında herhangi bir kayıt ya da kısıtlama belirtmeksizin başvurucuyu bir kişinin öldürülmesinde azmettiren sıfatıyla suç ortağı olarak açıklamasını m.6(2)’nin ihlâli olarak kabul etmiştir(13).
Bir ifadenin masumiyet karinesi ilkesini ihlâl edip etmediği, söz konusu ifadenin yapıldığı özel koşullar bağlamında belirlenmelidir(14). Januškevičienė başvurusunda, yerel mahkeme başvurucu sanık olmadığı halde, verdiği hükümde sanıklarla birlikte başvurucuyu da suçlu olarak göstermiştir. Fakat maalesef inceleme konusu olan mevcut başvuruda Mahkeme m.6(2) bağlamında yapılan şikâyeti kabul edilemez bulduğundan esasa ilişkin yapılacak olan olası değerlendirmelerden ve tartışmalardan mahrumuz.
AİHM, masumiyet karinesini ihlâl eden ifadelerin, bağlayıcı bir özelliği olmasa da hakkı ihlâl edilen kişiler hakkında yürütülen davalarda önyargıya yol açabileceğini kabul etmektedir(15). Kişilere karşı suçlu ifadesinin kullanılmasından daha da ötesi bir hüküm olmaksızın kişinin suçlu olarak düşünülmesi dahi AİHS m.6(2) ile bağdaşmamaktadır. Nitekim AİHM kararlarında, bir davaya bakan hâkimin sanığın suçu işlemiş olduğu önyargısıyla işe başlamaması gerektiği ifade edilmiştir(16). Januškevičienė başvurusunda, yerel mahkeme davada herhangi bir statüsü olmadığı halde başvurucunun suç ortağı olduğu ve kasten hareket ettiği şeklinde ifadeler kullanmıştır. Mevcut davada başvurucunun yargılaması zamanaşımı nedeniyle düşse de yargılamaya devam edilmesi halinde önceki hükümlerdeki ifadeler karşısında başvurucuyu yargılayan mahkemenin ne kadar önyargısız kalabileceği şüphelidir(17). Ayrıca daha sonra açılması muhtemel bir soruşturma ve kovuşturmada da bu önyargının oluşmayacağına dair bir güvence bulunmamaktadır. Sayfa 878
Januškevičienė başvurusunda, hükmü veren yerel mahkemenin başvurucu hakkında kullandığı ifadeler kesindir ve yargılanmış bir sanık hakkında kullanılabilecek ifadelerdir. Mahkeme, yargıladığı sanığın suçunu ortaya koymak için gerekeni aşan şekilde başvurucunun da suçu kasten işlediğini ifade etmiştir. Üstelik bunu yaparken herhangi bir kayıt ya da şerh de koymamıştır. AİHM, m.6(2)’nin ihlâl edilip edilmediği konusunda, kullanılan dilin ve ifadelerin de önemli olduğunu kabul etmektedir(18).
Yukarıda da açıkladığımız gibi, AİHM’nin m.35(1)’in uygulanması konusundaki içtihadı, Mahkeme’nin iç hukuk yollarının tüketilmesi koşulunu kendiliğinden inceleyemeyeceği yönündedir(19). Yani davalı Hükümet iç hukuk yollarının tüketilmediği itirazında bulunmadıkça Mahkeme re’sen iç hukuk yollarının tüketilip tüketilmediğini inceleyemez. Fakat Januškevičienė başvurusunda Hükümet tarafından ileri sürülmemiş olduğu halde Mahkeme m.6(2) bağlamında yapılan şikâyetin kabul edilebilirlik değerlendirmesinde iç hukuk yollarının tüketilmiş olup olmadığını incelemiş ve başvurunun bu kısmını kabul edilemez bulmuştur. Burada bir içtihat değişikliğine gidilerek iç hukuk yolarının tüketilmesi koşulunun kendiliğinden incelenebileceğinin kabul edildiğini düşünmüyoruz. Mahkeme’nin burada Hükümet’in itirazlarını ve görüşlerini yanlış değerlendirerek bu sonuca ulaştığı kanaatindeyiz.
Januškevičienė başvurusunda, Hükümet tarafından öne sürülen özel hukuk (tazminat) yolu ve başvurucunun dava zamanaşımı dolduktan sonra kendi davasının görülmeye devam edilmesini talep edebilmesi etkili hukuk yolları olarak görülmüştür. Mahkeme içtihadına göre, özel hukukta düzenlenen tazminat yolu tek başına masumiyet karinesinin ihlâli için çözüm olamaz(20). Özel hukuk yolu olarak düzenlenen tazminat çaresinin Temyiz Mahkemesi tarafından masumiyet karinesinin ihlâl edildiğinin tespit edilmesi gibi ek bir hukuki yolla birlikte sağlanması halinde etkililik şartı sağlanmış olur(21). Mahkeme, Babjak ve Diğerleri v. Slovenya davasında, polis masumiyet karinesini ihlâl eder şekilde aldığı ilk karardan sonra aldığı yeni kararda başvurucunun fiillerinin bir suç teşkil ettiğinin tespit edilmiş olmadığını açıkça belirtmiştir. Her ne kadar ikinci karar ilkini ortadan kaldırmasa da karar aynı dosya ile ilgili olarak aynı makam tarafından alındığından, ilk kararın etkisini yitirdiği, dolayısıyla artık buna dayanılarak başvuruda bulunulamayacağını Sayfa 879 kabul etmiştir(22). Mahkeme Gutsanovi v. Bulgaristan kararında, masumiyet karinesinin doğası gereği, herhangi bir ihlâl iddiası söz konusu olduğunda etkili hukuk yollarının yargılama devam ederken bulunması, sanığa her an açık olması ve yargılamanın sonucuna bağlı kılınmaması gerektiği yönünde karar vermiştir(23). Dolayısıyla, başvurucunun sanık olduğu davanın görülmeye devam edilmesini talep etmemesinin iç hukuk yollarının tüketilmemesi olarak değerlendirilmesi Mahkeme içtihadı ile örtüşmemektedir.
3.3 Karar ve Görüşün Türk Hukuku Bağlamında Değerlendirilmesi ve Önemi
Masumiyet karinesinin düzenlendiği AİHS m.6(2), Sözleşme Türkiye tarafından onaylandığı için Türkiye Cumhuriyeti Anayasası(24) m.90/5’e göre artık kanun hükmündedir(25). Hatta buna aykırı bir kanun söz konusu olduğunda Sözleşme hükmü esas alınacaktır(26).
Masumiyet karinesi, Türk hukukunda güçlü bir şekilde anayasal güvence altındadır. Anayasa m.38(4)’e göre, “Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz.” Anayasa’nın “Temel hak ve hürriyetlerin kullanılmasının durdurulması” başlıklı on beşinci maddesi ile savaş, seferberlik veya olağanüstü hallerde dahi bu karine korunmaktadır. Bu anayasal güvenceler sayesinde kanunlarda bu karinenin aksine bir ifadeye yer verilemez ya da düzenleme yapılamaz(27). Kimse bu karinenin aksine bir işlem ya da uygulama yapamaz. Sayfa 880
Türk hukukunda, masumiyet karinesi ile sıkı bir ilişki içinde bulunan ve masumiyet karinesinin bir sonucu olan “şüpheden sanık yararlanır” (in dubio pro reo) ilkesi de kabul edilmiştir(28). AİHM kararlarında da şüpheden sanık yararlanır ilkesi masumiyet karinesinin özel bir görünüş şekli olarak kabul edilmektedir(29). Şüpheden sanığın yararlanması, AİHS m.6(2)’deki masumiyet karinesine ilişkin düzenlemenin doğal bir sonucu olarak görülmelidir(30). Bu ilkenin kabul edilmesinin en büyük amacı masumiyet karinesinin korunması, yani suçsuz bir kişinin mahkûm olmasının önüne geçilmesidir(31). Bu yönüyle şüpheden sanık yararlanır ilkesi masumiyet karinesi bakımından bir güvence işlevi görmektedir(32). Bununla birlikte, şüpheden sanık yararlanır ilkesi gereği örneğin delil eksikliğinden beraat edilmesi durumunda bu kararın kişinin aleyhine yorumlanması da masumiyet karinesini ihlâl edecektir(33). Kişi hakkında delil eksiliğinden beraat kararı verilmesi ile kişinin suçsuz bulunarak beraatine karar verilmesi arasında masumiyet karinesi açısından herhangi niteliksel bir farklılık yoktur(34).
Masumiyet karinesi, kişi hakkında suç şüphesinin ortaya çıkmasından başlayarak kesinleşmiş bir hüküm verilinceye kadar yapılacak tüm işlemlerde uygulanmak zorundadır(35). İlk derece mahkemesince verilen hükümle kişi Sayfa 881 mahkûm olsa dahi bu hüküm henüz kesinleşmemişse; yani kanun yollarına başvuru imkânı söz konusu ise mahkûmiyet hükmüne rağmen masumiyet karinesinin uygulanmaya devam edilmesi gerektiğinin kabulü gerekir. Hüküm kesinleşmiş ve infaz edilebilir aşamaya gelmişse artık karinenin varlığı sona erer(36).
Kişinin suçlu ya da suçsuz olduğu hüküm ile belirlenecektir. Hüküm kurulana kadar kişinin suçluluğu ve eylemleri hakkında erken açıklamalarda bulunulması da masumiyet karinesinin ihlâli anlamına gelecektir(37). Anayasa Mahkemesi kararlarında masumiyet karinesi gereği kişinin masumiyetinin asıl olduğu, suçluluğu ispat külfetinin iddia makamına ait olduğu ve kimseye suçsuzluğunu ispat mükellefiyeti yüklenemeyeceği kabul edilmektedir(38). AİHM de ispat yükünün savcıya ait olduğunu ve şüphe durumunda şüpheden sanığın yararlanacağını ifade etmiştir(39). Masumiyet karinesi gereği ispat yükü iddia makamında olduğundan sanığın susma hakkı bulunmaktadır(40). Kişinin kendisini savunacak karşı tezler ileri sürmemiş olması suçlu olduğu şeklinde yorumlanamaz(41). Sanığın suçsuz olduğunu ispat yükümlülüğü de yoktur(42).
Masumiyet karinesi sadece muhakeme makamları bakımından değil tüm resmî kurumlar bakımından da bağlayıcıdır(43). Bunun yanında resmî bir sıfatı olmasa da diğer kişiler de masumiyet karinesine uygun davranmakla yükümlüdür(44). Karinenin ihlâli durumunda kişilik hakları zedeleneceğin- Sayfa 882 den, hakları ihlâle uğrayan kişi özel hukuk kapsamında tazminat davası açabilecektir. Örneğin, bir gazete yazısı nedeniyle masumiyet karinesinin ihlâl edildiği olayda mahkeme tazminata hükmedilmesi gerektiği sonucuna varmıştır(45).
Verilecek hüküm iddia makamı tarafından hazırlanan iddianamede gösterilen fiil ve fail dışına çıkamayacaktır. Ayrıca belirtmek gerekir ki masumiyet karinesinin ihlâl edildiğinin kabulü için sanık olmayan kişi hakkında CMK m.223’te düzenlenen beraat, ceza verilmesine yer olmadığı, mahkûmiyet, güvenlik tedbirine hükmedilmesi, davanın reddi ve düşmesi kararı gibi teknik anlamda bir hüküm verilmesi şart değildir. Kişi hakkında m.223’te sayılan sonuçları doğurmasa da hükümde suçluluğuna ya da haksız bir fiil işlediğine dair ifadelere yer verilmesi de masumiyet karinesinin ihlâli açısından yeterlidir. Sanık hakkında verilen hükümde yargılamada bir statüsü bulunmayan üçüncü kişilerle ilgili ifadelere yer verilmesi zaruri ise bu masumiyet karinesi ihlâl edilmeden, sadece gerekli ifadelerle yetinilerek yapılmalıdır. Kullanılan ifadelere ve dile son derece dikkat edilmelidir. Bu gibi ifadelere yer verilmesi zorunlu olan hallerde, üçüncü kişinin söz konusu suçlar bakımından suçluluğunun ispatlanmadığı belirtmeli, eğer mevcutsa üçüncü kişinin ayrı bir kovuşturmaya tabi olduğu vurgulanmalıdır. Yani kişi hakkında bir “yargı” meydana getirmeden ve hukuki durumunu açıkça ortaya koyarak hareket edilmelidir.
Masumiyet karinesinin ihlâl edildiğine ilişkin iddialar Anayasa Mahkemesi kararlarına da konu olmuştur. S.M. başvurusunda başvurucu aile mahkemesi tarafından verilen tedbir kararında geçen ifadeler nedeniyle masumiyet karinesinin ihlâl edildiği iddia etmiştir. Başvurucu hakkında kişilerin huzur ve sükûnunu bozma suçundan soruşturma başlatılmış, bu kapsamda alınan tedbir kararında başvurucu şiddet uygulayan olarak ifade edilmiştir. Fakat daha sonra başvurucunun tedbir kararına dayanak gösterilen kişilerin huzur ve sükûnunu bozma suçunu işlediği konusunda müştekinin soyut iddiaları dışında kamu davası açılmasını gerektirir nitelikte ve yeterlilikte delil bulunmadığından kovuşturmaya yer olmadığı kararı verilmiştir. Mahkeme, şiddet uygulayan ifadesinin başvurucunun tedbir kararına konu eylemleri işlediği ve suçlu olduğu inancını yansıttığı gerekçesiyle ihlâl kararı vermiştir(46). Sayfa 883
Bu noktada Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvurunun ihlâl iddialarına yönelik bir hukuki çare olduğu söylenmelidir. 6212 sayılı Kanun m.49(6) uyarınca, Anayasa Mahkemesi, bir temel hakkın ihlâl edilip edilmediğini ve bu ihlâlin nasıl ortadan kaldırılacağını belirler. Aynı Kanun’un 50(1)’inci maddesine göre ise, Anayasa Mahkemesi ihlâl kararı verirse ihlâlin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yapılması gerekenlere de hükmeder. İhlâl bir mahkeme kararından kaynaklanmışsa Anayasa Mahkemesi ihlâli ve sonuçlarını ortadan kaldırmak(47) için yeniden yargılama yapmak üzere dosyayı ilgili mahkemeye gönderir. Fakat yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar bulunmayan hallerde başvurucu lehine tazminata hükmedilebilir veya genel mahkemelerde dava açılması yolu gösterilebilir (6216 s. Kanun m.50(2))(48). Anayasa Mahkemesi ihlâl kararı verip tespit edilen ihlâlin giderilmesi amacıyla yeniden yargılama yapılmasına hükmettiği hallerde, yargılamanın yenilenmesi sebebinin varlığının kabulü ve önceki kararın kaldırılması hususunda ilk derece mahkemesinin herhangi bir takdir yetkisi bulunmamaktadır. İhlâle yol açan ilk derece mahkemesi Anayasa Mahkemesi’nin ihlâl kararında belirttiği doğrultuda ihlâlin sonuçlarını gidermek üzere gereken işlemleri yapmak zorundadır(49).
Anayasa Mahkemesi’ne yapılan S.M. başvurusunda AYM, yerel mahkeme tarafından kullanılan ifadelerin masumiyet karinesini ihlâl ettiği, fakat bu ifadeler mahkeme kararının sonucuna etki etmediğinden yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar bulunmadığı, ihlâle sebep olan ifadelerin mahkeme kararlarından çıkarılmasıyla ihlâlin giderilebileceğine karar vermiştir(50). Sayfa 884
Masumiyet karinesinin önemli bir sonucu Anayasa m.36’da düzenlenen savunma hakkıdır(51). AİHM’ye göre de savunma hakkı masumiyet karinesiyle ilişkilidir(52). Suç şüphesi altında bulunan yani bir suç işlediği iddiasıyla karşı karşıya bulunan kişilere bu şüpheyi ve iddiayı bertaraf etme yani savunma hakkı verilmelidir. Savunma imkânı verilmeksizin ve hukuka uygun şekilde ispatlanmaksızın sanığın suçlu olduğu görüşünü yansıtan kararlar masumiyet karinesini ihlâl edecektir(53). İddianamede hakkında suç ithamı bulunmayan bir kişi hakkında yargılama sonucunda hüküm kurulması, kişi hakkında savunma yapma imkânı verilmeden hüküm kurulması anlamına geleceğinden ceza muhakemesinin tüm sistemine ve savunma hakkına aykırıdır. Zira böyle bir durumda hakkında hüküm kurulan kişiye karşı bir iddia (tez) bulunmadığı gibi, doğal olarak bir savunma (antitez) da bulunmamaktadır. Burada bir yargılamadan bahsetmenin de imkânı yoktur. Kişi sadece hakkında verilen hükümle karşı karşıya bırakılmaktadır. Bu durum hâkimin yargılamanın her şeyi(54) olduğu tahkik sisteminden dahi daha sakıncalıdır. Januškevičienė başvurusunda olduğu gibi, yargılama dışındaki üçüncü kişiler hakkında masumiyet karinesini ihlâl eden ifadelere ya da ithamlara hükümde yer verilmesine karşı, bu kişiler yargılamada taraf olmadıklarından savunma yapamayacaklardır. Bu da söz konusu ihlâllere karşı tesis edilmesi gereken hukuk yollarının etkililiğinin güçlendirilmesini önemli kılmaktadır.
Türk hukukunda kabul edilen önemli ilkelerden biri davasız yargılama olmaz ilkesidir. Bu ilke, ceza yargılamasının, ortada suç teşkil eden ve cezalandırılması gereken bir fiil olduğu iddia edilmeksizin söz konusu olmayacağını ifade eder(55). CMK m.225(1)’e göre, hüküm, ancak iddianamede unsurları gösterilen suça ilişkin fiil ve faili hakkında verilir. İddianamede gösterilmeyen bir fiil hakkında hüküm kurulamayacağı gibi, iddianamede şüpheli olarak gösterilmeyen yani hakkında suç işlemiş olabileceği yönünde iddia bulunmayan bir kişi hakkında da hüküm verilemez(56). Yukarıda belirttiğimiz Sayfa 885 gibi, sadece CMK. m.223’teki durumları netice veren teknik anlamda bir hükmün değil; CMK m.225(1)’in geniş yorumlanarak, hükmün içeriğinin de iddianamede geçen fail hakkında olabileceği; aksi durumun masumiyet karinesini ihlâl edeceği kanaatindeyiz. Hükmün konusunu ancak iddianamede belirtilen fiiller ve kişiler oluşturabilir(57). Zaten CMK m.170(3-a)’ya göre, iddianamede şüphelinin kimliği gösterilmelidir. Dolayısıyla iddianamede gösterilmeyen bir şüpheli hakkında hüküm verilmesi açık bir maddi ya da hukuki hata hali dışında söz konusu olamaz. Örneğin, karar hazırlanırken başka kararların ilgili kısımlarının kopyalanması sonucu(58) ya da şüpheli sayısının çok olduğu geniş kapsamlı davalarda sanık olmayan yanlış kişiler hakkında hüküm verilmiş olabilir(59). İddianamede yer almayan kişiler hakkında kurulan hüküm, hata ile de olsa hâkimin bizzat iradesiyle de olsa hukuksal değerden yoksundur(60). Yargılama sırasında yeni olguların ya da suçun iştirak halinde işlenmiş olabileceğinin ortaya çıkması o olay ya da şerik olduğundan şüphelenilen kişi hakkında da kamu davası açıldığı anlamına gelmeyecektir(61). Kamu davası açıldıktan sonra davada sanık olarak bulunan kişiler dışındaki kişilerin de aynı suçu işledikleri düşünülüyorsa bu kişiler hakkında da iddianame düzenlenmelidir(62). Bunun için ilgili mahkemece Cumhuriyet Başsavcılığına ihbarda bulunulacak ve diğer şartların da varlığı halinde iddianame düzenlenebilecektir. Kamu davasının açılması halinde yine koşulları mevcut ise davalar birleştirilebilecektir(63).
Davasız yargılama olmaz ilkesine aykırı hallerde kanun yollarına başvurulabilecektir. Bu durumda istinaf ve temyiz mahkemelerinin yokluk, Sayfa 886 bozma gibi hükümler verdiği görülmektedir(64). İddianamede gösterilen şüpheli dışındaki bir kişi hakkında hüküm verilmesi halinde bu hukuka aykırılık istinaf mahkemesinin davayı yeniden inceleyip hüküm kurulmasıyla giderilebilir(65). Verilen kararlar genellikle iddianamede düzenlenmeyen fiiller hakkında verilen hükümlerle ilgilidir. Hükmün iddianamede düzenlenmeyen fiil hakkında kurulması ile iddianamede belirtilmeyen bir kişi hakkında düzenlenmesi arasında davasız yargılama olmaz ilkesinin ihlâli bakımından fark yoktur.
Bu noktada davasız yargılama olmaz ilkesine aykırı olarak, iddianamede belirtilmeyen kişi hakkında verilen hükme karşı bu kişinin kanun yollarına başvurma hakkının olup olmadığı da değerlendirilmelidir. CMK m.260(1)’e göre kanun yollarına başvurma hakkı olanlar Cumhuriyet savcısı, şüpheli, sanık ve bu kanuna göre katılan sıfatını almış olanlar ile katılma isteği karara bağlanmamış, reddedilmiş veya katılan sıfatını alabilecek surette suçtan zarar görmüş bulunanlardır. Kanunda bahsedilmemiş olsa da verilen hükümle hukuki yararları doğrudan etkilenen veya zarara uğrayan üçüncü kişiler de kararın kendilerini ilgilendiren kısmıyla ilgili kanun yollarına başvurabilmelidir(66). Dolayısıyla hükümde, davada sanık olmayan kişilerin suçlu olduklarına dair ifadelere de yer verildiyse bu kişiler de CMK m.260’da sayılan kişilerden olmasa da kanun yollarına başvurabilecektir.
Türk Hukuku’nda masumiyet karinesinin ihlâlinden doğacak zararlar için ihlâlin niteliğine göre diğer bazı hukuki çareler de mevcuttur. Örneğin, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 141. maddesi koruma tedbirleri nedeniyle tazminatı düzenlemektedir. CMK m.141’deki koşullar dahilinde kişiler, Sayfa 887 maddî ve manevî her türlü zararlarını, Devlet’ten isteyebilirler. Burada tazminat hukukunun genel kurallarına göre dava açılıp tazminat talep edilebilecektir(67). Bir koruma tedbirinin masumiyet karinesini ihlâl eder şekilde uygulanması nedeniyle de başvurulacak hukuki yol CMK m.141’dir. Yani koruma tedbirleri nedeniyle ihlâlde özel hukuk yolu öngörülmüştür(68).
Koruma tedbirleri nedeniyle tazminat haricinde, suç soruşturması veya kovuşturması sırasında kişisel kusur, haksız fiil veya diğer sorumluluk halleri de dahil olmak üzere hâkimler ve Cumhuriyet savcılarının verdikleri kararlar veya yaptıkları işlemler nedeniyle de tazminat davası açılabilir. Ancak bu durumda tazminat davası Devlet aleyhine açılmak zorundadır (CMK m.141(3))(69). 6100 sayılı HMK m.46’ya dayanarak hâkimlerin yargılama faaliyetinden dolayı Devlet aleyhine tazminat davası açılabilir(70). Sayfa 888 Yukarıdaki açıklamalar ışığında, Türk hukukunda şimdiye kadar Januškevičienė başvurusunda olduğu gibi bir olaydan kaynaklanan ihlâl iddiasına rastlamış olmasak da benzer olaylar ve iç hukuk düzenlemeleri göz önüne alındığında, sanık olmadığı bir davada verilen hükümde suçlu olduğuna dair ifadeler geçen bir kişi, karar aleyhine kanun yollarına (CMK m.272, 286, 288) başvurabilir. Bu başvuruda kararın davasız yargılama olmaz ilkesine ve masumiyet karinesine aykırı olduğunu ileri sürebilir. Ayrıca diğer yargısal yollar tüketildikten sonra, masumiyet karinesinin ihlâl edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru yapılabilir. Olayda bir hâkim tarafından ihlâl gerçekleştiğinden HMK m.46’ya dayanılarak Devlet’e karşı tazminat davası da açılabilir. Görüldüğü üzere, Türk hukukunda hem ihlâlin kaldırılmasına yönelik çarelerin hem de tazmin elde edebilme imkânı veren özel hukuk çarelerinin bulunduğu söylenebilir. Sayfa 889
4. Yazarın Görüşü
Esasında Januškevičienė başvurusu masumiyet karinesinin ihlâli ve etkili iç hukuk yolları konularında tartışılması gereken bir başvuruyken, Mahkeme’nin m.6(2) bağlamında yapılan başvuru ile ilgili kısmı iç hukuk yollarının tüketilmemesi nedeniyle kabul edilemez bulması tartışmaları başka bir yöne çekmiştir. Yukarıda da açıkladığımız gibi, Hükümet tarafından ileri sürülmediği halde iç hukuk yollarının tüketilmesi koşulunun kendiliğinden incelenmesi, Mahkeme’nin adeta Hükümet’in işini görmesi, Hükümet adına gerekçe üretmesi ya da Hükümet’in eksik savunmalarını tamamlaması AİHM’ye duyulan güvenin sarsılmasına ve Mahkeme’nin tarafsızlığının sorgulanmasına neden olacaktır. Bu durum Mahkeme’nin gelecekte meşruiyetinin dahi sorgulanmasına yol açabilecek boyutta tehlike arz etmektedir. Burada çoğunluğun, Hükümet tarafından yapılan savunmalarda iç hukuk yollarının tüketilmediği itirazının yapıldığı sonucunu çıkararak bu kanaate vardığını düşünmekteyiz. Fakat bu iyi niyetli düşünce dahi Mahkeme’nin kabul edilebilirlik şartlarını zorlaştırma eğiliminde olabileceği düşüncesini akla getirmektedir. Yargıç Pinto de Albuquerque’nin de açıkladığı gibi, iç hukuk yollarının tüketilmediği itirazı açık ve net bir şekilde ileri sürülmüş değildir. Belirtmemiz gerekir ki Hükümet’in davalı olduğu daha önceki başvurularda yaptığı savunma şekilleri örnek gösterilerek, bu başvuruda (Januškevičienė) iç hukuk yollarının tüketilmediği itirazında bulunmadığı sonucunda ulaşmanın da sağlıklı olduğunu düşünmüyoruz.
Hükümet’in ileri sürdüğü savunmalar arasında geçen iç hukuk yollarının tüketilmediğine dair ifadeler yeterli olmalı mı yoksa iç hukuk yolları tüketilmediği için başvurunun reddedilmesi gerektiği açıkça ifade edilmeli midir? Bu noktada, bir başvurunun kabul edilemez olduğuna karar verilmesine sebep olabilen m.35(1)’e ilişkin iç hukuk yollarının tüketilmediği itirazının ne şekilde yapılması gerektiği konusunun açıklığa kavuşturulmasının gerekli olduğunu düşünüyoruz.
Başvurunun esasıyla ilgili olarak, masumiyet karinesi ihlâllerine karşı etkili iç hukuk yolları düzenlenmelidir. Bu bağlamda özel hukuk çareleri de etkili olarak kabul edilebilir. Fakat bu çareler sadece tazminatla sınırlı olmamalıdır. Tazminatın yanı sıra masumiyet karinesini ihlâl eden ifadelerin ya da durumların ortadan kaldırılmasına ya da düzeltilmesine imkân veren çareler de sunulmalıdır. Unutmamak gerekir ki mağduriyetin giderilmesi zararın giderilmesinden daha geniş bir kavramdır. Kabul edilen bu hukuki çarelerin ya da hukuk yollarının uygulamada da etkili olması sağlanmalıdır. Ayrıca tazminatın makul ve gerçekçi bir miktarda olması temin edilmelidir. Januškevičienė başvurusunda, Mahkeme almış olduğu kararda özel hukuk çarelerini ve yerel Sayfa 890 mahkeme tarafından alınan kararda geçen ifadeleri ortadan kaldırma gücüne sahip olmayan ve akılcı da olmayan bir öneriye dayandırdığı bir çareyi m.13 anlamında etkili bulmuştur. Mahkeme, başvurucu hakkındaki dava zamanaşımı sebebiyle düşmüşken, başvurucunun (suçsuz olduğunun mahkeme kararıyla ortaya konulabilmesi için) davanın görülmeye devam etmesini talep edebilmesini etkili bir hukuk yolu olarak kabul etmiştir. Bu tür bir hukuk yolunun etkili hukuki çare olarak görülmesi m.13’ün ve m.6(2)’nin korunma standardının düşürülmesi anlamına gelecektir. Böyle bir yolun etkili hukuki çare olarak kabul edilmesi düşündürücüdür. Yargıç Pinto de Albuquerque’nin de ifade ettiği gibi, Mahkeme adeta kabul edilebilirlik standartlarının yükseltildiği, masumiyet karinesinin korunmasının ve mevcut olması gereken etkili hukuk yollarının standardının düşürüldüğü mesajını vermektedir(71). Bu durum, Mahkeme’nin temel hak ve özgürlüklerin koruyucusu olma ve bireyleri devletin ihlâlleri karşısında koruma işlevlerine zarar vermektedir. Bireylerin temel hak ve özgürlüklerini koruması gereken Mahkeme’yi adeta temel hak ve özgürlükleri ihlâl eden “Devletin” koruyucusu haline getirmektedir. Mahkeme’nin tartışılabilecek, aksi savunulabilecek ya da hatalı olduğu söylenebilecek kararlar vermesi mümkündür. Zaten tüm kararlar da oybirliği ile alınmamaktadır. Fakat Januškevičienė başvurusundaki karar, Mahkeme’nin hatalı ya da tartışmalı bir kararı olmasının ötesinde, Mahkeme’ye duyulan güveni zedeleyebilecek niteliktedir. Sayfa 891 KAYNAKÇA
Çınar, Ali Rıza, “Hükmün Konusu Ve Eylemi (Fiili) Değerlendirmede Mahkemenin Yetkisi”, TBB Dergisi, S. 84, 2009, s. 31-62.
Doğan, Koray, Ceza Muhakemesinde Belirsizlik Kuşkudan Sanık Yararlanır İlkesi, 2. bs., Ankara, Seçkin, 2018.
Erdem, Mustafa Ruhan, Candide Şentürk, Ceza Muhakemesinde Kanun Yolları, Ankara, Seçkin, 2018.
Feyzioğlu, Metin, “Suçsuzluk Karinesi: Kavram Hakkında Genel Bilgiler ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi”, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Cilt: 48 S. 1, 1999, s. 135-163.
Kaymaz, Seydi, “Davasız Yargılama Olmaz İlkesinin İhlâl Edilmesi ve Sonuçları”, Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Prof. Dr. Durmuş TEZCAN’a Armağan, C: 21, Özel Sayı, 2019, s. 295-326.
Özbek, Veli Özer, Koray Doğan, Pınar Bacaksız, Ceza Muhakemesi Hukuku, 13. bs., Ankara, Seçkin, 2020.
Öztürk, Bahri, Durmuş Tezcan, Mustafa Ruhan Erdem, Özge Sırma Gezer, Yasemin F. Saygılar Kırıt, Esra Alan Akcan, Özdem Özaydın, Erden Tütüncü, Derya Altınok Villemin, Mehmet Can Tok, Nazari ve Uygulamalı Ceza Muhakemesi Hukuku, 13. bs., Ankara, Seçkin, 2019.
Şahin, Cumhur, Neslihan Göktürk, Ceza Muhakemesi Hukuku I, 10. bs., Ankara, Seçkin, 2019.
Ünver, Yener, Hakan Hakeri, Ceza Muhakemesi Hukuku, 15. bs., Cilt: I, Ankara, Adalet Yayınevi, 2019.
Üzülmez, İlhan, “Türk Hukukunda Suçsuzluk Karinesi Ve Sonuçları”, TBB Dergisi, Sayı 58, 2005, s. 41-72.
Yaşar, Osman, Ceza Muhakemesi Kanunu, 9. bs., Cilt: II, Ankara, Seçkin, 2020.
Yenisey, Feridun, Ayşe Nuhoğlu, Ceza Muhakemesi Hukuku, 8. bs., Ankara, Seçkin, 2020.
Yurtcan, Erdener, Ceza Muhakemesi Kanunu Şerhi, 9. bs., Ankara, Seçkin, 2019. Sayfa 892
E-KAYNAKÇA
https://hudoc.echr.coe.int.
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr.
www.kazanci.com.
www.legalbank.net.
www.lexpera.com.tr.
“Practical Guide on Admissibility Criteria”, s. 23, https://www.echr.coe.int/Documents/Admissibility_guide_ENG.pdf, (Çevrimiçi), 08.03.2020.
Dipnotlar
- *
Araştırma Görevlisi, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza ve Ceza Muhakemesi Hukuku Anabilim Dalı.
- (1)
Fakat Hükümet tarafından başvurucunun sanık olmadığı davalarda verilen hükümlere nasıl itiraz edebileceği belirtilmemiştir. Litvanya Ceza Muhakemesi Kanunu m. 312(1) uyarınca bir hükme karşı savcı, hükümlü kişi, davası sona eren kişi, müdafii ya da yasal temsilcisi, mağdur veya mağdurun temsilcisi başvuruda bulunabilir.
- (2)
Litvanya Ceza Muhakemesi Kanunu m. 3(3) uyarınca, dava incelenmesi için bir mahkemeye havale edildikten sonra eğer zamanaşımı süresi dolduysa ve sanık kovuşturmanın devam ettirilmesini talep ederse, mahkeme davayı incelemeye devam eder veya davayı sona erdirmek ya da sanık hakkında beraat kararı vermek için bir karar alır.
- (3)
Kararlar için bkz. Gutsanovi v. Bulgaristan, No. 34529/10; Babjak ve Diğerleri v. Slovakya, No. 73693/01; Marchiani v. Fransa, No. 30392/03; Ringwald v. Hırvatistan, No. 14590/15 ve 25405/15.
- (1)
Mahkeme’nin içtihadının, “Büyük Daire tarafından işaret edilen ‘davanın’ içeriğinin ve kapsamının Daire’nin kabul edilebilirlik hakkındaki kararıyla sınırlandırıldığı” ve sonuç olarak, Büyük Daire’nin “davayı bütünlüğü içinde, Daire tarafından kabul edilebilir bulunduğu kadarıyla inceleyebileceği” ve “başvurunun Daire tarafından kabul edilemez bulunan kısımlarını inceleyemeyeceği” şeklinde olduğunun farkındayız (birçok kaynak arasında, bkz., Kurić ve Diğerleri v. Slovenya [GC], No. 26828/06, para. 234 ve 235, AİHM 2012). Diğer yandan, kural olarak, Büyük Daire -zaman zaman mekanik olarak değil, uzun ve titiz bir değerlendirmenin ardından- işaret edilen davalarda bu kuraldan ayrılmak için bir sebep görmemiş olsa da ifade edilen yaklaşım hiçbir istisnaya asla izin vermediği şeklinde görülmemelidir. Çeşitli durumlar (mevcut başvurudaki gibi) bu tür bir ayrılışı sadece mümkün değil aynı zamanda en uygun hale getirebilir (örneğin, bkz. yukarıda Kurić ve Diğerleri v. Slovenya [GC] kararındaki Yargıçlar Kovler ve Kalaydjieva’nın kısmi muhalefet şerhi). Sonuçta, Daire’nin kararıyla başvurunun kabul edilemez bulunan belirli kısımlarının asla kesinleşmeyeceği gerçeği aynen devam etmektedir (bkz. Hâkim Kūris’in Lupeni Greek Catholic Parish ve Diğerleri v. Romanya [GC] davasındaki kısmi muhalefet şerhi, No. 76943/11, AİHM 2016).
- (1)
Bkz. Krebs v. Almanya, No. 68556/13; Batiashvili v. Gürcistan, No. 8284/07; Ribemont v. Fransa, No. 15175/89; Minelli v. İsviçre, No. 8660/79; Daktaras v. Litvanya, No. 42095/98.
- (2)
Aynı yönde bkz. Januškevičienė v. Litvanya, Yargıç Pinto de Albuquerque’nin Muhalefet Şerhi (Kūris ve Paczolay’ın Katılımıyla), para. 59.
- (3)
Januškevičienė v. Litvanya, Yargıç Pinto de Albuquerque’nin Muhalefet Şerhi (Kūris ve Paczolay’ın Katılımıyla), para. 6.
- (4)
Januškevičienė v. Litvanya, Yargıç Pinto de Albuquerque’nin Muhalefet Şerhi (Kūris ve Paczolay’ın Katılımıyla), para. 8, 21, 24.
- (5)
“Practical Guide on Admissibility Criteria”, s. 23, https://www.echr.coe.int/Documents/Admissibility_guide_ENG.pdf, (Çevrimiçi), 08.03.2020.
- (6)
Navalnyy v. Rusya [GC], No. 29580/12 ve 4 diğeri, para. 60-62; Khlaifia ve Diğerleri v. İtalya [GC], No. 16483/12, para. 51-54; Liblik ve Diğerleri v. Estonya, No. 173/15, para. 114. Burada Mahkeme, Hükümet’in başvurucular için mevcut bulunan iç hukuk yollarını ana hatlarıyla göstermesine rağmen, iç hukuk yollarının tüketilmediği itirazının ileri sürülmemiş olması ve başka bir sebebin de bulunmaması nedeniyle başvurunun kabul edilebilir olduğuna karar vermiştir.
- (7)
Januškevičienė v. Litvanya, Yargıç Pinto de Albuquerque’nin Muhalefet Şerhi (Kūris ve Paczolay’ın Katılımıyla), para. 10-20.
- (8)
Januškevičienė v. Litvanya, Yargıç Pinto de Albuquerque’nin Muhalefet Şerhi (Kūris ve Paczolay’ın Katılımıyla), para. 21.
- (9)
Januškevičienė v. Litvanya, Yargıç Pinto de Albuquerque’nin Muhalefet Şerhi (Kūris ve Paczolay’ın Katılımıyla), para. 2.
- (10)
Januškevičienė v. Litvanya, Yargıç Pinto de Albuquerque’nin Muhalefet Şerhi (Kūris ve Paczolay’ın Katılımıyla), para. 40, 41.
- (11)
Januškevičienė v. Litvanya, Yargıç Pinto de Albuquerque’nin Muhalefet Şerhi (Kūris ve Paczolay’ın Katılımıyla), para. 33.
- (12)
Karaman v. Almanya, No. 17103/10, para. 64.
- (13)
Allenet de Ribemont v. Fransa, No. 15175/89, para. 41.
- (14)
Bauras v. Litvanya, No. 56795/13, para. 54; Allen v. Birleşik Krallık, No. 25424/09, para. 31; Daktaras v. Litvanya, No. 42095/98.
- (15)
Bauras v. Litvanya, No. 56795/13, para. 52.
- (16)
Telfner v. Avusturya, No. 33501/96, para. 15; Barberà, Messegué ve Jabardo v. İspanya, No. 10590/83, para. 77.
- (17)
Januškevičienė v. Litvanya, Yargıç Pinto de Albuquerque’nin Muhalefet Şerhi (Kūris ve Paczolay’ın Katılımıyla), para 27.
- (18)
Allen v. Birleşik Krallık, No. 25424/09, para. 126.
- (19)
Kozacıoğlu v. Türkiye, No. 2334/03; Karalar v. Türkiye, No. 1964/07, para. 59.
- (20)
Konstas v. Yunanistan, No. 53466/07, para. 29; Paulikas v. Litvanya, No. 57435/09, para. 41.
- (21)
Ringwald v. Hırvatistan, No. 14590/15 ve 25405/15, para. 56.
- (22)
Babjak ve Diğerleri v. Slovakya, No. 73693/01.
- (23)
Gutsanovi v. Bulgaristan, No. 34529/10, para. 176; Januškevičienė v. Litvanya, Yargıç Pinto de Albuquerque’nin Muhalefet Şerhi (Kūris ve Paczolay’ın Katılımıyla), para. 49.
- (24)
Bundan sonra “Anayasa” şeklinde ifade edeceğiz.
- (25)
Anayasa m.90(5): “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş Milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir.”
- (26)
Anayasa m.90(5): “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.”
- (27)
Yakalama, Gözaltına Alma ve İfade Alma Yönetmeliği m.27 soruşturmanın gizliliğini düzenlemekte ve masumiyet karinesinin uygulamasının bir yönünü göstermektedir. Buna göre, “Suçluluğu bir yargı hükmüne bağlanana kadar kişinin masumiyeti esastır ve soruşturma evresi gizlidir. Bu nedenle, soruşturma evresinde gözaltındaki bir kişinin “suçlu” olarak kamuoyuna duyurulmasına, basın önüne çıkartılmasına, kişilerin basınla sorulu cevaplı görüştürülmelerine, görüntülerinin alınmasına, teşhir edilmelerine sebebiyet verilmez ve soruşturma evrakı hiçbir şekilde yayımlanamaz.”. Fakat uygulamada bu hükme yeterince riayet edildiğini söyleyebilmek güçtür.
- (28)
Bahri Öztürk vd., Nazari ve Uygulamalı Ceza Muhakemesi Hukuku, 13. bs., Ankara, Seçkin, 2019, s. 139; Koray Doğan, Ceza Muhakemesinde Belirsizlik Kuşkudan Sanık Yararlanır İlkesi, 2. bs., Ankara, Seçkin, 2018, s. 159; Yener Ünver, Hakan Hakeri, Ceza Muhakemesi Hukuku, 15. bs., Cilt: I, Ankara, Adalet Yayınevi, 2019, s.149; “…ceza muhakemesinin en önemli ve evrensel nitelikteki ilkelerinden biri de, öğreti ve uygulamada; “suçsuzluk” ya da “masumiyet karinesi” olarak adlandırılan kuralın bir uzantısı olan ve Latincede; “in dubio pro reo” olarak ifade edilen “şüpheden sanık yararlanır” ilkesidir.” YCGK. E. 2019/1-205, K. 2019/588, T. 10.10.2019; YCGK., E. 2016/19-1170, K. 2019/488, T. 20.6.2019, www.kazanci.com.
- (29)
Doğan, a.g.e., s. 149, 159.
- (30)
Feridun Yenisey, Ayşe Nuhoğlu, Ceza Muhakemesi Hukuku, 8. bs., Ankara, Seçkin, 2020, s. 778; Veli Özer Özbek, Koray Doğan, Pınar Bacaksız, Ceza Muhakemesi Hukuku, 13. bs., Ankara, Seçkin, 2020, s. 79; Ünver, Hakeri, a.g.e., s. 149.
- (31)
Öztürk vd., a.g.e., s. 140.
- (32)
Doğan, a.g.e., s. 161.
- (33)
Doğan, a.g.e., s. 149.
- (34)
Vassilios Stavropoulos v. Yunanistan, No. 35522/04, para. 39.
- (35)
Metin Feyzioğlu, “Suçsuzluk Karinesi: Kavram Hakkında Genel Bilgiler ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi”, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Cilt: 48 S. 1, 1999, s. 145; İlhan Üzülmez, “Türk Hukukunda Suçsuzluk Karinesi Ve Sonuçları”, TBB Dergisi, Sayı 58, 2005, s. 47; Koray Doğan, Ceza Muhakemesinde Belirsizlik Kuşkudan Sanık Yararlanır İlkesi, 2. bs., Ankara, Seçkin, 2018, s. 146.
- (36)
Doğan, a.g.e., s. 146; CGTİHK m.4’te“Mahkûmiyet hükümleri kesinleşmedikçe infaz olunamaz” şeklindeki düzenleme masumiyet karinesi açısından yerinde bir düzenlemedir.
- (37)
AYM., B. No. 2015/6075, K.T.: 11/6/2018, para. 39.
- (38)
“Masumiyet karinesi, kişinin suç işlediğine dair kesinleşmiş bir yargı kararı olmadan suçlu olarak kabul edilmemesini güvence altına alır. Bunun sonucu olarak, kişinin masumiyeti “asıl” olduğundan suçluluğu ispat külfeti iddia makamına ait olup, kimseye suçsuzluğunu ispat mükellefiyeti yüklenemez.” AYM, B.No. 2012/665, K.T.: 13/6/2013, https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr, (Çevrimiçi), 19.12.2019.
- (39)
Telfner v. Avusturya, B. No. 33501/96, K.T.: 20/03/2001, para. 15; Barberà, Messegué ve Jabardo v. İspanya, B. No. 10590/83, K.T.: 06/12/1988, para. 77.
- (40)
Özbek, Doğan, Bacaksız, a.g.e., s. 58.
- (41)
Üzülmez, a.g.e., s. 59; CMK m. 147/(1-e)’ye göre şüpheli veya sanığa, “Yüklenen suç hakkında açıklamada bulunmamasının kanunî hakkı olduğu söylenir.”
- (42)
Ünver, Hakeri, a.g.e., s. 153.
- (43)
Allenet de Ribemont v. Fransa, No. 15175/89, para. 33, 36; AYM., B.No. 2015/6075, K.T.: 11/6/2018, para. 39.
- (44)
Özbek, Doğan, Bacaksız, a.g.e., s. 58; “Suçsuzluk karinesine, sadece yargı organları ile diğer kamu görevlileri değil, basın ve yayın organları da saygı göstermek zorundadır.” Yargıtay 12. CD., E. 2017/1828, K. 2018/544, T. 17.1.2018.
- (45)
“Sonuç olarak, yazı içeriğinin bir bütün olarak davacının suçsuzluk karinesi ve lekelenmeme hakkını zedelediği, böylece kişilik haklarına saldırı niteliğinde olduğu ve davacı lehine uygun bir miktarda manevi tazminata hükmedilmesi gerektiği kurul çoğunluğunca benimsenmiştir.” YHGK., E. 2017/4-1361, K. 2017/1447, T. 29.11.2017.
- (46)
AYM., S. M., B.No. 2016/6038, 20/06/2019.
- (47)
“Bireysel başvuru kapsamında bir temel hak ve hürriyetin ihlâl edildiğine karar verildiği takdirde ihlâlin ve sonuçlarının ortadan kaldırıldığından söz edilebilmesi için temel kural, mümkün olduğunca eski hale getirmenin, yani ihlâlden önceki duruma dönülmesinin sağlanmasıdır. Bunun için ise öncelikle devam eden ihlâlin durdurulması, ihlâle konu kararın veya işlemin ve bunların yol açtığı sonuçların ortadan kaldırılması, varsa ihlâlin sebep olduğu maddi ve manevi zararların giderilmesi, ayrıca bu bağlamda uygun görülen diğer tedbirlerin alınması gerekmektedir.”, AYM., Mehmet Doğan, B.No. 2014/8875, 07/06/2018, para. 55.
- (48)
AYM, tespit edilen ihlâl ile iddia edilen maddi zarar arasında illiyet bağı bulunmadığı ve masumiyet karinesi ilkesine yönelik başvuru açısından ihlâlin tespitine ve yeniden yargılamaya karar verilmesinin yeterli tatmin sağladığı gerekçesiyle başvurucunun maddi ve manevi tazminat istemini reddetmiştir. Bkz. Sebğatullah Altın, B. No. 2013/1503, para. 40, 41.
- (49)
Mehmet Doğan, B.No. 2014/8875, para. 59.
- (50)
S. M., B.No. 2016/6038, para. 60, 61.
- (51)
Feyzioğlu, a.g.e. s. 140.
- (52)
Feyzioğlu, a.g.e., s. 141.
- (53)
Minelli v. İsviçre, No. 8660/79, para. 37.
- (54)
Erdener Yurtcan, Ceza Muhakemesi Kanunu Şerhi, 9. bs., Ankara, Seçkin, 2019, s. 828.
- (55)
Öztürk vd., a.g.e., s. 147; Seydi Kaymaz, “Davasız Yargılama Olmaz İlkesinin İhlâl Edilmesi ve Sonuçları”, Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Prof. Dr. Durmuş TEZCAN’a Armağan, C: 21, Özel Sayı, 2019, s. 297.
- (56)
Ali Rıza Çınar, “Hükmün Konusu Ve Eylemi (Fiili) Değerlendirmede Mahkemenin Yetkisi”, TBB Dergisi, S. 84, 2009, s. 37; YCGK., E. 2007/203, K. 2007/224, T. 06.11.2007, www.lexpera.com.tr; Kaymaz, a.g.e., s.298; Yurtcan, a.g.e., s. 829.
- (57)
Çınar, a.g.e., s. 37, 59.
- (58)
Yargıtay 20. CD., E. 2015/15320, K. 2018/183, bkz. Kaymaz, a.g.e., s. 301.
- (59)
Kaymaz, a.g.e., s. 301; “Akçakoca C.Başsavcılığının 09.07.2004 gün ve 125 sayılı iddianamesi ile vatansız olup, ikâmet tezkeresi bulunan D... ve Z... kızı, 1975 doğumlu F... A... hakkında hırsızlık suçundan kamu davası açıldığı halde, …24520 TC. kimlik numaralı, K... ve Ü... i kızı, 10.06.1955 doğumlu, Kırıkkale-Merkez Yenimahalle nüfusuna kayıtlı ve incelemeye konu bu kamu davası ile ilgisi bulunmayan F... A... hakkında hüküm kurulması usul ve yasaya aykırıdır.” YCGK, 15.06.2010, E. 2010/6-121, K. 2010/147, www.legalbank.net.
- (60)
Osman Yaşar, Ceza Muhakemesi Kanunu, 9. bs., Cilt: II, Ankara, Seçkin, 2020, s. 2170.
- (61)
“…bir olayın açıklanması sırasında başka bir olaydan da söz edilmesi o olaydan da dava açıldığı anlamına gelmeyeceğinden cihetle…” Yargıtay 15. CD., E. 2017/9064, K. 2019/11555, T. 13.11.2019.
- (62)
Yaşar, a.g.e., s. 2169.
- (63)
YCGK, 18.02.2014, E. 2013/13-274, K. 2014/78.
- (64)
“5271 sayılı CMK’nun 225 (1412 sayılı CMUK’nun 257). maddesine göre hükmün konusunun iddianamede gösterilen eylemden ibaret olduğu ve sanık hakkında düzenlenen iddianame ile yalnızca 5237 sayılı TCK.nun 142/1-f.maddesine uyan elektrik enerjisi hırsızlığı suçundan kamu davası açıldığı halde, yapılan yargılama sonunda elektrik enerjisi hırsızlığı suçunun yanında mühür bozma suçundan da beraat kararı verilmiş ise de, mühür bozma suçundan verilen karar hukuken geçersiz olup yok hükmünde sayıldığından…” Yargıtay 2. CD., E. 2010/326, K. 2011/40021; “Suça sürüklenen çocuk hakkında mala zarar verme suçundan açılmış bir kamu davası bulunmadığı halde dava konusu dışına çıkılarak, ek savunma ile yazılı şekilde hüküm kurulması suretiyle 5271 sayılı CMK’nın 225/1. maddesine aykırı davranılması, bozmayı gerektirmiş…” Yargıtay 15. CD., E. 2013/20995, K. 2013/14684; Ayrıntılı bilgi için bkz. Kaymaz, a.g.e., s. 299 v.d..
- (65)
Kaymaz, a.g.e., s. 308.
- (66)
Feridun Yenisey, Ayşe Nuhoğlu, Ceza Muhakemesi Hukuku, 8. bs., Ankara, Seçkin, 2020, s. 861; Öztürk vd., a.g.e., s. 661; Özbek, Doğan, Bacaksız, a.g.e., s. 735; Mustafa Ruhan Erdem, Candide Şentürk, Ceza Muhakemesinde Kanun Yolları, Ankara, Seçkin, 2018, s. 41.
- (67)
Cumhur Şahin, Neslihan Göktürk, Ceza Muhakemesi Hukuku I, 10. bs., Ankara, Seçkin, 2019, s. 389.
- (68)
Yargıtay, davada tutuklu kalınan sürenin aşırı uzun olması nedeniyle yapılan tazminat talepleri hakkında karar verirken davanın esasıyla ilgili kararın kesinleşmesini de beklemenin gerekli olmadığını kabul etmiştir. Bkz. Yargıtay 12. Hukuk Dairesi E. 2014/21585, K. 2015/10868 ve E. 2014/6167, K. 2015/10867.
- (69)
Şahin, Göktürk, a.g.e., s. 389.
- (70)
6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu yürürlüğe girmeden önce Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 24.11.2010 tarihli kararında, HUMK’daki hükümlerin ceza hâkimlerini de kapsayıp kapsamadığını ve CMK m.141’in 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu m.573 vd. hükümlerini ortadan kaldırıp kaldırmadığını tartışmıştır. “HUMK’daki hükümlerin ceza hâkimlerini de kapsayıp kapsamadığı ve haklarındaki hukuki sorumluluk davalarına Dairemizde mi, yoksa Yargıtay’ın ilgili ceza dairesinde mi bakılacağı konusunda oluşan içtihat aykırılığı; 25.3.1931 tarih ve 19/25 Sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı ile çözüme kavuşturulmuştur. İçtihadı Birleştirme Kararları kanun hükmünde olup, kaldırılmadığı sürece yürürlüktedir. Buna göre, hâkimlerin hukuki sorumluluğuna dair olarak HUMK’da yer alan hükümlerin ceza hâkimlerini de kapsadığı ve il asliye ile ağır ceza hâkimlerine yönelik tazminat davalarına bakma görevinin de, Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’ne ait bulunduğu karara bağlanmıştır…
CMK’da, maddi ve manevi her türlü zararın Devlet’ten istenilebileceği belirtilmiş olup; davanın açılabilmesi ise, karar veya hükmün kesinleşmesi koşuluna bağlanmıştır. Bu düzenleme ile, koruma tedbirleri bakımından Devlet’in asli ve birincil nitelikte sorumluluğu kabul edilmiştir. Diğer yandan, Devlet’in sorumluluğu için; koruma tedbirlerine dair kurallara aykırı davranılmış olması gerekli ve yeterlidir.
Yargı faaliyetinin Devlet’in asli görevleri arasında bulunması ve hâkimlerin bağımsızlığı ilkesi uyarınca yerine getirilmesi; ancak, yargısal yetkilerin kullanılması sırasında; genelde, tarafsızlık ilkesinin ihlâli görünümünde olan ve HUMK’nun 573. maddesinde sayılı ve sınırlı olarak gösterilen durumların varlığı, hâkimin hukuki sorumluluğuna dair düzenlemelerin nedenini oluşturmaktadır. Sorumluluk davası için, asıl davanın sonuçlanması gerekmediği gibi; ara kararları da davaya konu yapılabilir.
Yukarıdaki açıklamalar ışığında, her iki düzenlemenin konuluş nedenleri ve amaçlarının; dava sebebi anlamında dayanak yapılan olgularının; taraflarının ve yargılama usullerinin farklı olduğu anlaşılmaktadır. Bu nedenlerle, CMK’nun 141 ila 144. maddelerindeki düzenlemelerin; HUMK’nun 573 vd. maddeleri ile yukarda anılan İçtihadı Birleştirme Kararı’nı ortadan kaldırmamış olduğu ve Dairemizin görevli bulunduğu kabul edilerek uyuşmazlığın esasının çözümlenmesi gerekmiştir.” YHGK. E. 2010/4-551, K. 2010/598, T. 24.11.2010, www.kazanci.com. - (71)
Januškevičienė v. Litvanya, Yargıç Pinto de Albuquerque’nin Muhalefet Şerhi (Kūris ve Paczolay’ın Katılımıyla), para. 33.
